Yakın okuma: Sanatçının Bir Genç Adam Olarak Portresi
Joyce’un otobiyografik romanı Sanatçının Bir Genç Adam Olarak Portresi’ni bu yıl başlarında bitirdim. Romandan bahsettiğimde insanlar genellikle, “İyi de Joyce okumak imkânsız değil mi,” diye sordu. Evet, öyle. Öyle ama sırf satır aralarını okuyup metaforları anlamlandırabileyim diye üniversite eğitimi aldım ve hangi kitabı okuyacağım konusunda karar verme becerilerimi gözden geçirmek için sanırım artık çok geç.
Sanatçının Bir Genç Adam Olarak Portresi Joyce’un ilk romanı ve hiç şüphe yok ki, içlerinde en kolay okunanı. Bununla birlikte içinde, özellikle de bilinç akışı tekniği olmak üzere, düzyazı üslubuna dair pek çok deneysel öğe barındırıyor. Joyce’un metinlerini okumayı bir kez öğrendiniz mi, seçtiği kelimelerin güzelliği karşısında gözleriniz kamaşır – yaşam deneyiminin özünü ifade eden her bir kelime özenle aranıp bulunmuş, cümle içindeki yerine yerleştirilmiştir.
Bütün yazarlar -ama özellikle de kurmaca yazarları- Joyce’un eserlerini yakından okuyup inceleyerek pek çok şey öğrenebilir. Mesela kendi adıma Joyce’un eserlerinin en beğendiğim yanları aşağıdaki gibi özetleyebilirim:
Düzyazı içinde giderek çeşitlenen deneysel arayış
Monoton bir akışa rağmen kolaylıkla yakalanan yoğun estetik anlar
Sözcük seçimiyle deneyimin kendisi arasındaki bağ.
Sanatçının Bir Genç Adam Olarak Portresi yayımlanana kadar oldukça uzun bir süreçten geçti. Joyce’un asıl maksadı romanı altmış üç bölümlük bir eser olarak tamamlamaktı ve bunun için üç yılını harcadı ama daha sonra bu kararından vazgeçip projesini rafa kaldırdı. Bir süre sonra hikâyeye olan yaklaşımını tekrar gözden geçirdi ve daha gerçekçi bir üslupta karar kılıp metni, bilinç akışı ve serbest dolaylı anlatım gibi tekniklerden yararlanan beş bölümlük bir künstlerromana dönüştürdü.
Bu arada bazı kavramları kısaca tanımlamakta fayda var:
Bilinç akışı: Bir karakterin düşünce ve deneyimlerinin herhangi bir kesintiye uğramadan, tam anlamıyla gerçekleştiği şekliyle aktarılması.
Serbest dolaylı anlatım: Üçün tekil şahsın bakış açısıyla yazılan bir karakterin düşünce ve eylemlerinin mesafe açısından birinci tekil şahsın yakınlığıyla aktarılması.
Künstlerroman: Sanatçılara özgü büyüme ve olgunlaşma hikâyesi.

Roman Joyce’un yazmaya başladığı tarihten on iki yıl sonra, 1916’da yayımlandı. Eserin tasarlanmasıyla yayımlanması arasında, Joyce’un 1911’de el yazmalarını yakmaya teşebbüs etmesi gibi, pek çok talihsizlik yaşandı. Üstelik taslakları gören çoğu yayıncı, düzyazı bir metindeki bunca deneysel arayış karşısında metinle başa çıkmakta güçlük çekti ve dosyayı reddetti.
Peki bu arayışlar nelerdi? Joyce, karakterinin deneyimlerini nasıl yaşandıysa o şekilde aktarmaya çalıştı ve bunu yaparken her şeyi, Stephen’ın yaşadığı dönem ve mekân bağlamında ele aldı. Mesela romanın girişini inceleyelim:
Evvel zaman içinde ve ne güzel evvel zamanlardı onlar bir küçük mööinek varmış yoldan aşağı inen ve yoldan aşağı inen bu küçük mööinek tuku bebek adında cici bir küçük çocuğa rastlamış . . .
Bu masalı ona babası anlattıydı, babası ona bir camın arkasından bakardı: Kıllı bir yüzü vardı.
Tuku bebek oydu: Mööinek Betty Byrne’ün yaşadığı yerdeki yoldan aşağı iniyordu: Betty Byrne limonlu pasta satardı.
Küçük yeşil çayırda
Ah, o yaban gülleri.
Bu türküyü söylerdi. Bu onun türküsüydü.
