Mitolojide Cassandra, geleceği görme yeteneği olan ama buna kimseyi inandıramayan lanetli bir kâhindir.
Cassandra, 1 sezon ve 6 bölümden oluşan bir Alman bilimkurgu dizisi. Hikâye 1970’lerde evin sahibi tarafından geliştirilen ve evin hanımının bir nevi ölümsüzlüğe kavuşmasının ödülü olarak “ev asistanı” Cassandra’ya dönüşmesini konu alıyor. Cassandra’nın kocası Horst bir bilim “adamı” rolünde. Öyle bir bilim adamı ki oğlunun da “adam gibi” şeylerle oynayıp “adam gibi” yetişmesini istiyor. Geri planda, annenin bu “adam gibi” büyümeye katkısıysa erkek çocuğunu kendisine bağımlı hale getirmek. Ki bu noktada erkeğin eril tahakküm ütopyası büyük darbe yer ve gurur duyulacak olan gelecek tasavvuru uçup gider.
Çünkü bireyselleşme, Julia Kristeva’dan Korkunun Güçleri: İğrençlik Üzerine Deneme (Pouvoirs de I’horreur. Essai sur l’abiection, 1980) yapılacak bir alıntıyla desteklenirse: “Batılı anlamda birey olabilmek için her insanoğlunun iğrenmesi gereken ilk nesne (mitik anlamda) Annedir.” Anne ve onun temsil ettiği diğer şeyler geride bırakılmalı ki erkek “adam olsun” ve klasisist, aydınlanmacı, hiyerarşik sistemde yerini sağlamlaştırsın. Oysa dizideki erkek oğul, bu ütopyanın dışında kalan bir duruş sergiler. Küçükken buz pateninden zevk alır, kuğu gibi süzülmeyi canlandırır, topla oynamak istemez. Buna rağmen babası tarafından kendisine top hediye edilir ve bir futbol kulübüne yerleştirilir. Annesi arka planda oğlunun bunu istemediğini bildiği halde, sırf babayı memnun edebilmek için bunları yerine getirmesini ister. Çocuk başarısız olduğunda anne daima arkasını toplar ve oğlunu başarılı göstermeye uğraşır; yeri gelir onun hatalarını kapatır. Bu arkasını toplama eylemi bir cinayeti örtbas etmeye varacak kadar ileri gider.
Tuhaftır ki çocuk cinayet işledikten sonra eve geldiğinde annesi üstünü çıkarmasını söyler. Çocuk hepsini çıkarır ama iç çamaşırları kalır. Annesi onları da, “Haydi, seni ben yıkadım, altını değiştirdim; görmediğim şey mi sanki, oğlumsun,” gibisinden laflarla çıkarmasını ister. Çocuk çıkarıp verir. Hiç büyümeyen ve hiç adam olamamış bir erkeği kabullenmektir bu aslında. “Sen zaten hep benim küçük oğlumsun, büyümedin ki, hâlâ bana bağımlısın,” demenin bir şeklidir. Bir bakıma annesi de Oedipus kompleksine sahip bir evladı olduğunun farkındadır. Katı Alman disiplinine sahip, idealist ve yaratıcı bir babanın kendi dölünü böyle görmesi ne acı değil mi? Katı olan, zamana yenik düşüp zamanla erimeye başlar. Bu erimeyi geciktirmek ya da farklı bir harç katıp katılığı sürdürmeye çalışmak beyhude bir çaba olsa gerek. Başka bir çocuk peydahlamak da buna dahildir.
Babanın görmek istediği profile arka planda delikler açan anne Cassandra, bu delikler büyüdükçe erkek çocuğu üzerinden “adam olamamış” babanın ümidini başka bir çocuğa kaydırır. Zaten buna meyilli olan baba, yanı başında, arkadaşının karısıyla birlikte olur. Beklendiği üzere, bu tamamen araçsal bir ilişkidir. Çünkü kadının yerleşik düzenden bu yana metaya dönüşmesi ve bu dönüşümün doğurganlıkla ilişkisi, faydacı bir tutumla sömürülmesine zemin hazırlar, istismara açıktır. Fayda bitince dışlanır. Açıkça görülen bu olgu, Horst’a mükemmel bir çocuk verememe perspektifinden Cassandra’nın uğradığı sadakatsizliği açıklar.
