Gömülü Rüyalar Ülkesi’ni dört yılı aşkın bir araştırmanın ve yazım sürecinin sonunda tamamladım.
Kasım Hasan Ünal'ın Nemesis Kitap etiketiyle raflarda yerini alan yeni romanı Gömülü Rüyalar Ülkesi, bir toplumun romanı olduğu kadar, o toplumda roman yazmanın kendisini de sorgulayan bir metin.
Melih Günaydın: Efraim, hikâyesini yazarken sonucun ne olacağını biliyor ama yine de yazmak zorunda hissediyor kendini. Siz bu romanı yazarken neredeydiniz, romanı yazma süreci nasıl ilerledi? Her şeyi bilen Hasan'ın mı, yoksa yazmak zorunda hisseden Efraim'in mi yerindeydiydiniz?
Kasım Hasan Ünal: Yazarlık serüvenimde, yazar ile yarattığı karakter arasında "anlatı üzerinden bir iktidar gerilimi" kurmak, her zaman denemek istediğim bir biçimdi. Yazma sürecinde bütün iplerin yazarın elinde olmasının, anlatının yaşamsallığını ve sahiciliğini kısıtladığına inanıyorum. Benim için yazma hali; diken üstünde olmayı, beklentilerimin gerçekleşip gerçekleşmeyeceğini bilmemenin verdiği o tekinsiz gerilimi hissetmeyi gerektiriyor.

Gömülü Rüyalar Ülkesi’nde, kendimi yazar olarak hikâyenin içine bir karakter gibi yerleştirmem ve yarattığım Efraim’i de anlatıcılardan biri olarak seçmem, bu iktidar meselesini daha da derinleştirdi. Aynı hikâyeyi hem kendi bakış açımdan hem de karakterimin gözünden anlatırken; aslında her ikimiz de sonunun nereye varacağı belli olmayan bir metni eş zamanlı olarak kaleme alıyoruz. Böylece benim "yazar" olarak tasarladığım gerçeklik, Efraim’in anlatıcı olduğu bölümlerde onun süzgecinden geçerek sorgulanıyor ve başka bir hakikate bürünüyor. Bu çift taraflı yaklaşım, romanın ilk sayfasından son sayfasına kadar devam eden, tekinsiz ama hakikatin her an didiklendiği dinamik bir aksiyon yarattı.
MG: Efraim'in uykusuzluk hastalığı, romanın anlatı mantığını da belirliyor: ne tam gerçek ne tam hayal ne tam hatırlanmış ne tam uydurulmuş. Bir anlamda bu kitabı tekrar okuma hissi uyandırıyor. Bu bir ruhsal bozukluk hikâyesi değil, bir düşünme ve gerçeklik kurma biçimi gibi duruyor. Yanılıyor muyum?
KHÜ: Romanda başından sonuna kadar tekinsiz atmosferi hâkim kılmak için bir hikâye anlatmaktan ziyade bir "roman tasarlamak" tarafında durmayı tercih ettim. Bu durum aslında bizim neden kurmacalara ihtiyaç duyduğumuz meselesiyle doğrudan ilintili. Bence mevcut yanılsamaları kırmanın en etkili yollarından biri, yeni bir yanılsamaya maruz kalmaktır; her kurmaca da nihayetinde yeni bir yanılsamadır. Gömülü Rüyalar Ülkesi’nde karakterler kendilerine dayatılan gerçeklerden (ya da başkalarının onlara yüklediği yanılsamalardan) kaçmak veya bunlara direnmek için sürekli yeni bir gerçeklik tasarlıyor, ihtimal dahilindeki gerçeklere inanmayı mecbur hissediyorlar. Çoğu zamanda bunu bilinçsizce yapıyorlar.
Uykusuzluk temasını, Efraim özelinde "bilinçsizlik hâlinin bir alegorisi olarak kurguladım. Direnci kırılan, zayıflayan ve sürekli dış baskı altında olan bir bilincin, hayata tutunabilmek adına kendini ihtimallere, hikâyelere ve kurmacalara teslim etme halini hem Efraim’in hem de romanın diğer karakterlerinin o uykulu ya da uykusuz arafta kalma durumları üzerinden izliyoruz.
MG: Roman, senaryo, kısa film... Farklı biçimlerde, farklı disiplinlerde üretiyorsunuz. Yurt dışında ödül almış kısa filmleriniz de var. Bu disiplinler birbirini besliyor mu, yoksa her biri sizi farklı bir yere mi çekiyor?
