“Sezgiye ve ilhama inanıyorum. Kimi zaman haklı olduğumu hissederim ama bunun doğru olup olmadığını bilmem mümkün değil."
Bizler savaşlar çıkarıp şiirler yazan, bunları yaparken de kendi benliğimizin büyüleyici illüzyonuna kapılan biyokimyasal tesadüflerden ibaretiz. Ve gerçek şu ki, sahip olduğumuz atomların kökeni, çoktandır sönmüş olan kadim yıldızlara dayanıyor.
İki savaş arasındaki kritik dönemde, Büyük Buhran’ın gelişini haber veren borsa çöküşünün hemen arifesinde, geleceğin Nazi sempatizanı Alman-Amerikalı şair George Sylvester Viereck ve Albert Einsten bir araya gelerek bilimsel konulardan maneviyata kadar varoluşun temel sorularına odaklanan tarihi bir söyleşi gerçekleştirdi. Söz konusu söyleşi 29 Ekim 1929’da, Saturday Evening Post’ta yayımlandı – yani Einstein’ın görelilik teorisini ortaya attığı, böylelikle de uzay ve zamanın ayrı birimler değil, bütünlük arz eden tek bir dokunun atkı ve çözgü iplikleri olduğunu, bildiğimiz ve olduğumuz her şeyin de bu doku üzerinde hareket ettiğini kanıtlayarak gerçekliğe ilişkin algımızı ve anlayışımızı kökten değiştirdiği andan çeyrek asır sonra.
İnsanın, koca bir dünyayı ilk küresel savaşa sürükleyen ve ikincisine de sürüklemek üzere olan jeopolitik güçler karşısında hissettiği çaresizliği düşünürsek Einstein, hassas zekâsıyla varoluşun temel gerçekliğine odaklandı:
“Ben determinist bir insanım. Dolayısıyla da özgür iradeye inanmıyorum. Yahudiler özgür iradeye inanır, yani insanın kendi yaşamını şekillendirebileceğini düşünürler. Ama ben bu doktrini felsefi açıdan reddediyorum. Bu açıdan baktığınızda ben bir Yahudi değilim. Doğrusu Schopenhauer ile aynı fikirdeyim. İstediğimiz her şeyi yapabiliyor olabiliriz ama sadece yapmak zorunda olduklarımızı isteyebiliriz. Buna rağmen pratikte özgür iradem varmış gibi davranmak zorundayım. Eğer medeni bir toplumda yaşamak istiyorsam insanın sorumlu bir varlık olduğu kabulüyle hareket etmeliyim.”
Kendi olağanüstü başarıları sorulduğundaysa kararlı bir biçimde özgür iradenin yokluğuna işaret etti:
“Bütün başarılardan kendime pay çıkarmıyorum. Her şeyin başlangıcı ve sonu bizim kontrolümüzde olmayan güçler tarafından belirleniyor. Bu bizim için olduğu kadar böcekler için de, yıldızlar için de geçerli. İnsan, bitki ya da kozmik tozlar… Hepimiz belli belirsiz işitilen bir melodinin ritmiyle, gizemli bir müzisyenin uzaklarda ürettiği bir ezgiyle dans ediyoruz.”
Einstein’a göre bizzat yaşamımızı içinde sürdürdüğümüz bu gizemin, yani kendimizin en hayat dolu kısmı, bizleri determinizmin hapishanesinden kurtaran hayal gücü.
“Sezgiye ve ilhama inanıyorum. Kimi zaman haklı olduğumu hissederim ama bunun doğru olup olmadığını bilmem mümkün değil. Kraliyet Akademisi tarafından desteklenen iki keşif heyeti görelilik teorimi test etmek için geldiğinde çıkarımlarının benim hipotezimle tamamen örtüşeceğine emindim. Sezgilerim 29 Mayıs 1919’daki güneş tutulmasıyla doğrulandığında şaşırmadım. Asıl yanılmış olsaydım şaşırırdım.”