Bütün bunlara rağmen Cassandra da hamiledir. Ve Horst elbette bir erkek çocuğu olmasını ister; çünkü telafi edilmesi gereken bir ütopya vardır. Adı da hazırdır: Thomas. Bu isim özel bir önem taşımaktadır. Özellikle Ortaçağ Avrupası’nda bir dönem yaygınlık göstermiştir; kökeni Aramice olup Yeni Ahit’te de İsa’nın havarilerinden biridir. Oldukça köklü ve klasik bir ismi Horst’un koyması rastgele değil, eril ütopyanın tamamlayıcısıdır. Horst, bu uğurda yeni geliştirdiği ultrason cihazını eşinin üzerinde ilk kez denemekte sakınca görmez. Denek olan Cassandra, kocasının zihnine ve becerisine güvenerek cihazın uygulanmasına izin verir. Ve makinede çok fazla radyasyona maruz kalır. Sonuç yine hayal kırıklığıdır: Kız çocuğu olur ve kızda radyasyona bağlı genetik, gelişimsel farklılıklar –Horst’un deyimiyle ucubelikler– görülür. Horst’un eril hırsı ve mükemmellikçi tutumunun alaşağı edildiği yerdir bu kısım; idealist tasarımı bu sefer kendi eliyle hüsranla sonuçlanır.
Cassandra çocuğu herkesten saklayarak büyütür. Bu radyasyondan Cassandra da nasibini almış ve uygulama sonucunda, hızla ilerleyen, hatta bütün vücuduna yayılan bir kansere yakalandığını öğrenmiştir. Baba Horst’tan her halükârda intikam almak artık farz olmuştur. Bu sefer bile isteye kocasının deneği olmaya razı olur ve kocası bu kez başarmak zorundadır, adeta bu başarıyı ona borçludur. Hazırlıklar yapılır. Cassandra, mekanizmaya ufak bir hile yerleştirir. Bu hile, herkese hükmetmek istemesini ve kontrolü dışında hiçbir şeyin gerçekleşmemesini sağlar. Her odada, her yerde büyük ekranlarda, istediği şekilde hareket eden robotik bir asistandır artık. Kontrol ve güç artık mekanizmada ve Cassandra’dadır. Kocası onu o teknolojik kafese hapsettiğini zannederken, Cassandra bunu bir gözetleme kulesine çevirir; efendi ve köle ilişkisini de ters yüz eder.
Bu güç ve herkesi kontrol etme arzusu Horst’un canına tak edecek; onu da kızı da bırakıp kaçıp gitmeye yeltenecektir. Bu noktada, yarattığı teknolojiye hapsettiği karısını disipline ettiğini zanneden erkeğe karşı, doğanın disipline edilemez oluşu vurgulanır. Sonuç olarak, yağmurdan kaçarken doluya tutulurlar ve bir trafik kazasında hepsi hayatını kaybeder. Bu alt hikâye ekseninde gelişen yeni hikâyeyse bu eve yerleşen aile hakkındadır. Biz, yeni ailenin uzun yıllar boş olan bu eve taşınmasıyla, arka planlar (backgroundlar) halinde Cassandra’nın bu anlattığım hikâyesini öğrenmeye başlarız.
Akıllı ve teknolojik bir evin doğanın ıssızlığında inşa edilmiş olması, en baştan doğanın hâkim geleceğinin habercisi gibidir adeta. Şehir hayatından uzakta yer alan bu ev, içgüdüsel bir rahatlama sağlayacağı ve öze dönüp özü iyileştirmeyi başaracağı düşüncesiyle Samira’nın tercihi olur. Evi bulan kişinin Samira olması da doğanın temsil ettiği alana kadının daha hâkim olduğunu gösterir. Samira, yeni taşınan ailenin annesi. İlginçtir ki psikolojik hastalığı sonucu intihar eden kız kardeşinin yası üzerine, doğanın içinde ve şehirden uzakta bir evde ailesiyle birlikte bu süreci atlatacağına inanır.
Bu bağlamda şehir hayatı ile şehrin dışının temsiline değinmek istiyorum. Kültüre dahil olmayan şehir dışında doğanın kanunu geçerlidir. Şehir ise yasalarla, kanunlarla, hiyerarşik sistemle ve bir eril tahakkümün yönetimiyle şekillenir. Dışarıdan gelen, yani şehrin dışından gelen doğanın elinden çıkmadır; yıkıcıdır ve düzeni bozmaya yöneliktir. Tragedyaların da çıkış noktasını oluşturan “düzeni bozma” ve “düzeni temsil eden eril gücü, yani kahramanı yukarıdan aşağıya çekme” durumu, kadın-doğa beraberliği ile birlikte düşünülmelidir.
