Oggito Logo

Ne Haber

Bilim Teknoloji

Ekonomi

Liste

Söyleşi

Öykü

Video

21 Şubat 2018

Öykü

Dilek Karaaslan • Yolculuk

Dilek Karaaslan

Paylaş

20

0


İnsanlar, bavulları, poşetleri, ellerinden tutup sürükledikleri küçük çocuklarıyla beraber telaşsız bir çabuklukla trene bindiler. Kuru, yakıcı bir sıcak vardı. Kime sorsanız, ağız birliği etmişçesine sıcakların gevşediği, ağustosun son günlerinden biri olduğunu söyleyebilirdi. Necati Bey yerine geçip otururken, Son sıcaklar, dedi, Rüya’ya doğru dönerek. Ağustos’un yarısı yaz, yarısı kış, diye cevapladı kadın. Çocukluğundan beri duyduğu cümleyi ezberlemişti. Necati Bey’in kapı karşı komşularının kızıydı. Birlikte Büyükkent’e gidiyorlardı. Necati Bey’in rahmetli karısından sonra tekrar evlenebileceği bir hanımla tanışması için aracılık edecekti. Annesi, eski bir ahbapları; ciciannesi vasıtasıyla bulmuştu kadını. Çantasını koltuğa bırakıp pencere kenarına geçti. Tek istediği trenin bir an önce kalkmasıydı. Uzun ince parmaklarını camın yüzeyine sırayla vurarak ritim tutmaya başladı. Çıplak kollarından, ince pantolonun ortaya çıkardığı daracık kalçalarından taşıp etrafa yayılan gençlik enerjisinin farkında olduğunu hissettirmek ister gibiydi. Pencerenin rüzgarında uçuşan saçları, bolca kullandığı yaseminli parfümü havaya karıştırıyordu. Etraftakiler, kokuyla birlikte bedeninin çekim alanına giren iştahlı bakışların, yanı başında oturan Necati Bey’in sert yüz ifadesine çarpıp umutsuzca geri dönüşüne tanık olmaktan gizli bir haz aldığını düşünebilirlerdi. Çoluk çocuk, vagondaki pencerelerin kenarlarına mevzilenmiş, geçirmeye gelenlere el sallıyorlardı. Gidenler kalanlara son tenbihlerini, kalanlar gidenlere varacakları yerlere iletmek üzere son selamlarını gönderiyorlardı. Simit, gazoz, cevizli çörek satıcıları neredeyse beş dakikada ellerindeki her şeyi satıp bitirmişlerdi. Üç simit, iki gevrek, iki gazoz veriver oradan, diye seslenen adamların yüzünde, fiyatını sormadan bir şey satın alabilmenin incelikli keyfi geziniyordu. Satıcıların daha fazla bağırmalarına gerek kalmamıştı. Her şey, hatta gazeteler bile tükenmişti. Rüya, pencere kenarından inenleri, binenleri, onların küçük alışverişlerini gözledi bir süre. Yolculuk bu, eksiksiz olmalı, şakaya gelmez, diye düşündü. Simidi, gazozu, yolluğu, uğurlaması, karşılaması. Bitek, tasasız, herkesin kendine yettiği, kasaba irisi şehirlerinin tekdüze yaşamında en önemli etkinlikti yolculuklar. Tren, otobüs fark etmez, yolculuk önemli, dedi. Bunlar geçti aklından. Güler yüzlü bir memur elinde tuttuğu çubukla hareket işaretini verdi, düdüğü çaldı. Peronda yaşlı bir kadın yanındaki küçük çocuğun başını okşarken, Uğurlar ola, diye seslendi. Tren usulca kalktı o sıra, kendi ritmini bulana dek, bir yavaşladı bir hızlandı. Geride kalanların boşlukta sallanan elleri bir süre sonra görünmez oldu; renkli, umutlu birer bekleme lekesine dönüştüler. Uzakta. Rahat mısın kızım? Adamın yaşının yarısından biraz küçüktü ama, çok da küçük değildi. Nedense böyle hitap etmeyi seviyordu. Daha rahat edecekse benim için fark etmez, diye geçti içinden. Geç ile genç arasındaki çukurun en üstünde olmayı hep sevmişimdir. Gençliğin en büyük servet olduğunu düşünenlerdendi o. Daha şimdiden Büyükkent’in caddeleri, çarşıları, yüksek