Köyümüz dağların eteğindeydi. Bizler yazları bu etekten yaylalara dökülürdük. Deremiz, tarlalarımız, mezarlığımız, çeşmemiz, okulumuz vardı. Okulumuzun tozu toprağı, bol bahçesi, teneffüslerimiz, teneffüslerde oyunlarımız, oyunlarımızda ayağımıza takılıp bizi düşüren taşlar, düşünce dizlerimizde açılan yaralarımız vardı. O yaralar bu yaşımıza kadar gelen çocukluk mühürlerimiz. Bir de Hüso vardı. Sınıfın en mızıkçısı, şişmanı. Koşarken, aslında koşamazken sanki sağ bacağının içi, sol bacağının içini teselli ede ede peşimizden gelirdi. Bacaklarındaki bu teselli hali öyle uzun sürerdi ki, bu yüzden bize bir türlü yetişemezdi. Bir gün yerden yüksek oynuyoruz. Bizim Hüso yine ebe. Koştum, bir taşın üstüne çıktım. Hüso baktı, herkes yüksekte. Canı sıkıldı ebe olmaktan, gitti okulun cılız bir rüzgârda bile titreyen bayrak direğine, o komik hayvan gibi sarıldı. Direğe sarılmasıyla bana doğru hareketlenmesin mi. Baktım Hüso, yüzünde şapşallara has bir çaresizlik ifadesi, direkle beraber üzerime düşüyor, direği de bırakamıyor. Hani Allah’ın sopası yoktu. Bizim Hüso sopayla safları sıklaştırmış, bana doğru geliyor.
Sonrasını hatırlamam, anlatırlar. Sağlık ocağına muhtarın arabasıyla öğretmenim götürmüş. Anamla babam da traktörle yetişmişler yanıma.
Sağlık ocağında gözlerimi açtım. Sedyeye yatırmışlardı beni. Doktor elinde bir anahtarlıkla sol ayak tabanımı boydan boya çizdi. Hissediyor musun, diye sordu. Evet, dedim. O zaman oynat bakalım parmaklarını, dedi. Sol ayak parmaklarımdan hiçbirini oynatamıyordum. Sonra ayağa kaldırmaya çalıştılar. Sağ ayağımın üstünde dengede kalmaya çalışıyordum, çünkü sol ayağım kuvvetsizdi, basamıyordum yere. Köydeki kuzular gibi titrek titrektim. Adım at, dedi doktor, atamadım. Burada elimizden bir şey gelmez, tam teşekküllü bir hastaneye götürmek gerek, demiş doktor, babama. Hal bu hal olunca bizi eve gönderdiler. Eve varınca bir de ninem söylendi. Bu yavruyu hele bir de bizim hocaya götürelim de okutalım, üfletelim. Nefesi de kuvvetlidir, öyle mübarektir ki o. Bizim Şirvan’ların gelininin çocuğu olmuyordu. Gelini hocaya götürdüler. Hoca gelini bir okudu, vallaha çok zaman geçmedi gelin ikiz doğurdu.
Anam sırtına attığı gibi beni, ninemle hocaya doğru yola koyulduk. Hocanın yanına varınca önce elini öptürdüler, sonra karşısına oturttular. Hocanın sakalı, bıyığı ak da teni kırışmamış, buruşmamıştı. Herhalde, dedim kendi kendime, mübarekler böyle oluyor. Hoca avucunun içiyle kafamın tepesini avuçlayıp ninem gibi dualar okumaya başladı. Beni okurken yüzüm nemleniyordu. Allahım, dedim, inşallah hocanın tükürüğü bıyığının, sakalının arasından geçerken onlara takılıp temizleniyordur, yoğurt yaparken bizim ineklerin sütünü tülbentten geçirip kullandığımız gibi. Tam o sırada hoca sanki beni duydu, amin dedi. Ben de kendi duama amin dedim. İçerideki kadına el etti hoca, kadın elinde bizim köy düğünlerindeki kınayla geldi. Ana, dedim, kimin kınası ki bu. Ninem bakışıyla lafları ağzıma geri gönderdi. Sustum. Hoca efendi tutmayan bacağıma boydan boya kına yaktı. Yakmayın kına, diye bağıracaktım, baktım anamın gözleri dolmuş dua ediyor. Anam üzülmesin diye bağırmadım.