Camille Paglia’dan (Cinsel Personalar: Nefertiti’den Emily Dickinson’a Sanat ve Çöküş (Sexual Personae: Art and Decadence from Nefertiti to Emily Dickinson, 1990) yapılacak alıntılarla desteklenirse, “Trajedi eril bir paradigmanın yükselişi ve düşüşüdür.” Yine, “Trajedi, Batı’nın eril iradeyi sınamak ve arındırmak için kullandığı araçlardan biridir.” “Kadın, trajediye dönüştürülmemiş bir vahşeti taşır; çünkü türün düzeltmeye çalıştığı problem zaten kadının kendisidir.” Tarih öncesinde kadının doğayla özdeşleştirilmesi ve diziye dönecek olursak doğa içerisinde bir evin tercih edilmesi, mevcut olan eski klasik kültürün de tepetaklak edileceğinin habercisidir. Şehrin dışında seçilen bu ev, adeta doğa ananın kucağına dönmek gibidir. Özetle denir ki: “Şehrin dışındasın ve geçerli olan benim kuralsızlıklarım. Benim gücüm, senin idealist tüm yaratımlarını tersine çevirecektir.” İçeride hâlâ klasik olanın kırıntıları varken yapılacak bu dönüşüm –varsa eğer– kahramanın kim olduğunu da bizlere gösterir.
Samira ilerleyen bölümlerde Cassandra’nın tehlikeli bir hal aldığını çok çabuk fark eder ve ona güvenmez. Kadınca bir içgüdü mü demeli acaba ya da Cassandra lanetinin modern taşıyıcısı mı? Oturduğu ev hakkında araştırma yapmaya ve ailesini her fırsatta korumaya çalışır. Buna karşılık herkes Samira’ya “iyi olmadığını” söyler. Hatta Cassandra’nın manipülasyonları “gören ama inanılmayan” biri yapar Samira’yı. Çünkü doğanın ıssızlığında geçirilen zamanda Samira’ya biçilen rollerden biri de psikolojik dengesizliğin ona kardeşinden ve kadın oluşundan yadigâr kalmasıdır. Samira her an dengesiz davranabilir; çünkü onun kardeşi de dengesizdi, Samira kadındır ve kadın bedeni geçirdiği biyolojik süreçlerle aklını kaybetmeye daha meyillidir. Bu algı, dizinin sonlarında bir merkezde terapi görmesiyle sonuçlanır.
Cassandra ise iki çocuklu bu ailenin yeni “ideal” annesi olmaya taliptir. Zaten hassas olan Samira’nın aklını ve duygu durumunu kullanarak bu durumdan kârlı çıkmayı düşünür, kısmen başarır da. Baba rolüne değinecek olursak, oldukça sönüktür. Horst aydınlanmış erkeği temsil eden bir bilim insanıyken David yazardır (kariyerinde pek başarılı olmamakla beraber kullandığı temalar derinlikten uzak ele alınır) ve oğlu da bilgisi dahilinde homoseksüeldir. Ailede erkek mefhumu baştan yok gibidir. Çocuğun homoseksüel olması, klasik aile yapısını ve geleneklerini sürdürmek isteyen Cassandra’ya oldukça tuhaf gelir ve onu rahatsız eder.
Bu noktada Cassandra ve Samira zıtlığı çok önemli. Cassandra, evinde hüküm süren klasik kültürün kadına biçtiği rolleri de eksiksiz yerine getiren, ataerkil sistemin sınırları içinde var olmaya çalışmış bir kadın; aldatıldığını görmezden gelmesi fedakâr intikamcı anne rolü, oğluna kocasının görmek istediği şeyleri yapmasını telkin etmesi vb. Samira ise bir sanatçı olarak zaten klasik olanı çözmekle devingen yapısını güçlendirir. O eril tahakkümün sınırlandıramadığı bir figürdür. Bu karşıtlık, dizide bizi iki annenin savaşını izler duruma getirir. Hangi tarafın üstün geleceğini heyecanla bekleriz. Onun dışında, babayı bir tehlike olarak bile görmez Cassandra. Asıl problem, anneyi saf dışı bırakmaktır. Ancak bu çaba sonuca ulaşamaz ve hikâyenin sonunda anne, kahramanlığı eril bir kisveden çıkararak kurtarıcı rolüne bürünür ve çocuklarını kurtarır. Cassandra ise kendisini imha ederek klasik olanın son çırpınışına da son verir.
Sonuç olarak bu dizi bir yapay zekâ üzerinden kurulan distopik dizi temasını geride bırakarak kendisini çok farklı yerde konumlandırıyor. Okumalar etrafında değerlendirilecek olursa, diziye rastgele hiçbir şey yerleştirilmemiş. İsimler, mekânlar, zamanın ruhu, tarihler... Hepsi belli bir amaca hizmet eder durumda. Yüzeyde yer alan aksiyon ve gerilim ögeleri bizi bir parça alt metinden uzaklaştırsa da durup düşününce, analiz etmeye ihtiyaç duyulan birçok noktanın varlığı göze çarpıyor.