binaları, ışıltısı canlanmıştı gözünde. İşleri bitince sıkı bir alışveriş yapmak istiyordu, niyeti buydu. Rahatım ama, biraz sıkıldım Necati Bey Amca, yemekli vagona geçsek mi? Daha şimdi bindik ya kızım, ne çabuk acıktın. Acıktıysan geçelim tabii ama, annenin yanımıza verdiği öteberi ne olacak? Ziyan olmaz mı, diye sordu. Başını yasladığı pencereden çekip kıza döndü. Boynunu ovuşturuyordu. Şey, ben evden çıktığımdan beri tek bir sigara bile içemedim de. Biliyorsunuz sadece yemekli vagonda içilebiliyor, diye cevapladı onu. Yanakları pembeleşti, Bizimkilere söylemeyin ama. Lütfen, dedi, Her ne kadar yetişkin olsam da çok üzülüyorlar. Ne münasebet kızım, ben ispiyoncu değilim. Keşke hiç içmesen ama, derken bir yandan da genç kadını, sabırsız hallerini süzüyordu. Dileğinin onda bir karşılığı olmadığını görünce, Madem içmek istiyorsun, hadi gidelim, dedi. Kolalanmış, bembeyaz, keten örtülü masalardan birine yerleştiler. Rüya yakasında, Stajyer, yazan genç garson adayından sütlü bir neskafe istedi, Necati Bey için de demli bir çay. Necati Bey, çocuğun abartılı mimiklerle, Derhal efendim, diyerek koşar adım gitmesini izledi. Gülümsedi. Rüya, yanındaki pencereyi yarıya kadar indirip bir tane Parliament yaktı. Nefesini açık pencereden kuru temmuz sıcağına doğru savurdu, Dumanı yüzünüze gelmiyor değil mi? Hayır kızım, rahatına bak. Ne kadar güzel bir gün değil mi? Necati Bey, başıyla onayladı onu. Etrafını, her şeyden hoşnut bakışlarla süzüyordu, dudağının köşesine gizlediği ince bir tebessüm ara sıra görünüp kayboluyordu. Sabretse miydim, içmese miydim acaba, ayıp mı oldu, dumana boğdum adamı. İyi de Büyükkent’e kadar nasıl dayanacaktım ki –sigarasız- daha Zilecik’e bile gelmedik. Rüya, kahvesini yudumlarken, Karısının aksine ömrü uzun olacak galiba, diye düşündü. Gizlice süzdü adamı. Görenler onları baba kız zannederler miydi? Oysa pekala orta yaşın başındaymış gibi görünüyordu. Geniş omuzları dimdikti. Saçlarında beyazlar taneyle sayılacak kadar az, dişleri muntazam, bembeyazdı. Üzerine oturan ekose, gömleğine uygun spor yazlık bir ceket, duble paça bir pantolon giymişti. Tabii, beğendirecek kendini. Ne de olsa yeni bir kadınla tanışmaya gidiyor. Gerçi rahmetlinin senesi bile daha yeni doldu ama. Çok ayıp, diye kendine söylendi sonra belli etmeden. Adamcağız kendisi mi istemişti? Ailece hepsi beraber ön ayak olmamışlar mıydı? Üstelik daha yeni toparlanmaya başlamamış mıydı? Necati Bey işaret parmağını ince belli bardağın altın suyuna batırılmış yaldızlı ağızlığında gezdiriyordu o sıra. Dudaklarının incelip gerilmesiyle ele verdiği ince bir heyecan, bilinmeze karşı bir merak seziliyordu yüzünde. Rüya, boşalan fincanını masaya bırakıp, dışarıyı seyretmeye devam etti. Ufuk çizgisine dek yayılıp giden altın sarısı buğday tarlalarına bakıyordu. Ekinler adam boyuna yaklaşmıştı; belli belirsiz rüzgarın etkisiyle, saman sarısından uçan dev bir halının üstünde kayıyorlarmış gibi geldi bir an, içi yükseldi. Ekinlerin arasından ince sulama kanaletlerinden dereler akıyordu. Ova ne kadar güzel değil mi, diye sordu Necati Bey’e dönerek, Şiir gibi. Oysa adam onu duymamıştı. Rüya’nın onlarca kez dinlediği öyküyü bir kez daha anlatmaya hazırlanıyordu. Kelimelerin yerlerini seçmekle meşguldü o ara.

