Oggito Logo

Ne Haber

Bilim Teknoloji

Ekonomi

Liste

Söyleşi

Öykü

Video

12 Haziran 2024

Kültür Sanat

Kurguda Özgürlüğü Savunmak

Alexander McCall Smith

Paylaş

0

0


Bizler sansürün geçmişte kaldığını düşünürken yazarların sanatsal özgürlüğü her geçen gün daha fazla kısıtlanıyor. 

Yazarlar istedikleri her şeyi yazmakta özgürler mi? Bu, ortalama Batı toplumu tarafından muğlak bir evet ile geçiştirilen oldukça basit bir soru. Çünkü hepimiz en temel hakkımız olan ifade özgürlüğüne inanıyor, yazarlara yönelik her tür kısıtlamayı eleştiriyor, dünyanın herhangi bir yerinde birileri yazarları susturmaya çalıştığında bunları özgür edebiyata yapılmış yersiz müdahaleler olarak kınıyoruz.

İfade özgürlüğü için basılı kelimelerle verilen mücadele epey eskiye dayanıyor. Geçmişte belli bazı otoritelerce onaylanmayan yazarlar devletler ya da dini kurumlar tarafından hiç tereddüt edilmeden susturuldu. Başa çıkılması güç yazarların kitaplarının yasaklanması, yirminci yüzyıl için bile istisnai bir faaliyet değildi: Avrupa önce faşizm tarafından yakılan kitaplara şahit oldu ardından komünizmin işkence ederek susturduğu muhalif yazarlara. Ardından Salman Rüşdi meselesi yaşandı ve Avrupa bu sefer de, radikal dincilerin dikkatinden kaçmak için saklanmak zorunda kalan bir yazara şahitlik etti. İstediğimiz kadar geriye gidelim, mesela D.H. Lawrence’ın, bugünün standartlarına göre kınanması mümkün olmayan Lady Chatterley’nin Sevgilisi isimli romanının Londra mahkemelerinde dava konusu olmasının üzerinden o kadar uzun süre geçmedi. Peki o zamandan bu yana ne değişti? Daha doğrusu bir şeyler değişti mi? İsyana teşvik ettiği söylenen eserlerin basımını ya da müstehcen materyallerin dağıtımını engellemeye harcanan bütün o ahlaki enerji şimdi başka hedeflere mi yöneldi?

Günümüzde ifade özgürlüğüne önem veriyormuş gibi görünen ülkelerde bile yazarlar giderek daha fazla kısıtlamaya maruz kalıyor. Bahse konu kısıtlamalar belli belirsiz olsa da, sanatsal ifade özgürlüğü üzerindeki etkileri dolaylı niteliklerinden ötürü oldukça güçlü. Sanatsal bağımsızlık, yazarların neyi söyleyip neyi söylemeyeceğine karar vermek isteyen, riayet etmeyeni yalnızlaştıran, ambargo uygulayan hatta kimi durumlarda aleyhte soruşturma ve kovuşturma yoluna başvuran, cehaletin ön plana çıktığı dar kafalı müdahalelerin tehdidi altında.

Kültürel iklimimiz açısından elbette her şey bu denli kasvetli değil. Son yıllarda başka insanların hisleri söz konusu olduğunda kendini gösteren duyarlılık ve geçmişte ne denli çok sesin -sadece dışlanarak bile- susturulduğunun fark edilmesi, büyük ölçüde gelişmiş bir ahlaki anlayışın göstergesi. İnsanlık açısından bu durum elbette ilerleme demek. Ama şu da var ki, sadece toplumda huzursuzluk yaratmak amacıyla ifadeye konu olan radikal görüşlerle ilgili bir kısıtlamanın olması şart. Zira ne kutuplaştırıcı söylemler ne de haksız muameleye teşvik eden sözler ve yayınlar ifade özgürlüğünün kapsamında sayılabilir. Üstelik toplumun bir kesimini öteki kesimine düşman kılan, nefret uyandırıcı yayınların suç teşkil edebilmesi için her tür gerekçe elimizde mevcut. Dolayısıyla kişileri açıkça şiddete yönelten, kötü muameleyi kabul edilebilir kılan hiçbir yayın, ifade özgürlüğü adı altında meşrulaşmamalı.

Fakat tartışma, elbette böyle bir ilkenin kabulüyle sona ermiyor. Çünkü sanatsal özgürlüğün belirtilen amaçlar doğrultusunda kısıtlanabileceğini kabul etmek, bu sefer de bizi sınırın ne olduğu sorusuna götürüyor. Bilhassa çocuk edebiyatı, hoşnutsuzluk ve kimlik söz konusu olduğunda ifade özgürlüğüyle sosyal ve siyasi amaçlar arasında bariz bir gerilim olduğu aşikâr. İşte tam bu noktada edebiyat adeta bir savaş alanına dönüşüyor: bir yanda liberalizm ve hoşgörü, öte yanda bağnazlık ve taassup.

Çocuk edebiyatı, başlı başına bir ihtilaf odağı gibi görünmeyebilir ama yine de çok uzun zamandan beri hassas bir alan. Değerleri gelecek nesillere aktarmak için kitapların güçlü birer araç olduğu fikri yeni bir düşünce değil ve Victoria döneminden itibaren çocuk edebiyatına şöyle bir bakmak, bu tarz eserlerde yazarlarca benimsenen yüksek ahlaki tonu ortaya çıkarmaya yetiyor.

