Büyük şirketler insanları hep aynı tatminsizlik düzeyinde tutabilmek için sekiz saatlik mesai kültürünü kullanıyor.
Uzun bir aradan sonra tekrar çalışma hayatına döndüm. Bir kez daha mühendislik yapıyorum, iyi bir gelirim var ve dokuz aylık seyahatten sonra hayatımın nihayet normal seyrine kavuştuğunu hissediyorum. Fakat 9-5 mesaisinden epeydir uzaktayım ve ani geçiş, önceden fark etmediğim bir sürü şeyi fark etmemi sağladı.
En basitinden daha iş teklifini aldığım gün kayıtsızca harcama yapmaya başladım. Bahsettiklerim aptalca harcamalar olmasa da öncesine nazaran daha dikkatsiz ve aceleci. Küçük bir örnek vermek gerekirse her gün gereğinden fazla bütçe ayırdığım o pahalı kahveler. Üstelik hiçbiri Yeni Zelanda’nın kahveleri kadar iyi değil ve gün içinde sahip olduğum kısıtlı boş vakit, güneşli bir terasta oturup elimdeki kahvenin tadını çıkarmama yetmiyor. Seyahatte olduğum zaman da bu tür harcamalar yaptığım oluyordu ama en azından daha fazla keyif alıyordum.
Bunlar öyle büyük, abartılı harcamalar değil. Daha ziyade hayatıma kayda değer bir katkısı olmayan, gelişigüzel ve düzensiz harcamalar. Üstelik bu yeni işimde ilk maaşımı almama daha iki hafta var.
Geriye dönüp baktığımda, ne zaman iyi bir işte çalışmaya başlasam hep aynı şekilde davrandığını görüyorum. “Paranın bol olduğu dönemlerde” hesapsızca harcamak sonra da kara kara düşünmek. Ve dokuz ay boyunca, herhangi bir gelir elde etmeden sırt çantamla ülke ülke gezince şu an içinde olduğum harcama psikolojisinin ne denli içler acısı olduğunu daha iyi görüyorum.
Her seferinde aynı şeyi yapmamın sebebi sanırım yüksek maaşlı bir profesyonel olduğum için belli bir saygınlık kazandığımı hissetmem. Bu da bana bir ölçüde savurganlık yapma hakkı tanıyor. Biraz olsun kaygılanmadan masaya birkaç yirmilik attığınızda, bu sizde garip bir güç hissi uyandırıyor. Nasıl olsa o para geri gelecek, yani maaş alacaksınız, o yüzden paranın getirdiği satın alma gücünü sonuna kadar tüketebilirsiniz. Üstelik bunu yapan tek kişi ben değilim. Hemen hemen herkes aynı tutuma sahip. Ve ne zaman ki, size dayatılan aşırı tüketim zihniyetinden uzaklaşıyorsunuz, ancak o zaman olması gerektiği gibi bir tüketici haline geliyorsunuz.
Seyahatim esnasında yaptığım en şaşırtıcı keşiflerden biri, Kanada’dan daha pahalı ülkeler de dahil, yaptığım aylık harcamanın Kanada’da sıradan bir çalışan olarak ay içinde yaptığım harcamadan daha az olmasıydı. Bolca boş vaktim vardı, dünyanın en güzel yerlerini geziyor, bir sürü yeni yeni insanla tanışıyordum, sakin, huzurlu ve mutlu bir zaman geçiriyor, yine de bütün bunlara Kanada’nın en ucuz şehirlerinden birinde sürdürdüğüm mütevazi 9-5 yaşam tarzından çok daha az para harcıyordum.
Kısacası, kazandığım paranın karşılığını seyahat ederken çok daha fazla alıyordum. İyi de niçin?
Gereksiz şeyler kültürü
Batı kültürüne hakim olan dev şirketler yüzünden gereksiz harcamalara dayalı bir yaşam tarzı benimsiyoruz. Hemen hemen her sektör, dikkatsizce harcadığımız yüzlerce dolardan inanılmaz kârlar elde ediyor. Dolayısıyla bu şirketlerin gereksiz harcamalarımızı teşvik etmesinden daha doğal bir şey yok.
The Corporation isimli 2003 yapımı belgeselde bir pazarlama psikoloğu, satışları artırmak için başvurdukları bir yöntemden bahsediyordu. Ekibi, çocukların “ısrarcı” tavırlarının ebeveynlerin oyuncak alma kararını nasıl etkilediğini incelemiş. Araştırma, oyuncak alışverişlerinin %20 ila %40’ının çocukların ısrarıyla yapıldığını göstermiş. Benzer şekilde, eğlence parklarına yapılan her dört ziyaretten biri de çocukların ısrarı sayesinde gerçekleşiyormuş. Şirket de bu bulgular ışığında pazarlama stratejisini doğrudan çocukları hedef alacak şekilde değiştirerek onları, ebeveynler o ürünü almaya razı olana kadar mızıldanmaları yönünde teşvik etmiş.