***

Rahmetliyle aynı köydendik, kızım. Allah’ın bir işi işte, gelip köyümüzden topladılar, Hasanoğlan’a götürdüler bizi. Beraber büyüdük. Nebiye benden bir sene sonra mezun oldu. Gönderildiğim köyde onu bekledim. Enstitü biter bitmez evlendik. Beraber büyüdük. Yokluğun, çamurun, fukaralığın içinden çıktık. Nice köylerde ırgat gibi, tam otuz sene çalıştık, tarla çapaladık, duvar ördük, okul yaptık, yüzlerce çocuk yetiştirdik. Gözleri doluyordu anlatırken. Rüya, sözünü kesmeden bir kağıt mendil uzattı adama. Göz göze geldiği stajyer garsona eliyle iki çay işareti yaptı. Nebiye teyzenle de hep böyle yolculuklar yapardık, Anadolu’yu trenlerle karış karış dolaştık Rüya, kızım. Paramızı hep çok dikkatli harcadık. En son Avrupa’yı görmek istiyordu ama, Kısmet olmadı işte. Çok erken gitti Nebiye teyzen. Biz çok büyük bir aşk yaşadık kızım, derken etrafına mahcup bir bakış atmıştı. Rüya, Hadi ama, dedi içinden. Aşk, sözcüğü artık utanılacakların arasına mı girdi? En son Eskikent’e yerleştik emekli olduktan sonra, burası memleketimiz oldu. Anadan, atadan kalan birkaç dönüm tarlayla, bahçeyle yaptık dünyalığımızı. Stajyer garson, sözün tam burasında dolu çay bardaklarını getirmiş, Necati Bey’in nemli gözlerini fark etmiş, boşlarıyla hızla uzaklaşıvermişti. Nebiye teyzen köyünü çok severdi. Yaşasaydı, iki dairenin birini satıp köyümüze ilave derslik, kütüphane yapacaktık. Ömrü vefa etmedi işte. Benim de bir başıma hevesim kalmadı artık, dedikten sonra aniden sustu, Rüya bir an için kurulmuş bir bebeğe benzetti adamı. Komikti. İçinden yükselen gülme isteğini güçlükle bastırdı. Keder, insanı kurulmuş bir bebek gibi biteviye yinelenen tek bir hikayeye mahkum edebiliyormuş, diye düşündü. Tren Zilecik istasyonuna giriyordu o sıra. Yeni boyanmış portakal rengindeki iki katlı istasyon binası karşıladı onları. Pencere pervazları beyaza boyanmış, çift kanatlı kapının kenarlarına saksıda rozet çiçekleri ekilmişti. Nereden çıktığını bilemedikleri bir sürü satıcı peydahlandı bir anda. Simit, gevrek, haşhaşlı çörek, su, ayran satıyorlardı. Kalabalık bir gelin uğurlama grubu yüksek sesle konuşuyorlardı. Yanaklarından kan damlayan sağlıklı, kanlı, canlı köylülerden oluşan bir grup. Kadınların elleri kınalı, bilekleri altın bileziklerle doluydu. Adamlar yelekli takım elbiseler giymişlerdi. Küçük, fırfırlı gelinlikler giydirilmiş kız çocukları etrafta koşturuyor, davul zurna, halaylarla uğurlanıyordu gelin. Gelinliğinin üzerine uzun, ince bir pardösü giymiş, belinden al kuşağı, boynundan beşibiryerdelerin beyaz kurdelesi sarkıyordu. Sarılmasından annesi olduğu anlaşılan bir kadın iri göğüslerini ezercesine kıza bastırdı. Mektupsuz koma bizi kızım, dedi. Gözleri ıslaktı. Damat, çelimsiz, uzun, inceden bir gençti. Kızın elinden çekip bindiriverdi trene, Merak etme ana, dedi, Özledikçe getiririm kızını. Yepyeni bir bavul tutuyordu elinde. Gençler, küçük bir sandık, iki karton koliyi taşıdılar artlarından. Çeyiz, diye mırıldandı Rüya. Gelin, kızarmış gözleriyle son bir kez dönüp baktıktan sonra kocasının peşinden trene süzülüp kayboldu. Necati Bey ilgiyle izledi tüm seremoniyi. Gözlerinde nemli pırıltılar vardı. Biraz dolaşayım, dedikten sonra kalktı yerinden. Masaların arasından geçip, boş bir masanın ardındaki pencereden sarkıp etrafı seyretti bir süre.

