Kendi kuşağından çoğu insan gibi o da çocuklukta kendisine öğretilmiş olan inançlara şüpheyle yaklaşmaya başladı.
D.H. Lawrence bir mektubunda, “Benim kendi dinim var,” der, “ve bana göre gerçek bu.” Cinsel devrimin peygamberi olarak anılan Lawrence, kendi deyimiyle “dine tutkuyla bağlıydı” ve romanlarını, “yaşamış olduğu dini deneyimlerin derinliklerinden” yazıyordu. Bertrand Russell onu peygamber Hezekiel’e benzetirken Katherine Mansfield normal zamanlarda Aziz Paul’e ama daha çelimsiz olduğu ve sakal bıraktığı dönemlerde İsa’ya benzetirdi. 1930 yılında öldü fakat ruhani entrikaların yazarı olarak kaldı. W.H. Auden, onun Meksika’daki mezarına akın eden araçlardan bahsederken “kadın hacıların arabaları” ifadesini kullanırken ölümünden sonra Lady Chatterley’nin Sevgilisi için açılmış olan müstehcenlik davasında onu savunan kişi bir piskopostu.
D.H. Lawrence 1885 yılında, Nottingham yakınlarındaki Eastwood’da, kömür madenlerinde çalışan bir babanın en küçük oğlu olarak doğdu. Akciğerleri zayıftı, sık sık hastalanır, özellikle kış aylarında ölüme yaklaştığı zamanlar olurdu. Yerel Metodist kilisesi onun yaşamındaki desteklerden biriydi ve gençliğinde kendi deyimiyle “bir dindar” olarak büyüdü. İlerleyen yaşlarda yazdığı bir denemesinde çocukluğunda işittiği basit kilise ilahilerinin ruhani inancın özü olarak merak duygusunu tetiklediğini belirtir. Fakat Lawrence’ın yetişkinliğe adım attığı dönem aynı zamanda toplumun artık dine kuşkuyla yaklaştığı, öte yandan kafa karışıklığını giderecek herhangi bir açıklamaya da erişemediği Charles Darwin sonrası dönemdir.
Kendi kuşağından çoğu insan gibi o da çocuklukta kendisine öğretilmiş olan inançlara şüpheyle yaklaşmaya başladı. Üniversite eğitimi esnasında bilime, dinler tarihine ve materyalist felsefeye odaklandı. Çocukluk arkadaşı Jessie Chambers’a göre Lawrence’ın bu eğilimleri tam olarak “dinsel öğretilerin aralayamadığı ruhani bir sisle kaplı” dönemlere denk gelmişti. Fakat Lawrence’ı asıl etkileyen, Friedrich Nietzsche ile karşılaşması oldu. Nietzsche duyurmuştu; bilimsel rasyonalizm “Tanrının ölümüne” yol açmıştı ve Tanrı artık ne evrenin ne de dinin nihai ahlak kaynağı ve yargıcıydı. Bu da kendi değerlerini yaratmak isteyen bireyleri özgür kılıyordu ve Lawrence da onlardan biriydi.
Yerel papaza yazdığı bir mektupla artık “İsa’nın ilahiliğine” inanmadığı itirafında bulundu. Kilise öğretilerinin yerini “ağır ağır ve acı çekerek” bir araya getirdiği, dogmaya değil ama sezgisel olarak doğruluğuna inandığı şeylere dayanan “kendi dini” aldı. İnsan benliğinin değişken doğası bunu Lawrence için hayat boyu devam edecek bir vazife haline getirecekti. “Kişinin dini,” diye yazdı, “asla tamamlanmaz ve nihayet ermez…ama her zaman tadil edilmesi gerekir.” 1911’de kız kardeşi Ada’ya yazdığı mektupta artık “kişiselleşmiş bir tanrıya” değil, “zamanın bitimine doğru dalgalanan engin ve parıldayan bir dürtüye” inandığını belirtti.
Beşinci romanı olan Gökkuşağı’nın yayımlanmasına müteakip ruhani arayışı mecazi olmaktan çıkıp gerçeğe dönüştü. Nottingham’da yaşayan ve çiftçilikle geçinen bir ailenin üç kuşak boyunca nasıl bilinçlendiğini anlatan bu roman Lawrence için Genesis’in ona özgü bir versiyonu ya da “İngiliz halkı için bir tür İncil” olarak tasavvur etti. Ne var ki, cinselliği açıkça ele alan kitap hakkında müstehcenlik davası açıldı ve toplanan bütün kopyalar cellatlarca yakıldı. O sıralar otuz yaşında olan Lawrence ülkeden sürüldü ve geri kalan yaşamını eşi Frieda ile birlikte dünyayı gezerek, “vahşi bir hac” yolculuğunda geçirdi.
Ziyaret ettiği yerlerde sürekli “kendisini dini yönden etkileyecek bir şeyler” aradı. Günay İtalya’daki Katoliklerin “pagan nitelikler taşıyan gizemlerinde” ve Sri Lanka’da yaşayan “Budistlerin vecd halinde” buldu. New Mexico’daki Hopi Kızılderililerinin arasındaysa “Hristiyanlığını paramparça eden bir esrime hali” yaşadı. Yaşadığı deneyimlere müteakip yazıları daha paganist ve animist bir hal alıp bitkilerle, hayvanlarla ve Tanrı benzeri varlıklarla donanmaya başladı. Arkadaşı Earl Brewster ile İtalya’da yürürken Etrüsklerin mezarlarını gördü ve büyülendi: yaşam dinine inanan insanların hayatları bizlerin mekanik hayatlarından çok daha canlı.