Tek başına bu pazarlama yöntemi bile tüketim konusunda nasıl rıza üretildiğini ve ortaya çıkan suni taleplerin nasıl milyonlarca dolarlık harcamaya neden olduğunu gözler önüne seriyor. Ve bu, uzun süredir devam eden bir durumun ufak bir örneği. Büyük şirketlerin her yıl milyonlarca dolar kazanmasının sebebi sattıkları ürünlerin kaliteli ya da gerekli olması değil, yüz binlerce insanın mutsuzluğunu para harcayarak ve gereksiz şeyler satın alarak gidermeye çalışması.
Bir şeyleri satın almamızın temelinde nadiren ihtiyaçlar yatıyor. Genelde kendimizi daha iyi hissetmek, komşularımızla ve arkadaşlarımızla rekabet etmek, çocukken hayalini kurduğumuz yetişkinlik hayatına erişmek, statümüzü dünyaya göstermek, kısacası sunulan ürüne ne kadar ihtiyaç duyduğumuzdan bağımsız olarak psikolojik saiklerle satın alıyoruz. Peki evinizde, kilerinizde, bodrumunuzda ya da çatı katınızda son yıllarda elinizi bile sürmediğiniz ne kadar eşya var?
Haftalık kırk saatlik çalışma süresinin asıl nedeni
Şirketlerin bu tarz bir kültürün devamlılığı için başvurduğu en etkili araç, hükümetler eliyle uygulanan kırk saatlik çalışma süresi. Hafta içi kırk saat boyunca iş yerinde olmayı normal hale getirdiğinizde insanlar akşamlarını ya da hafta sonlarını düzenlemek zorunda kalır. Boş zamanınız kısıtlı olduğunda doğal olarak eğlence ve konfor için daha fazla para harcarsınız.
Çalışma hayatına döneli yalnızca birkaç gün oldu ama bu birkaç gün içinde bile hayatımda yer alan yürüyüş, egzersiz, okuma, meditasyon ve yazı yazma gibi sağlıklı aktivitelerin hızla yok olduğunu görüyorum.
Bu aktivitelerin ortak noktasıysa çok az masraf gerektirmemesi ama çok fazla zaman alması. Çalışma hayatına dönünce cebimdeki para arttı, buna karşın sahip olduğum boş zaman azaldı. Yani birkaç ay öncesine kıyasla kendimi çalışma hayatının içinde debelenip duran bir Kuzey Amerikalıya daha yakın hissediyorum. Seyahat ederken bütün günümü milli parklardan birinde gezip dolaşarak ya da sahillerde saatlerce kitap okuyarak geçirebiliyordum. Şimdiyse bunların hayali bile imkânsız. Bu aktivitelerden herhangi biri, kısıtlı hafta sonumun neredeyse tamamını götürür ve yapmak istediğim daha pek çok şey için hiç vakit kalmaz.
Sorunun basit bir çözümü varmış gibi görünüyor: Daha az çalışayım ki, daha fazla vaktim olsun. Üstelik şu an kazandığımdan çok daha azıyla daha güzel bir hayat yaşayabileceğimi kendime çoktan kanıtlandım. Ne var ki, benim sektörümde ve çoğu sektörde bunu yapmanız imkânsız. Ya haftada en az kırk saat çalışırsın ya da hiç çalışamazsın. Müşterilerim ve taşeronlarımın hepsi alışılagelmiş mesai saatleri kültürüne sımsıkı bağlı. Bu yüzden işverenimi ikna edebilsem bile birlikte çalıştığım onca insana, “Öğleden sonra yokum, sakın benden bir şey istemeyin,” diyemem.
Günlük sekiz saat çalışma süresi İngiltere’de, sanayi devrimi esnasında günde on dört ya da on altı saat çalışmaya zorlanan işçilerin biraz olsun rahatlaması için uygulanmaya başladı. Teknoloji ilerledi, farklı yöntemler çıktı, çoğu sektörde çalışanlar eskiye oranla oldukça kısa sürelerde daha fazla değer yaratabilir hale geldi ama çalışma süresi hiç azalmadı.