***

Necati Bey, ceketini, kravatını çıkarmış, gömleğinin kollarını sıvamıştı. Rüya, bir kez daha dikkatle baktı adama. Yaşını bilmesem onu, on beş yaş daha genç sanabilirdim. Bu kadar genç bir adamın karısının ardından yapayalnız kalması haksızlık. Evlenmeli tabii. Bunu düşünür düşünmez aklıma Nebiye Teyze’si düştü bir kez daha. Necati Bey’in görünümü her ne kadar yeni bir hayatı hak ettiğini düşündürse bile, Nebiye Teyzesinin dünya nimetlerinden bu kadar erken koparılmış olmasıyla, diğerinin ikinci hayat şansı arasındaki çelişkiyi nasıl çözecek, bu işe dahil olmaktan duyduğu gizli suçluluğu nasıl yenecekti. Bunun bir yolu var mıydı?

***

Tren tekrar hareket etti. Hala restorandalardı. Tatlı bir esinti doluyordu açık pencerelerden. Necati Bey’in gözlerindeki heyecan belirginleşmişti. Rüya’yla göz göze geldiler. Necati Bey gözlerini kaçırdı. Çok hevesli görünmen yakışıksız kaçar Necati. Kızdan utan Necati. Adamın, Ah Nebiye ah, diye mırıldandığını duydu Rüya. Epey sonra garsona seslendi Necati Bey. Bu kez başka biri geldi. Gür saçlı, bıyıklı, tıknaz, güleç bir adamdı, tavuk-pilav, cacık istedi kendisine. Rüya da çorba, peynir tatlısı ve çay. Necati Bey, yemeğini bitirdikten sonra Rüya’ya dönüp, Hadi bana da bir sigara ver bakalım madem, dedi. Aynı garsondan hesabı istedi. Kendi payımı ödemek isterim, diyen Rüya’nın sözünü kesip, Bir daha duymayayım, dedi. Sesi sertti. Ben varken sana mı düşer kızım? Maddi, manevi gücüm yerinde çok şükür, diye devam etti. Birer çay daha istedi para üstünü getiren garsondan.

***

Rüya, trenin durduğu istasyonun adını okudu, duvardan. Limonlu’ydu. İstasyondaki davul, zurna, zılgıt sesinden ne trenin düdüğü, ne de istasyon anonsu duyulamamıştı. En büyük asker bizim asker, Hasan asker, vatana asker, sözleriyle çınlamıştı vagon. Necati Bey pencereye fırladı, Rüya da ardından. Gençler, askere gidecek olanı aralarına, ellerinin üstüne almışlar, Bir, iki, üç, hop diye saydıktan sonra havaya fırlatıyorlar, En büyük asker bizim asker, nakaratıyla ortalığı inletiyorlardı. Davullar, zurnalar, halaylar; ortalık bayram yeri gibiydi. Kırmızı yanaklı, örtmeli, oğullarının mürüvvetine erişmenin gururuyla parıldayan asker anası kadınlar, düdük öttüren, mantar tabancası patlatan çocuklar, Yeğenim uğurlar ola, diye bağıran kasketli adamlar vardı. Necati Bey, Şu Anadolu’ya, şu güzelim insanların vatan sevgisine iyi bak, dedi. Bunu parayla pulla satın alamazsın, diye devam etti. Konuşurken sırtı daha bir dikleşmiş, sesi gürleşmişti. Gözleri parlamış, bakışları görülenden fazlasını görüyormuş gibi ötelere bakıyordu.