Ninem rahatlamış, anam rahatlamış. Çünkü hoca, anamla nineme göre bacağıma derman bulmuş. Ben şaşırmışım halime. Döndük ki babam evde. Anama, nineme hemen anlatmaya koyuldu babam. Bizim muhtarla geçen sene köyden giden öğretmen beyi aradık, hani İzmir’e çıkmıştı tayini. İşte ona danışalım diye. Berat öğretmen dedi ki bana, Boran, okullar tatile girdi, işim gücüm hafifledi. Zelal’ı alın bizim buraya gelin. Gerçi ev büyük değil ama köyden bilirsin, neyimiz varsa sizindir de. Hem buradaki büyük hastanelere götürürüz, doktorlara gösteririz. Bak! Buranın denizi, kumu var. Bizim çocuklarla Zelal belki biraz olsun teselli bulur. Babam böyle anlatınca öyle heyecanlandım ki koşabilsem bizim dağların zirvesine kadar koşardım. Eksik olmasın Berat öğretmenim, bizim köydeyken de herkesin dermanıydı. Babamı dinledikten sonra ninem bile, Bizim hoca da bir gün şehirdeki oğlu için Berat öğretmene sualde bulunmuştu zaten, demesin mi.
Babamla Berat öğretmenimin konuşmasından üç gün sonra yola çıktık. Ben yola çıkacağımız güne kadar heyecandan az uyuyabildim. Uyuduğumda da hep aynı rüyayı gördüm. Bizim sınıfın duvarındaki Türkiye haritası gibi bir harita var. Haritanın üstünde de kocaman bir su kaydırağı. Televizyonda çıkanlardan. Kaydırağın başı bizim köyde, Bingöl’de. Sonu da İzmir’de. Rüyamda Hüso da var. Sadece Hüso ile ben görebiliyoruz kaydırağı. Sadece Hüso ile ben binebiliyoruz kaydırağa. Önce ben çıkıyorum merdivenlerden. Bizim köyle İzmir arasında ne kadar şehir var, hepsini görüyorum. Oturuyorum kaydırağa, bırakıyorum kendimi. Kahkahalar atıyorum. Bir taraftan da korkuyorum. Fazla kahkaha atarsam uyanırım, rüyam biter diye. Hüso da peşimden kayıyor. Ben İzmir’in denizine düşüyorum. İki ayağım da hareket etmeye başlıyor. Sonra bir yüzüyorum bir açılıyorum. Bizim Hüso yine bana yetişemiyor.
Öğretmenim de kıyıda. Bize el sallıyor.
Birkaç gün sonra anam babamla öğretmenimin yanına vardık, İzmir’e. Öğretmenimin yaşadığı yer küçük bir köydü. Yolları aynı bizim köyün yolları gibi dar. Evlerin saksıları, saksılarda çiçekleri, bir de köyün bir güzel kokusu vardı ki. Ana, dedim, bu köy ne güzel kokuyor. Öğretmenim beni duydu. Kokan denizdir Zelal, dedi. Bizim köyde deniz yoktur ya Zelal, şaşırmışsındır ondan, dedi babam da. Babam askerliğini Muğla’da yapmış. Bazen nineme anlatırken duyardım. Ben deniz kokusundan bacağımın derdini unutmuştum. Berat öğretmen ertesi gün hastaneye gidebileceğimizi söyleyince hatırladım.
Öğretmenim bizi kocaman bir hastaneye götürdü. Doktor önce kazanın nasıl olduğunu sordu, sonra muayene etmek için kınalı bacağımı kimse görmesin diye yaz sıcağında giydiğim külotlu mus çorabımı çıkarmamı istedi. Bacağımı görünce şaşırıp sordu doktor. Anlattım. Öğretmenim şaşırmadı. Anamla babam sustular. Babam ellerini önünde birleştirmiş, başını da biraz öne eğmişti. Galiba utanıyordu. Sonra. Sonra doktorlar vücuduma kablolar mı takmadılar, dizime çekiçle mi vurmadılar, kafamın röntgenini mi çekmediler. Beni bir de tekerlekli sandalyeye bindirdiler, oradan oraya götürürlerken. Anamla babam üzüldüler de ben sevindim. Sırtlarında taşımasınlar artık beni diye. Bir hafta sonra bütün doktorlar aynı şeyi demiş. Hissediyor ayağını ama oynatamıyor, şok yaşamış, korkuyor hâlâ.