Oldukça kafa karıştırıcı değil mi? Bu da nesi böyle? Ama birkaç sayfa daha ilerleyince her şey açıklığa kavuşuyor: Metin, bebek Stephen’ın deneyimlerini birebir yansıtmak üzere yazılmış. Basit ama dağınık bir dil, çocukça kelimeler – tıpkı dağınık anılardan oluşan, adına çocukluk dediğimiz o tanıdık battaniyeyle sarılıp sarmalanmış gibi.
Romanın büyüleyici bir başka yanıysa sahnelerin hiçbir uyarı olmaksızın aniden değişmesi. İşte, yine ilk bölümden, Stephen’ın yatılı okuldaki yatakhanesinde başlayan başka bir örnek:
Of ne soğuk ne tuhaftı düşünmek bunları. Bütün karanlık soğuktu, tuhaftı. Soluk garip yüzler vardı orada, araba feneri gibi kocaman gözler. Katillerin hortlakları, denizler ötesindeki savaş meydanlarında ölümcül yaralar almış mareşallerin gölgeleriydi bunlar. Ne anlatmak istiyorlardı ki yüzleri öylesine garipti?
Yalvarıyoruz sana, ey Tanrı, bu yeri ziyaret et ve düşmanın ...
Tatilde eve dönmek! Çok güzel olacaktı: Çocuklar söylemişti ona. Bir kış sabahının erken saatinde kale kapısının önünde arabaya binmek. Arabalar çakılların üstünden geçiyorlar. Rektör için üç kere sağol!
Sağol! Sağol! Sağol!
Arabalar kilisenin önünden geçerken bütün kasketler havalanıyor. Güle oynaya yollardan geçtiler. Arabacılar kırbaçlarının ucuyla Bodenstown’u gösteriyorlardı. Çocuklar alkış tuttu. Şen Çiftçi’nin çiftliğini geçtiler. Alkış üstüne alkış. Clane’in içinden geçtiler, alkışlayıp alkışlanarak. Köylü kadınlar kapı eşiklerinde, köylüler orada burada duruyorlardı. Vardı o güzelim koku havada: Clane kokusu: yağmur, kışlı hava, için için yanan tezek, bir de pamuklu.

Neler oluyor? Hâlâ yatakhanede miyiz yoksa şubat tatili mi başladı? Hayır, bu yalnızca Stephen’ın zihninde canlanan bir rüya ve biz bunu, yatakhanedeki öteki çocuklar yataklarından kalkmaya başladığında anlıyoruz. Burada bilinç akışı tekniği kullanılıyor. İlk başta biraz kafa karıştırıcı gelebilir ama söz konusu tekniğin kullanılıp kullanılmayacağına metnin gidişatına göre karar verildiğinden zamanla anlaması daha kolay hale geliyor.
Ve Stephen olgunlaştıkça Joyce’un üslubu da buna göre değişiyor. Mesela Stephen üniversiteye başladığında metin bir anda akademisyenlere yapılan atıflarla, soyut kavramlarla, felsefi sorgulamalarla ve Latince diyaloglarla dolmaya başlıyor. Üstelik yaşının ilerlemesiyle birlikte bir sanatçı olarak kim olmak istediğine yön veren bazı aydınlanma anları yaşıyor. İşte bu da Joyce’un nesrinin başka bir özelliği, yani gündelik yaşamda ansızın meydana geliveren aydınlanma anları. Dördüncü bölümde Stephen sessiz bir arayışla güzelliğin ve sanatçı olma dürtüsünün izini sürüyor.
Önünde derenin orta yerinde bir genç kız duruyordu, yalnız ve kıpırtısız, denize doğru bakarak. Büyülenerek garip ve güzel bir deniz kuşu biçimine getirilmiş birine benziyordu. Uzun ince çıplak bacakları bir turnanınkiler gibi narindi ve tertemizdi, yalnız zümrüt renginde ince bir yosun bir işaret olarak yerleştirmişti kendini ete. Daha dolgun ve fildişi gibi açık renk bacakları neredeyse kalçalarına kadar çıplaktı ve donunun beyaz dantelleri ak yumuşak kuştüyünü andırıyordu. Koyu mavi eteği beline yiğitçe dolanıp iliştirilmiş, arkasında bir kumrunun kuyruğu gibi düğümlenmişti. Göğsü bir kuşunki gibiydi, yumuşak ve küçük, küçük ve yumuşak koyu renk tüylü bir kumrunun göğsü gibi. Ama uzun açık renk saçları genç kızımsıydı; ve genç kızımsı ve ölümlü güzelliğinin harikalığıyla bezenmişti yüzü.