***

Kızım, sen tanıyor musun bu kadını, gördün mü hiç? Adı Güngör mü demiştin? Görmedim Necati Amca ama, evet Güngör’müş. Nebiye’sine hiç benziyor muydu, rahmetliden sonra ikinci bir kadın mümkün müydü, anlaşabilirler miydi? Sevebilir miydi onu da? Kim bilsin? Bunları düşündü. Dayanamadı, sordu. Ona birazcık benzese. Huyu yani. Bana yoldaş olsa yeter. İnşallah mal, sükse meraklısı biri değildir, derken gizli bir onay bekler gibi Rüya’nın gözlerinin içine bakıyordu. Rüya gözlerini kaçırdı. Pek bir fikrim yok, Ciciannemin komşusunun ahbabıymış. Görüşünce kendiniz ne isterseniz sorarsınız, diye ekledikten sonra boşalmış bardağıyla oynadı. Necati Bey’in anılarındaki Nebiye kusursuzluğu temsil ediyordu artık, kusursuz olmasa bile. Tüm kusurlardan süzülmüş, kristalleşmişti zaman içinde. Yerinin doldurulması çok zordu. Adamın gözlerine bakamadı. İçi titredi. Necati Bey ısrarı bıraktı. İçindeki tereddütün daha fazla ortaya çıkmasını istemezdi. Gideceğimiz varsa, göreceğimiz de vardır. Belki de her şey çok güzel olur, diye geçti içinden. Sustular. İnce bir sıkıntı asılı kaldı havada. Sessizlik.

***

Hava usulca bulutlanmaya başladı. Rüya, Bozacak galiba, dedi. Necati Bey’e. Adam, başını salladı, Kalkalım mı kızım, dedi. Rüya da başını salladı. Kalktılar. Necati Bey önü sıra yürürken, omuzları hafifçe çökmüş gibi geldi Rüya’ya. Adımlarında sabahki enerjisi yoktu. Bir eliyle kolunu ovuşturuyordu. Koltuklarına döndüler. Rüya, başına direkt gibi saplanan ağrıdan bahsetti, Uyursam geçer belki, dedi. Küçük aynasını çantasından çıkarıp yüzünü kontrol etti sonra. Alnındaki ince çizgilere baktı. Göz altlarında gölgeler oluşmuştu.

***

Bir süre sonra sarsıntıyla uyandı Rüya. Tren durmuştu. Gözünü açar açmaz yaz ikindisinin koyulmuş renkleri doluştu içeriye. Neredeydiler? Ne kadar zaman geçmiş ne kadar uyumuştu, hesaplayamadı. Levhayı okudu. Ihlamurtepe İstasyonu’ydu. Gökyüzü iyice kapatmış, bulutlanmış, hava serinlemişti. Yaz günü havanın bunca değişmesine şaşırdı. Açık pencereden gelen nemlenmiş toprak kokusunu, serinliği içine çekti. İstasyonda bir uğultu vardı. Ulumaya benzer sesler geliyordu. İnsanlar bir şeyin başına toplanmışlardı. Necati Bey yenice uyanmış, etrafına bakınıyordu. Şaşkındı. Saçı başı birbirine karışmıştı. Rüya ona loş istasyondaki kalabalığı gösterip, Orada ne oluyor, diye sordu. Nereye geldik, diye soruya soruyla karşılık verdi adam, başını ellerinin arasına aldı. Ihlamurtepe, adını duyunca yüzünü buruşturdu. Sonra kalabalığın aralanmasını, içlerinden dört kişinin omuzladıkları tabutla gruptan ayrılmasını, cenazeyi son vagona taşımasını, geride kalanların ağlamasını, izlemesini izlediler. Gürültüye uyananların hepsi gizli bir örümcek ağına hapsolmuş gibi kıpırtısızdı. Çıt çıkmıyordu; ne uyuyanlardan ne de uyumayanlardan. Necati Bey fısıldadı. Zaten hiç sevmezdim, ismiyle namütenasip, sevimsiz bir yer burası. Sustular. Tren hareket etmezden evvel iki adam sessiz bir aceleyle gelip tam çaprazlarındaki boş koltuklara oturdular. Adamların gözleri kıpkırmızıydı. Rüya, adamlara baktı bir süre. Başınız sağ olsun, diye seslendi, cesaretini toplayabildiğinde. Siz sağ olun, dedi, birisi; göz teması kurmuyordu. Genç miydi, diye sordu, Necati Bey. Bir şey söyleyebilmiş olmak için öylesine sorulmuş anlamsız bir soruydu. Biliyordu. Bilemediği bu yeni durumla nasıl başa çıkacağıydı. Hele kendi canının yangını henüz küllenmeden. Başını salladı aynı adam. Yanındakini başıyla işaret ederek, Biraderin hanımıydı. Ne ilaç ne doktor; hiçbir şey fayda etmedi. Kurtaramadık. Kendi toprağına götürüyoruz, dedi. Diğerinin sırtına eliyle pat pat vurdu adam. Diğerinin başı ellerinin arasındaydı o sıra. Önüne eğilmişti. Sessizdi. Rüya Necati Bey’e baktı. Gözleri yine ıslanmıştı. Üç saat önce birlikte trene bindiğimiz adam bu değil sanki, diye düşündü. Yüzündeki o gizli heyecan yoktu artık, gözleri iki derin kederli kuyu gibi kendi içine sarkıyordu şimdi. Alnı kırışmış, omuzları çökmüştü. Ah kızım ah, çok özlüyorum, dedi, birdenbire. Onunla konuşmayı, dostluğunu. Rüya, Üzülmeyin Necati Bey amca, diyebildi. Ağlamamak için dudaklarını ısırıyordu. Bedenini saran yorgunluk direncini kırıyordu. Yaşlı bir kadın gibi inledi. Yaşlı olan Necati Bey değil de kendisiydi sanki. Yoksa, o kadar da yaş farkı yok muydu aralarında?

