Kendimiz Olabilecek miyiz?
12 Eylül 2019 Edebiyat Kültür Sanat

Kendimiz Olabilecek miyiz?


Twitter'da Paylaş
0

Sadakat dediğimiz şey ise insanın arzularına vurulan şiddetten başka bir şey değildir.

Aldatma deyince insanların ilk akıllarına gelen şey cinsel yaklaşım oluyor nedense. Aldatmak, düşünüldüğü gibi iki partnerden birinin bir başkasıyla tensel yaklaşımı kadar kolay olsa keşke. Oysa, toplumsal kodların insanlara empoze ettiği cinsel beraberlikle bitmiyor hikâye. Aldatmanın altında yatan olgu çok daha karmaşık içinden çıkılması çok daha zor bir durum aslında. Lacan, "Seni seviyorum, fakat açıklanamaz bir şekilde, bir şeyi senden daha fazla seviyorum" der. Nedir bu açıklanamayan şey?

Kişi, her zaman kendisinde olmayanı ya da yitirdiğini arayandır. Lacan’nın ünlü ‘ayna testini’ anımsarsak, ne diyordu orada, “Henüz kas, sinir ve iskelet sistemi gelişmemiş altı aylık bebeğin kendisini aynada gördüğünde şaşırdığı, onunla agu sesleriyle iletişime geçmeye çalıştığı ya da bir tür büyülenmeyle kendi imgesi olduğunu sezdiğini” söyler. Oysa bir hayvan karşılaştığı kendi görüntüsüne karşı ilgisiz kalır, belki de yanıltıcı bir şey olduğunu anlar ve çekip gider. Çocuk dışarıda bulunan ayna içinden kendi imgesi karşısında büyülenip kendini tanımlama duygusu yaşar. Kendini tanımlayamaz ama tanımlama duygusunu dışarıdaki başka bir şey yoluyla kendi imgesinden alır. Lacan’ın diğer deyimiyle, “Özne ötekinin söylemidir”. Özne, dil yani simgesel düzene girdiğinde imgesel düzlemdeki o biriciklik duygusunu kaybeder ve eksiklik duygusu başlar. Bu eksiklik duygusu onu durmadan idealize ettiği tasarımlara yöneltir. Kendini tamamlamak adına başkaları üzerinden gerçekleştirmeye çalıştığı şeyler, arzularıdır. Lacan, “Arzunun kökeni itibariyle narsist bir durum olduğu ve arzu-nesnesine duyulan sevginin, aslında yitirilen tamlığı geri kazanma çabasından ibaret olduğu sonucu çıkarılabilir” der. Böylece insan kafasında yarattığı fantezilerle arzusunu gerçekleştirmeye, arzu nesnesini ele geçirmek için durmadan arzulamaya devam eder. Ama arzusu hiçbir zaman tatmin olmaz, eksik hissettiği kendisi de tamamlanamaz.

"İnsan hayatı hem şuurlu hem şuursuz olarak kâh aldanıp kâh aldatarak devam edip gidiyor.”

Dostoyevski, Yeraltından Notlar kitabında, "arzu, aklı da başka çeşit özentileri de içine alan bütün hayatın, yani bir insan hayatının en kudretli ifadesidir” der. Yine bir bölümünde, “ama insan hayatı hem şuurlu hem şuursuz olarak kâh aldanıp kâh aldatarak devam edip gidiyor.”  Dostoyevski’nin de arzuları vardı. Yaşadığı onca sıkıntılara, alkolik ve despot bir babanın onca baskılarına, yaşadığı yoksulluğa rağmen bir işe girip çalışma imkânı varken, bir köşeye çekilip yazmak isteğinden vazgeçmemiştir. Onun da arzusu yazmak ve ötekilere ‘vaay be’ dedirtmektir belki de, bak, sende olmayan bende var. Kendini tamamlama gayretindeki eksiltili okur da Dostoyevski okuduğunda ‘vaay be’ der zaten. Onun metinlerini okurken, oradaki gerçeklikle okur yeni bir şeye dönüşür. Yeraltından Notlar, bana göre kendini aldatan insanın içine içine bir kazıdır. “Fakat insan, neden acaba bir yandan da yıkmaya, her şeyi kaos haline getirmeye bayılır? Haydi buna cevap verin bakalım!” diye sorar Dostoyevski. İnsanın ele geçirme dürtüsünü fark etmeyen, bir türlü tatmin olmayan ama ‘mış’ gibi yaşayarak kendini aldatan bir canlı olduğunu ifade eder. Ya da “İnsanın her şeyi yıkıp kaos haline etirmeyi sevmesi (bazen bunu yapmaktan zevk aldığı inkâr edilemez), üzerinde uğraştığı yapıyı bitirmekten, gayesine ulaşmaktan içgüdüsel olarak ürkmesinden mi kaynaklanıyor yoksa? Kim bilir, belki de eserini yakından değil de sadece uzaktan sevmektedir; belki binayı yalnız yapmaktan hoşlanıyor, içinde yaşamak istemiyor, bitirince onu karıncalara veya koyunlara ya da evcil hayvanlara terk etmeyi tercih ediyordur” diye anlatırken bir taraftan da karıncaların sebatkârlığından dem vurur. Burada karınca ya da hayvanların ötekiyle bir derdinin olmadığını anlayabiliriz.