Yalnız başına ve kıpırtısız, denize bakıyordu; onun varlığını ve gözlerinin tapınmasını sezince gözleri ona doğru çevrildi bakışına sessizce katlanarak, utangaçlık ya da işvelilik göstermeden. Uzun, uzun bir süre katlandı bakışına, sonra gözlerini yavaşça onunkilerden ayırarak dereye doğru çevirdi, suyu ayağıyla hafifçe oraya buraya iterek. Hafif hafif kıpırdayan suyun ilk küçük gürültüsü sessizliği bozdu, alçak, hafif ve fısıltılı, uyku çanları kadar hafif; oraya buraya, oraya buraya ayağıyla karıştırarak; ve hafif bir alev titredi yanağında.
– Ey ulu Tanrı! diye haykırdı Stephen'ın ruhu, dünyevi bir sevinç taşmasıyla.
Ansızın kıza sırtını dönüp kumsal boyunca yürümeye başladı. Yanakları yanıyordu; gövdesi tutuşmuştu; eli ayağı titriyordu. İleri ve ileri ve ileri ve ileri yürüdü, kumların ta ötesine kadar, yabanılca türkü söyleyerek denize, ona haykıran hayatın gelişini karşılamak için haykırarak.
Kızın imgesi ruhuna işlemişti sonsuza kadar ve hiçbir söz bozmamıştı coşkusunun kutsal sessizliğini. Kızın gözleri onu çağırmış ve ruhu hop etmişti bu çağrıya. Yaşamak, yanılmak, düşmek, kazanmak, hayattan hayatı yaratmak! Yabanıl bir melek belirdi önünde; ölümlü gençlik ve güzelliğin meleği, hayatın şen saraylarından bir haberci, bütün yanılgı ve zafer yollarının kapılarını ona açmak için. Beri ve ileri ve ileri ve ileri!
Beşinci bölümde Stephen, kısmen bu aydınlanma anının etkisiyle estetiğin ve güzelliğin üzerine kafa yormaya başlıyor ve Joyce’un hemen hemen her cümlesinde bu düşüncelerin izini bulmak mümkün. İşte benim en sevdiklerim:
Yüzünü pencere pervazına dayayarak kararan sokağa doğru baktı. Kör ışığın içinden birtakım şekiller oraya, buraya gidiyordu. Ve buydu hayat.
Sessizce ağlamak istedi ama kendisi için değil: Sözler için, öylesine güzel, öyle acıklı, musiki gibi.
O, yalnızdı. Kimsenin ilgisini çekmiyordu, mutluydu, hayatın yabanıl yüreğine de yakındı.
Mutfaktaki seslerin korosunun yankılanıp çoğaldığını, sonsuz çocuk kuşaklarında sonsuz yankılar yaptığını ve bütün bu yankılarda yorgunluk ve acı notasının yankılandığını işitti. Hepsi de daha içine girmeden yorulmuştu hayattan.
Bu cümlelerin her birinde sıradanlıkla güzellik arasında gidip gelen tuhaf bir gerilim okuru kendine çeker ve süreç içinde çok sayıda aydınlanma anının ortaya çıkmasına olanak tanır.
Peki bizler birer kurgu yazarı olarak bunlardan neler öğrenebiliriz?
Kendi benliğimizi ve kişiliğimizi yazdığımız metinlere yansıtmamız kaçınılmaz. Bazı romancılar buna direnmeye çalışır ama nafile. Çünkü hikâyelerimizi değerli kılan şey, tam da bize olan bu yönler.
Anlatıda düzyazının önemli bir işlevi olduğu açık. Dilin yansıttığı ruh halini, ritmi, tonu ve müziği ustaca yönlendirirsek vermek istediğimiz duyguyu, o duygudan hiç bahsetmesek bile okura hissettirebiliriz.
Yazmak bir keşif eylemi olmalı. Vermek istediğiniz bir mesaj varsa ve bunu en baştan belirlediyseniz muhtemelen ortaya sönük bir metin çıkar. Yeni denemelere açık olun, şaşırmak ve aydınlanma anları yaşamak için kendinize izin verin.
Çeviren: Fulya Kılınçarslan
*James Joyce’un Sanatçının Bir Genç Adam Olarak Portresi isimli kitabından yapılan alıntılarda, İletişim Yayınları, Murat Belge çevirisi kullanılmıştır.