***

Yanmış tarlaların içinden geçiyorlardı. Karanlıktı. Kokusundan anlıyorlardı. Anız mı, yangın mı, yoksa her ikisi miydi? Her yer is kokuyordu. Toprak da, dışarısı da kapkaraydı, çürümüş gibi görünüyordu. Kuşlar çılgın gibi şakıyordu. Bu havanın daha çok bozacağına bir alamet olmalıydı, fırtına geliyordu belki. Bir serinlik çökmüştü kompartımana yaz ortası. Rüya, kollarına baktı, tüyleri dikendi. Halsizlik, üşüme hızla tüm bedenine hızla yayılıyordu. Sırt çantasından hırkasını çıkardı. Necati Bey de üşümüş olmalıydı ki, yanındaki askıya astığı ceketini sırtına almıştı. Gece iyice çökmüştü trene. Karpuz şeklindeki lambalardan solgun sarı bir ışık yayılıyordu. Tren, kapkara dev bir canavar gibi karanlığın içine doğru ilerliyordu. Rüya’nın yolculuğun başındaki neşesinden eser yoktu. Neredeyse yola çıktığına bile pişmandı. Artık tek istediği rahat bir yatak, sıcak bir odaydı. Nereden girdim ben bu işe, ah kafam ah. Hiç bulaşmamalıydım.