KHÜ: Sinema gibi fiziki ve mekânsal zorunlulukları olan, en önemlisi de sınırları belli bir çerçeve içerisinden bakmayı gerektiren bir disiplinle, zihinsel sınırları çok daha geniş bir roman tasarlamak arasında ciddi farklar var. Ancak sinema yönetmenliği geçmişimin, roman kurgularken detaylara çok daha derin ve görsel bir perspektifle yaklaşmama büyük katkı sağladığını söyleyebilirim.
Özellikle mekân ve atmosfer yaratma meselesinde, kendimi adeta bir sinema sahnesi tasarlıyormuş gibi hissediyorum. Metinlerimin ilk taslaklarını sahne sahne, bir "tretman" mantığıyla kurguluyorum. Bu yöntem, mekân ile o mekânın içinde var olan karakter arasındaki bağın çok daha güçlü ve inandırıcı olmasını sağlıyor. Çünkü bana göre bir karakterin —ister romanda ister senaryoda olsun— mekânla kurduğu ilişki, hikâyenin yaşamsallığı ve inandırıcılığı bakımından en temel unsurlardan biridir. Disiplinler arası bu etkileşim, romanın atmosferini sadece kelimelerden değil, görsel bir hafızadan da besliyor.
MG: Efraim, Nuran'la Tanpınar'ın Huzur romanındaki Mümtaz ve Nuran'ı oynayarak aşk yaşıyor. Feza ise ona bar dönüşünde "Sence yeniden iyi olacak mıyız, Treplev?" diye soruyor. Efraim bir yanda Mümtaz, öte yanda Treplev. Bu iki karakteri elbette bilinçli olarak seçtiniz, ikisi de kendi hayatının öznesi olamayan, başkasının kurgusuna sıkışan figürler. Neden bu metinler arası paralel anlatımı seçtiniz?
KHÜ: Romanı tasarlarken, Doğulu bir yazar olarak Batı’nın kendi özünden doğurduğu "roman" türü üzerine bir metin inşa etmenin çelişkilerini ben de derinden hissettim. Bu, zihnimi uzun süredir meşgul eden bir mesele: Bazen bir Doğulu yazarın gerçek anlamda bir roman yazamayacağını, ancak bir "roman tasarlama" uğraşına girebileceğini düşünürüm. Post-modern çağda bu çıkmazın aşıldığına dair görüşler olsa da bu konudaki içsel çelişkim bakidir.
Yazar olarak yaşadığım bu kimlik gerilimini, Efraim üzerinden somutlaştırmayı seçtim. Efraim; bir yanda sezgileriyle dünyayla bağ kuran Doğulu Mümtaz, diğer yanda ise kendini var etmek uğruna yıkıma sürükleyen Batılı Treplev arasında sıkışmış bir karakter. Hayatın ona dayattığı bu krizde, bazen Mümtaz gibi sezgisel teslimiyetlere sığınıyor, bazen de Treplev gibi kendini aşma eylemlerine girişiyor.
Aslında bu metinler arası paralel anlatım, yazar olarak içinden çıkamadığım "kimlik sorunsalını" yarattığım karakter üzerinden yeniden ifşa etme biçimimdir. Ancak tıpkı benim gibi Efraim de bu krizi nihai bir sonuca bağlayamıyor; bu iki dünya arasındaki boşlukta hapsoluyor.
MG: Kutuplaşmayı romanınızda iki cephe arasındaki çatışmayla değil, her cephenin kendi içindeki çatlaklarla anlatıyorsunuz. Derneğin içindeki ayrışma, Hariciler'in kendi içindeki gerilim, babanın hem dini cemaatin hem de onun dışının arasında sıkışması… Bu roman üzerinden Kasım Hasan Ünal Türkiye’deki kutuplaşma iklimine nasıl bakıyor?
KHÜ: Çocukluğum muhafazakâr, hatta siyasal olarak oldukça etkin bir ortamda geçti. Hayatla ilk temasım herkes gibi; ailemin ve çevremin belirlediği hassasiyetler, ahlak anlayışı ve "görüş estetiği" üzerinden şekillendi. Ancak zamanla, özellikle ilk gençlik dönemimde, sosyal çevrem seküler kampa doğru genişledi. Bugün de gündelik yaşantım, Türkiye’nin bu iki belirgin kutbunun tam ortasında, her iki tarafla da kurulan derin ilişkilerle geçiyor. Bu durum bazen insanı bir tekinsizliğe sürüklese de bunu hayatın sunduğu bir şans olarak görüyorum. Çünkü normal bir günümde, belki de yan yana gelmesi imkânsız görülen farklı dünyalardan insanlarla temas halindeyim.