Fakat Lawrence’ın Etrüskleri, ziyaret ettiği mezarlardan ziyade kendi ruhani duygularını yansıtır. Ve bu durum, ilerleyen yaşlarında yazdığı romanlarda kendini daha net bir biçimde belli eder. Mexico City’de başından geçen ve neredeyse ölümüne neden olan bir sıtma nöbetinden sonra Ölen Adam üzerine çalışmaya başlar. Kitapta İsa benzeri, çarmıha gerilmiş bir figür mezardan kalkıp göğe yükselmek yerine dünyaya döner ve peygamberlik misyonunu terk edip dünyevi zevklere dalar.
Kitaptaki hikâye her ne kadar ilk anda Hristiyanlığın ateist bir hicviymiş gibi görünse de aslında yaptığı şey, İncil’i kendi tasavvuruna göre yeniden yazma girişimidir. Zira Lawrence Hristiyanlığın mevcut hayatı görmezden gelip sürekli öteki dünya vurgusu yapmasını bir hata olarak görüyordu. Dirilişse ona göre Hristiyanlığın temelinde yer alan hakikat, “kadın ya da erkek fark etmez herkesin gündelik yaşamda deneyimlediği” bir şeydi. Dolayısıyla Lawrence’ın Nietzscheci Mesih’i göğe yükselmek yerine “kendini gerçekleştirmenin ihtişamı dışında herhangi bir senkron olmaksızın bir insan olarak yeryüzüne yükseldi.”
Lawrence bu kitap için “yufka yürekli hikâyeler” yakıştırmasını yapar ki, bu hiç şaşırtıcı değildir. Çünkü neredeyse her kış geçirdiği uzun tüberküloz dönemlerinden sonra baharın gelişi onun için adeta yeniden doğum demekti ve o da tıpkı İsa gibi ölüm deneyiminin neye benzediğinden haberdardı. “Dini imgeler,” diye yazdı bir seferinde, “aslında kendi deneyimlerimizin ya da kendi zihnimiz ve ruhumuzun tasavvurlarıdır.”
***
Lawrence, kitabın yayımlanmasından bir yıl sonra öldü. Şayet onu diriltmek mümkün olsaydı acaba bugün inanç hakkında neler düşünürdü? Onun zamanından bu yana İngiltere her geçen gün din mefhumundan daha fazla uzaklaştı ve yapılan anketlere göre artık nüfusun yarısı herhangi bir dine mensup değil. Ama Lawrence’a göre kurumsallaşmış dinler modern dünyada geçerliliğini epeydir yitirmişti. O yüzden kişi “geleneğe ve elden düşme fikirlere başvurmak” yerine “kendi dinini, kendi kalbinde” inşa etmeliydi. Başka bir deyişle dini inanç körü körüne peşine düşülen bir dogma değil, günlük yaşamın deneyimleriyle biçim kazanan, ritüelleri ve ilkeleri gündelik yaşamla iç içe geçen bir şey olmalıydı.
Anglikanizme henüz geçiş yapan T.S. Eliot için Lawrence’ın düşünceleri sapkınlıktı. Ünlü şair 1933 yılında Virginia Üniversitesi’nde yaptığı öfkeli konuşmasında Lawrence’ı Hristiyan Ahlakını terk edip bireyciliğe yönelmekle suçladı. Gelenekten ziyade kendi “iç ışığı,” yani “hayatta güvenilebilecek son rehber” tarafından yönlendirilen Lawrence “ruhani bir hastalığın pençesindeydi” ve Eliot, halk arasında bu hastalığın yayılmasından korkuyordu. Nitekim Eliot’ın korktuğunun misliyle fazlası yaşandı ve insanlar Lawrence’ın öğretisini takip etmekle kalmayıp aynı zamanda bambaşka nitelikler taşıyan “kendi icatlarının” peşinde düştüler.
Filozof Charles Taylor, 2007 yılında yayımlanan The Seculer Age isimli çalışmasında Batı’da dini inancın köreldiği yönündeki fikre karşı çıkar. Taylor’a göre rasyonelleşme ve modernleşme Hristiyanlığın gerilemesine sebep olurken bu gerileme gerçeklik algısının perspektifini genişleterek sonsuz sayıda alternatif inancın doğmasına sebep olmuştur. Günümüzde neye inanmak istiyorsak onu seçmek gibi bir şansımız var. Örneğin araştırma sonuçlarına göre İngiltere’de Şamanizme ve Paganizme inananların sayısı her geçen gün artıyor. Yoga ve meditasyon gibi pratikler yeni ritüeller haline gelirken geçmişte kurumsallaşmış dinlerce temin edilen amaç duygusunun yerini kadın hakları, veganlık, ekoloji gibi farklı alanlardaki aktivist hareketlerle gelen anlam duygusu alıyor.
Fakat bu demek değil ki, bizler sadece Hristiyanlığa alternatif olabilecek inanç sistemlerini seçiyoruz. Taylor aynı zamanda bir “aslına uygunluk çağında” yaşadığımızı, “insan olmanın” uyum sağlamaktan, geleneğe ve elden düşme ahlaka teslim olmaktan çok daha önemli olduğunu belirtiyor. Bu bir zamanlar 68 kuşağının bir çağrısıydı ve artık hepimiz geleneklere baş kaldırıyoruz. Üstelik kişinin kendine özgü bir kimlik oluşturması, hayal gücüyle yaratılan bir eserin ortaya konmasına benziyorsa ruhani inançlarımız niye bize özgü olmasın?
Çeviren: Fulya Kılınçarslan
(Engelsbergideas.com)