***

Tren, ne Taraklı’ da ne de Acıköy’de durdu. Rüya, solgun ışıkta sadece adlarını okuyabildiği bu istasyonları düşündü; ne olmuştu? Hiç yolcusu mu yoktu, yoksa kasabalar hepten mi yok olmuşlardı, bilmiyordu. Belki de hiç var olmamışlardı. Issız, karanlık, acı sarı ışıklı istasyon hayaletlerini sırasıyla geride bıraktılar. Arada uyuyup uyandılar. Arada Necati Bey sayıkladı. Her seferinde Rüya elini alnına koyarak adamın ateşini kontrol ediyordu. Necati Bey, yarı uykulu, başka bir dünyadan konuşur gibi, Uyu kızım sen uyu, dedikten sonra yine kapatıyordu gözlerini. Rüya’yı uyku tutmadı bir daha, pencereden istasyonlarda inenleri, binenleri izledi. Karanca İstasyonundan sadece iki yaşlı adam binmişti trene. Hareketleri durmak üzere olan bir salıncak kadar ağırdı. Sabahın alacakaranlığının içinden çıkıp gelmişlerdi. Geceyle bütünleşmiş, somurtkan, suratsız, neşesiz adamlardı. İçinden artık kimselerin geçmediği ıssız öykülerini anlatacaklardı birazdan birbirlerine, öyle düşündü Rüya. Tek bir kelimesine bile kimsenin katlanmak istemeyeceği öyküler, dedi. Tren, sonunda, sabahın ilk ışıklarıyla Büyükkent İstasyonu’na yanaşıp, birkaç kez yaylandıktan sonra durdu. Saçı başı karmakarışık kadınlar, gözleri çapaklanmış çocuklar, diz yapmış pantolonlarıyla, sakalları uzamış adamlar, ellerinde bavulları, yorgun, asık, sarı suratlarıyla indiler. Rüya’yla Necati Bey de indi. Dükkanlar, büfeler bile açılmamıştı. İstasyon derin bir uykudaydı henüz. Ortalıkta kimseler yoktu. Oraya buraya atılmış çöpler temizlenmemişti. Büyükkent, nemli, puslu bir sabahla, pis bir serinlikle, çöp kokusuyla karşılamıştı onları. Yazdan çok sonbahar kokuları vardı havada. Yerler kaygan, yapış yapıştı. Rüya ne etrafında olan bitene, ne yaz ortasında havanın bu kadar geç aydınlanmasına, ne de hissettiği sonbahar serinliğine akıl erdirebiliyordu. İstasyondan, arkalarından bir kovalayan varmış gibi aceleyle çıkıp, civardaki bir sabahçı kahvesine oturdular. Rüya, bir yandan çayını yudumlarken bir yandan siyah bluzunun üzerine dökülen beyaz, kıvırcık saç tellerini toplayıp yere bıraktı. Bunlar benim olamaz. Necati Bey’in tostu tutan ellerine, titreyen parmaklarına, düz, kısa ve seyrek saçlarına baktı sonra. Yok, yok onun saçı değil. Necati Bey’in hali daha çok battı içine. Daha birkaç saat önce gözüne oldukça dinç görünen adam bu muydu? Bu yolculuk ne kadar sürmüştü? Birkaç saat, birkaç gün, bilemediği bir zaman birimi, belki de bir zaman tünelinden geçmişlerdi? Rüya, Daha dün sabah binmedik mi biz bu trene, diye yüksek sesle sordu. Necati Bey, cevap vermedi. Sadece Rüya’yı baştan ayağa süzmekle yetindi. Epeyce dinlendikten sonra kahveden kalkıp ciciannenin oturduğu sokağa doğru yürümeye başladılar. Ev istasyonun sadece birkaç sokak ötesinde olmasına rağmen bir türlü bulamıyorlardı. Rüya sokakları karıştırdığını düşündü önce. Hiçbir şey tanıdık gelmiyordu. Geçtikleri her sokakta yeni yapılmış yüksek binalarla karşılaşıyorlardı. Gözleri küçük bir çocuğunkiler gibi kocaman açıldı. Her biri dört, beş katlı, sevimli, küçük apartmanların yerinde yeller esiyordu. En son ne zaman gelmiştim ben buraya diye düşündü. Çenesi sarktı. Adımları kısaldı. Bir bacağı çekiyor gibiydi. Necati Bey’in bakışlarının aksayan bacağına takılmasına bozuldu içten içe. Bir alt, bir üst sokağı, son bir gayretle boydan boya yürüdüler. Nerdeyse hiçbir bina tanıdık gelmiyordu Rüya’ya. Bildiği tüm binaların yerinde kocaman çok katlı yeni yapılar vardı. Bazısı bitmiş, bazıları yapım aşamasında; önlerine kocaman tabelalar asılmıştı. Kiminde, Modern Life Proje Alanı, kiminde, Dreamland Rezidans gibi şeyler yazıyordu. Rüya olduğu yere çakılmış gibi kalakaldı. Sonunda bulmuşlardı ama. Ciciannesinin oturduğu üç katlı bahçeli apartmanın olması gereken yerde binanın