Çünkü insanların sekiz saat süreyle iş yerlerinde kapalı kalması büyük şirketler açısından fazlasıyla kârlı. Ortalama bir ofis çalışanının sekiz saat içinde ancak üç saatini gerçekten çalışarak geçirdiğini düşünürsek ortadaki kârlılığın gerçek sebebi hiçbir zaman sekiz saatlik sürede yapılan iş miktarı olmadı. Tek sebep, şu an içinde olduğumuz haftada kırk saatlik çalışma süresinin insanları satın alma konusunda aşırı hevesli hale getirmesi. Boş zamanları azalttıkça insanlar konfora, anlık tatmine ve parayla satın alınabilecek her tür keyfe çok daha fazla para ödemeye başlıyor. Bu sistem insanları ekran karşısında (televizyon, bilgisayar ya da cep telefonu) tutuyor ve iş yeri haricinde herhangi bir istek beslemelerinin önüne geçiyor.
Öyle bir kültürün içindeyiz ki, bu kültür bizi yorgun düşürüp hayatlarımızdan sürekli şikâyet etmemizi sağlayacak şekilde tasarlanmış. Bu yüzden de sürekli sahip olmadığımız şeyleri arzuluyor, sürekli eksikliğini hissettiğimiz şeylerin yerini satın aldığımız metalarla doldurmaya çalışıyoruz. Batı ekonomileri, özellikle de Amerika Birleşik Devletleri’nin ekonomisi ağırlıklı olarak zevk alma, bağımlılık ve gereksiz harcamalara teşvik edecek biçimde planlanmıştır. Kendimizi neşelendirmek, ödüllendirmek, bir şeyleri kutlamak, bir şeylerden keyif almak, sorunları çözmek, statümüzü yükseltmek ve can sıkıntımızı gidermek için sürekli para harcıyor, bir şeyler satın alıp duruyoruz.
Üç yüz seksen milyon Amerikalı günün birinde zaruri olanlar haricinde bütün tüketimi durdursaydı neler olurdu hayal edebiliyor musunuz? Çok basit. Ekonomi dönüşsüz bir biçimde çöker ve bir daha asla toparlanamazdı.
Amerika’da toplumun sık sık gündeme gelen en önemli problemleri -obezite, depresyon, çevre kirliliği ve yolsuzluk- aslında trilyon dolarlık bir ekonomi yaratmanın ve onu insan yaşamı pahasına ayakta tutmaya çalışmanın bedeli. Ekonominin sağlıklı bir ilerleme kaydedebilmesi için Amerikalıların hem fiziksel hem de ruhsal sağlığını kaybetmesi gerekiyor. Çünkü sağlıklı ve mutlu bir insan, gerçekten ihtiyaç duymadığı şeyleri arzulamaz. Bu da demek oluyor ki gereksiz şeyler satın almaz, sürekli eğlenme ihtiyacında olmaz ve reklam izleyerek vakit öldürmez.
Büyük şirketler insanları hep aynı tatminsizlik düzeyinde tutabilmek için sekiz saatlik mesai kültürünü kullanıyor. Öyle ki, artık insanlar bir şeyler satın alınca neredeyse bütün sorunlarının çözümleneceğine inanıyor.
Mevcut zamanı kullanmakla ilgili olan Parkinson Yasasını işitmişsinizdir. Bir işe ne kadar vakit ayırırsanız o iş, o kadar vaktinizi alır. Yani yirmi dakikada dünya kadar işi bitirebiliyor olabilirsiniz ama aynı miktardaki iş için bütün öğleden sonraya sahipseniz o iş bütün öğleden sonranızı alır. Aynısı sahip olduğumuz para için de geçerli. Ne kadar çok kazanırsak o kadar çok harcıyoruz. Yani elimize daha fazla para geçmeye başladığında ihtiyaçlarımızın arttığı falan yok. Alabildiğimiz için alıyoruz. Ve bize sunulan ürünlerin fiyatı ne kadar artarsa artsın bu bizi kendi yaşam standardımızı yükseltmeye çalışmaktan, daha doğrusu tüketimle o standardı yüksekte tuttuğumuzu düşünmekten alıkoymuyor.
Holden Caulfield’ın hayal ettiği gibi bütün sistemi reddetmemiz ve bir ormana sığınıp orada sağır dilsiz taklidi yapmamıza gerek yok. Aslında olması gereken tek şey, sistemin nasıl işlediğinin farkına varmak. Bütün bu büyük şirketler ve sermaye sahipleri onlarca yıldır kendileri için en ideal tüketiciyi yaratmaya çalışıyorlar ve nihayet becerdiler de. Gerçekten sıra dışı bir insan değilseniz ve çalışma hayatında olsanız bile bir şekilde sistemin dışında kalmayı, yani tüketmemeyi beceremediyseniz bu, yaşam tarzınızın bahsettiğimiz dev şirketler tarafından çoktandır tasarlandığı anlamına geliyor.
Çeviren: Fulya Kılınçarslan