Bu yaşam zemininde beni en çok sarsan ve büyük cevaplarla bir türlü çözemediğim gerçek şu oldu: Aynı ülkeyi, aynı kaderi paylaşan bu iki kampın birbirine bu kadar "yabancı" olması.
Gömülü Rüyalar Ülkesi’nde bu iki kampı, ortak olayların her iki tarafta nasıl farklı gerçekliklerle algılandığını göstererek anlatmaya çalıştım. Karakterler, yaşanan büyük olayların parçası, hatta faili olmalarına rağmen birbirlerinin yaşamlarına dair derin bir tanıklık geliştiremiyorlar. Ancak her iki tarafın da farkında olmadan birleştiği trajik bir nokta var: Bir şeye inanma ve sığınma ihtiyacı. Bu ideolojiler olabilir, din olabilir ya da spiritüel tarikatlar veya ufolar... Karakterler bunu özgür bilinçleriyle değil, hayatta var olabilmek için sığındıkları bir "zorunluluk hali" olarak yaşıyorlar.
MG: Kıtmir'in ölümü romanın dramatik çekirdeği gibi işliyor ama gerçek anlamda hiçbir şeyi çözmüyor, tam tersine her şeyi daha da bulanıklaştırıyor. Çözümsüz bırakan bu yapı bilinçli miydi?
KHÜ: Romanın geçtiği mahallede "mübarek" kabul edilen köpeğin, Kıtmir’in ölümü, aslında o mahalle sakinleri için ortak "kutsalın yıkılışını" temsil ediyor. Yazar olarak; birbirlerinden tamamen farklı dünya görüşlerine, inançlara veya korkulara sahip bu insanları aynı içsel krize sürüklemek için bu sembolik yıkımı seçtim.
Kıtmir’in ölümü, o güne dek halı altına süpürülen tüm meseleleri açığa çıkarırken her şeyi bir çözümsüzlük sarmalına hapsediyor. Bu kırılma noktasından sonra romanda kolektif bir "kurtuluş arayışı" ya da bir tür "sanrı salgını" baş gösteriyor. Toplumda ortak kabul gören kutsallar, belirli bir dengeyi ya da kadim tabiriyle "nizamı" sağlasa da, aynı zamanda hakikati perdeleyen bir engel rolü de üstlenebilirler.
Gömülü Rüyalar Ülkesi’nde Kıtmir’in ölümüyle bu perde kalkıyor. Sonrasında ise belirsizliğin, cinnetin ve yüzleşmelerin kol gezdiği bir süreç başlıyor.
MG: Romanda son noktayı koyduğunuz an nasıl bir histi? Vedalaşma mıydı yoksa başka bir deneyim mi?
KHÜ: Gömülü Rüyalar Ülkesi’ni dört yılı aşkın bir araştırmanın ve yazım sürecinin sonunda tamamladım. Hikâye kurgusunun yanı sıra minyatür sanatı, eski ve yakın tarihimiz üzerine yaptığım okumalar ve gerçekleştirdiğim özel röportajlar; bu süreyi yer yer yorucu ama daha önce hiç tatmadığım bir "uğraş lezzetine" dönüştürdü. Yazım sürecinin ilk iki yılı ağırlıklı olarak araştırmalarla geçti. Ancak romanın tasarı kısmı artık zamanımın tamamını talep etmeye başladığında bazı tıkanıklıklar yaşadım. Bazen işlemek istediğim fikirler hikâyeye uymuyor, bazen de hikâye kendini fikirlere açmıyordu.
Yaşadığım o ciddi tıkanıklık dönemi, aslında romanın son yazım aşamasını büyük bir iştahla başlatan asıl süreci doğurdu. Romanı bitirdiğim anı bir vedalaşma olarak hissetmedim; daha çok bir "şaşkınlık anı" diyebilirim. Romanın nasıl biteceği zihnimde yıllar içinde şekillenmiş olsa da, metnin o son anda doğan beklenmedik dokunuşları bana hep bir sezgiyle bildiğim o gerçeği bir kez daha kanıtladı: İpler hiçbir zaman tamamen yazarın elinde değildir.