sadece yıkıntısı duruyordu. Ama, ama dedi, Rüya. Buradaydı, tam buradaydı, diye fısıldadı. Apartmanın yerinde derin bir çukur, enkazın kalıntısı ve devasa bir hafriyat kamyonu duruyordu. Çukurun etrafı çitle çevrilmişti. Tam önüne, üstünde Bıyıklıoğlu İnşaat Proje Alanı, yazan metal bir tabela asılmıştı. Şaşkınlıkları yerini usulca umarsızlığa bıraktı. Tabelayı tekrar okudu Rüya. Bıyıklıoğlu İnşaat yazısının altında, Projenin adı; Secret Garden ve sırasıyla mimarın, mal sahiplerinin adları vardı. Telaşla ciciannesinin adını aradı. Onun yerine, Nezaket İşcan Kanuni Mirasçıları satırını buldu. Rüya, tutunacak bir destek arar gibi bakındı etrafına. Ciciannem, diye seslendi boşluğa doğru. Nasıl olurdu? Gözlerinde bir yılgınlık parlayıp söndü, bitkindi. Damlalar usulca gözlerinden yuvarlanmaya başladı. Dişlerini gıcırdatıyordu. Gözyaşları ciciannesi için miydi? Yoksa, yorgunluk, üşüme, halsizlik, bedenini tamamen ele geçirdiği için mi ağlıyordu; ayıramıyordu. Her şey birbirine karışmıştı. Ne olanlara, ne binaya, ne de ciciannesine akıl erdirebiliyordu. Ne zaman ölmüştü, neden ölmüştü, cenazesini niye haber vermemişlerdi, yoksa vermişlerdi de onlar mı gelmemişlerdi? Yoksa, annesi babası, cicianneden çok daha önce mi ölmüşlerdi? Yoksa? Yoksa neydi? Necati Bey, bir şeyler söylemek istedi. Sesi tarazlıydı. Kelimeleri bilinmedik bir dilde telaffuz eder gibiydi. Gözlerinin içi sararmıştı. Ardından ciğerleri sökülür gibi uzun uzun öksürdü, olduğu yere çöküverdi. Rüya onun söylediklerini anlayamadı, göğsünün hırıltısını duydu sadece. Bir denklemi çözer gibi tüm seçenekleri düşünüyordu ardı ardına. Sahi en son ne zaman konuşmuştu ciciannesiyle? Bir hafta, bir ay, yoksa birkaç yaz öncesi miydi? Parlatılmış çelik inşaat tabelasına yansıyan aksini fark etti sonra. Saçlarında siyahlar yok denecek kadar azalmıştı, incecik bedeni hantal göründü gözüne. Kilo mu almıştı bu ara? Üstelik artık Necati Bey’in kızı gibi görünmüyordu. Kendine hiç benzemeyen birine baktığını düşündü.   Gözyaşlarını elinin tersiyle sildi. Necati Bey’e dönüp, Gidelim artık, dedi. Oturduğu kaldırımdan kalkmasına yardım etmek için elini uzattı. Adam kalkmakta zorlandı, dizleri titriyordu. Yürümeye başladılar. Yağmur çiseliyordu. Rüya, kaymaması için adamın koluna girdi. Niyazi Bey itiraz etmedi. Gizli bir anlaşma yapmış gibi istasyonu bulana dek hiç konuşmadan, kah soluklana, kah öksüre tıksıra yürüdüler. Birkaç sokak denedikten, insanlara sorduktan ve çok dik bir yokuşu umarsız indikten sonra istasyonu karşılarında bulabildiklerinde, Eskiden buradaki bütün sokaklar istasyona çıkardı, dedi Rüya. Necati Bey, olduğu yerde durup soluklandı bir süre. Gri meşinden gökyüzüne, gitgide kararan yağmur bulutlarına, üstlerine leke gibi çiseleyen damlalara baktı. İnsan ölüme güvenli bir mesafede olunca nedense çok şeyi, hatta her şeyi yapabileceğini sanıyor ama, dedi, Rüya, birkaç anlamlı sözcük bulup sıralamak istedi, bulamadı. Onun yerine güç vermek istercesine adamın kolunu biraz daha sıktı. İstasyona doğru yürümeye devam ettiler.
YORUMLAR

Henüz hiç yorum yapılmamış. İlk yorum yapan sen ol!

Öne Çıkanlar

Modern Dünyanın Anlatı KriziStuart Jeffries
İLGİNİZİ ÇEKEBİLİR

Oggito

13 Temmuz 2025

Vizesiz Tatil Yapabileceğiniz Yerler

Farklı kültürler tanımak ve yeni yerler keşfetmek istiyorsanız, bütçenizi yormayan bir tatil için Türkiye’den vizesiz gidilen ülkeleri tercih edebilirsiniz. Hem kolay hem de ekonomik yurt dışı tatili için sadece pasaport ve kimlik kartıyla gidilen çok sayıda yer b..

Devamı..

Polisiye Roman Yazmak Halat Örmeye Ben..

Çağnam Erkmen

"İnsanları yalnızca bilinmeyen korkutur.
Ama insan bilinmeyenle yüz yüze geldi mi, o korku bilinene dönüşür."

Antoine de Saint-Exupéry

BİZİ SOSYAL MEDYADA TAKİP EDİN

Oggito © 2024