Aynı bölümde devam eder, “Fakat, insan hercai, bir dalda durmaz bir yaratıktır ve belki de satranç oyuncuları gibi gayeyi değil, gayeye giden yolu sever. Kim bilir (emin olamayız tabii) belki de insanların yeryüzünde ulaşmaya çalıştığı tek gaye, bu gayeye ulaşma yolundaki daimî çaba, başka bir deyişle hayatın ta kendisidir, yani iki kere iki dört cinsinden olan gaye değildir; zaten iki kere dört, hayat değildir baylar, ölümün başlangıcıdır” der.  Yani, Lacan’ın deyimiyle tamlığa, bütünlüğe ulaşmanın mümkün olmayacağını olursa da bir tür ölüm olacağını vurgular. “İnsan ömrünü iki kere ikinin peşinde geçirir, bu uğurda denizler aşar, hayatını harcar, fakat yemin ederim arayıp gerçekten elde etmekten korkar. Çünkü onu bulur bulmaz artık erişecek şeyi kalmayacağını bilmektedir” der. Ya da sezmektedir diyebiliriz. Sezer de yine de kendini aldatmaktan, o sancıları çekmekten vazgeçemez. Çünkü aynada gördüğü bütünlük imgesi onda doldurulmayacak yarık oluşturmuştur. Kitabın bir yerinde, “çünkü ‘güzel ve yüksek’ her şeyi severim ben. Bütün bunlara karşılık, bana saygı gösterilmesini ister, saymayanında yakasını bırakmazdım… Salıvereceğim göbeği, üç kat gerdanımı ve ayyaş burnumu sokakta görenler, ‘şu kalantora bakın, amma esaslı herif!’ derlerdi. Ne olursa olsun yaşadığımız şu olumsuz devirde böyle gönül okşayıcı sözler duymak hoştur baylar”. Çocukken aile yaşamında adam yerine konmamak, baba tarafından ezilmek onun ötekinin bakışına ne çok ihtiyaç duyduğunu dile getiren cümlelerdir. Sevilmek, onaylanmaktır arzusu.

“Seni seviyorum, fakat açıklanamaz bir şekilde, bir şeyi senden daha fazla seviyorum.”

Lacan’da, çocuk aynalama nedeniyle kendisine yabancılaşmıştır. Orada gördüğü kendine kızar ama kendini tanımlama işini de o imgeden alır. Bilmeden kendini arzular durur. Ne demişti Lacan yukarıdaki cümlesinde: “Seni seviyorum, fakat açıklanamaz bir şekilde, bir şeyi senden daha fazla seviyorum.” Aynı zamanda aşkın, narsisist bir şey olduğunu, ötekini değil ötekinde gördüğü kendini sever, der. Ötekinde kendi eksikliğini giderecektir. Aradığı, arzuladığı şeyi bulamazsa ondan kaçar, başkasına gider, aldatır. Bunu kişiliğinin durumuna göre gizli ya da aleni olarak yapması sonucu sadakatsizlikle suçlanır. Sadakat dediğimiz şey ise insanın arzularına vurulan şiddetten başka bir şey değildir.

Anne sıcaklığından, anne dostluğundan, bakımından ayrılan çocuk için ne zor bir durum. Üstelik annenin bir başkasına bakmasıyla oluşan o boşluk yok mu hiçbir zaman doldurulamayacak ama insanoğlu o boşluğu dolduracağını sanarak sürekli kendini arzulayan varlık olarak, aldatacak, o döngüden de kurtulamayacaktır.  

David Polonoff’a göre de aldatma, “Bireyin gerçek benliğiyle ideal benliği arasında bir uçurum söz konusu olduğunda, birey gerçek benliğini ideal olana yaklaştıramayacağını düşünüyorsa, kendini aldatmaya teşebbüs ederek var olan uçurumu kapatmaya çalışabilir.”

Kişinin kendini aldatmaya başlamasıyla kaygı düzeyi daha da artmakta ve zamanla benlik bilinci kökten sarsılabilmektedir. Buna karşın, pek çok araştırma kendini aldatmanın dünyanın zorluklarıyla başa çıkmada güçlük çeken bireylerin benimsediği savunmacı bir strateji olduğunu ileri sürmektedir. Bu yaklaşım kendini aldatmayı “psikolojik immün sistemi” gibi görmektedir.  Aldatışıyla karşılaşır, orada gördüğü yeni karşılaştığı kendinin anlamını ele geçirmeye çalışır. Bu bitmeyen döngü böyle sürüp giderken kendimiz olabilecek miyiz?


Twitter'da Paylaş
0

YORUMLAR


İLGİNİZİ ÇEKEBİLİR