Hastane telaşı bitince öğretmenim bizi doğru denize götürdü. İlk kez denize gidecektim. Öğretmenimin iki kızı vardı. Biri benimle yaşıt, öbürü bizden altı yaş büyük, on altı yaşında. Bikini diye bir şey giydiler evde. Mayo denmezmiş ona. Öyle dedi öğretmenimin büyük kızı Çiğdem Abla. Bana da limon sarısı bir bikini verdiler. Anam bana önce kaş göz yaptı, sonra babamın yanına gidip kulağına bir şey derken öğretmenim girdi araya. Yav Boran, dedi, sen düşünen insansın, bu kızcağız giyecek tabii bikini, denizde ne yapacak öyle. Önce sevindim ben de. Ama çok sürmedi sevincim. Sahile gittiğimizde üstümdekileri çıkarırken utandım. Anamla babamın karşısında ilk kez bikiniyleydim çünkü. Bir de bacağımdaki kınaya bakıyordu sahildekiler, ne olmuş diye merak ediyorlardı belki. Öğretmenimin kızları koşa koşa denize atladı. Kum da nasıl sıcaktı. Öğretmenim beni kucağına alıp denizin başladığı yere oturttu. Bacaklarımı uzattım suya. Oh. Ne ferahlamıştım. Kınalı bacağımın suyun içinde görünmediğini hayal edip daha da rahatlıyordum. Bazen küçük dalgalar gelip koltuk altlarıma kadar sokuluyordu. Sanki beni ayağa kaldırıp yüzdürmek istiyorlardı. Deniz işte. Bu deniz, rüyamda kaydıraktan atladığım denizdi. Belki rüyamdaki gibi yüzemiyordum ama denizin içinde oturuyordum işte. Böyle kımıl kımıl oluyordu ayak tabanlarım. İki ayağım birden suyu hissediyordu. Doktorlara söylesem inanmazlardı.
Bazen öğretmenimin küçük kızı Didem, denizin içinden kollarını havaya kaldırıp, Baba bak, boy veriyorum, diye sesleniyordu. Boy vermek ne demekti acaba. Çiğdem Abla denizden saatlerce çıkmıyordu. Denize bir dalıyordu, uf, sanki yunus balığı. Sudan bir çıkışı vardı, saçları taranmış gibi sırtına kadar uzanmış, böyle dümdüz. Onu görünce ben de bazen ellerimle yüzümü, saçlarımı ıslatıyordum. Bizim dere suyu gibi değildi denizin tadı, tuzluydu. Nasıl da kalabalıktı. Kimi yüzüyor, kimi kollarını bacaklarını açmış, denize düşmüş yıldız gibi uzanıyor, kimi top oynuyor. Uzaklarda minicik görünen takalardaki balıkçılar belki kocaman balıklar avlıyordu. Onların taka olduğunu, balık avladıklarını yanımda güneşlenirken sohbet eden amcaların dediklerinden çıkardım. Mavinin bütün renklerinde bir kilim dokumuşlardı da önümüze sermişlerdi. Bizim köydeki Hüso da gelip oyuncaklarını bu kilime savurmuştu, bir ben bu kilimde oyuna giremiyordum sanki.
Sonraki günlerde öğretmenim bizi her gün denize götürdü. Günlerimiz neredeyse aynı geçiyordu. Geceleri herkes uyurken çarşafın altında gizlice ayak parmaklarımı oynatmaya çalışıyordum. Geceleri çabalıyordum, çünkü beni böyle görürlerse üzülebilirlerdi. Bu hareketlerin aynılarını gündüzleri kıyıda otururken yapıyordum. Deniz çarşaf gibi bacaklarımı örtüyordu. Bazen denizin suyu öyle soğuk oluyordu ki sanki o zamanlarda birden ayağa fırlayacakmışım gibi hissediyordum.
Bir gece yine çarşafın içinde sol ayağımı öne doğru uzatmaya çalıştım. Bunu zaten son zamanlarda biraz olsun yapabiliyordum. Sonra ayak parmaklarıma geldi sıra. Ayağımı öne doğru oynattım. Sonra geriye. Derken ayak parmaklarımı sıkmaya çalıştım. Değişik bir şey hissettim. Sanki parmakların içinden karıncalar geçiyordu. Heyecanlandım. Bir daha sıkmaya çalışırken ayak başparmağım minicik kıpırdamasın mı. Uykuluyum ya belki yanlış görmüşümdür diye bir daha sıkmaya çalıştım parmaklarımı. Parmaklarım sahiden minik minik hareket etmeye başlamıştı. Gece yarısı evin içinde çığlık atmaya başladım. Ana koş, yetiş bak oynuyorlar, dedim. Anam yetişti yanıma, yüzüme baktı. Ne oynuyor Zelal, diye sordu, korkmuş belli ki. Ya ana baksana ayağıma, dediğimde evdeki herkes yanıma yetişti. Birden rüyamdaki gibi kahkahalar atmaya başladım. Bir türlü duramıyordum. Parmaklarımın hareket ettiğini görünce, galiba biraz da bu halime, herkes kahkahalarla gülmeye başladı. Gece yarısı evin içi deniz kokusuyla doldu.