Günümüz çocuk edebiyatına baktığımızdaysa ahlaki öğütler verme eğiliminin, nezaket ya da saygı gibi geleneksel erdemleri teşvik etmenin ötesine geçtiğini ve parçası haline geldiği politik projenin gündemi doğrultusunda daha farklı bir yol izlediğini görüyoruz. Mesela gerçekten de olumlu gelişmelerin yaşandığı odaklardan biri,  toplumsal cinsiyet eşitliği. Eskiden kitaplarda kız çocuklarına biçilen roller itaatkârlıkla eşdeğerse bile – ki kesinlikle öyleydi – bu durum artık değişti. Şu an raflar geçmişte sadece erkek çocuklarına uygun görülen mühendislik ya da pilotluk gibi meslekleri seçmek isteyen küçük kız çocuklarının hikâyeleriyle dolu. Ne var ki bu sefer de erkek çocukları geri plana itilmiş gibi. Bu tarz değişimler eski moda varsayımlara meydan okuduğumuz düzeltme dönemleri için gerekli olabilir ama en çok ihtiyaç duyulan ve memnuniyetle karşılanan düzeltmeler bile bir tarafı haklı çıkarmak uğruna öteki tarafı marjinalleştirdiğinde ya da dışladığında amacından sapabiliyor. Dolayısıyla bu tarz düzeltmeler yapılırken erkek çocuklarının özsaygısı da dikkate alınmalı. Belli bir toplumsal görüşü teşvik etmenin bir başka tehlikesiyse editörlerin yansıtmak istediği profile uymayan yazarların dışlanma riski. Oysa her zaman savunduğumuz gibi: hiçbir yazar cinsiyeti ya da sınıfı dolayısıyla susturulamaz.

Çocuk edebiyatı elbette ahlaki öğelere dikkat etmeli, duyarlı davranmalı fakat bunu yaparken  uyumsuz yüzleri dışlamamalı ve toplumun belli bir kesimini tasvir edip ötekini görmezden gelecek kadar mazbut olmamalı.

Hoşnutsuzluk, sanatsal ifade özgürlüğünün karşısındaki en büyük tehditlerden biri olan linç kültürünün olabilecek en canlı örneği. Üstelik hoşnutsuzluğu temel alan yasaklamalar sadece özgürlüğümüzü kısıtlamıyor aynı zamanda kültürel mirasımızı tehdit ediyor. Hoşnutsuzluğu biz genelde akademik ortamlarda, eğitimle ilgili olarak deneyimleriz. Müfredatın belli unsurlarının öğrenciler açısından sakıncalı olduğu düşünülür ve bunlara itiraz edilir. Fakat edebiyat doğası gereği herkesi memnun edemez. Elbette ki bazı okurlar yazılanları rahatsız edici bulabilir ya da yazılanlar dolayısıyla üzülebilir. Aksi bir durumsa olağan hayat akışına aykırı kabul edilir çünkü herhangi bir kişinin kendini potansiyel bir kurban yerine koyup düşünmesi, illa birilerini rahatsız edecek bir şeylerin ortaya çıkmasına sebep olur.

Nihayetinde dünya kimi zaman acı verici deneyimlerin yaşandığı, üzücü bir yer. Edebiyatın yaşamın bir yansıması olduğunu düşünürsek belli bir dereceye kadar insanda hoşnutsuzluk yaratması gayet olağan. Ve elbette bu iddiasında ısrarcı olacak ve o zaman da insan hayatının bütün sıkıntılardan ari olması gerektiğini düşünenler nezdine hayli rahatsızlık verici konuları ele almaya devam edece. Bir seferinde şair T.S. Eliot, insanlığın çıplak gerçeğe tahammülünün olmadığını söylemişti. Kesinlikle haklı. Varoluşumuza dair acı verici gerçeklerin hatırlatılması çoğu insanın pek de hoşlanmadığı bir şey. Oysa savaşlar gerçek, acılar da öyle. Üstelik hemen hemen herkesin hayatı ufak tefek trajedilerle, hayal kırıklıklarıyla ve başarısızlıklarla dolu. Rahatsızlık duymak, insan olmanın bir parçası. Hoşnutsuzluğun bulunmadığı bir hayat hem doğal olmaktan uzak hem de kişiyi nispeten bilinçli bir hayatın yaşandığı duygular dünyasından uzak tutuyor.

Elbette okuduğumuzda bizde hoşnutsuzluk yaratabilecek pek çok şey var. Mesela Charles Dickens romanları döneminin acımasızlığını tasvir ettiği ölçüde üzücü bir okuma deneyimi sunar. Ama acıyı, yoksulluğu ve adaletsizliği tasvir eden diğer tüm yazarlar gibi Dickens’ın eserlerinin amacı da tam olarak bu. Üstelik öyle zamanlar olmuştur ki, toplumsal yapılar bu tarz kitapların yarattığı etki vasıtasıyla dönüşüme zorlanmış, hatta kimi zaman romancılar kendilerini reformist bir görüş iklimi yaratırken bulmuştur. Demek ki, kölelik ya da sömürgecilik gibi şu an bizde hoşnutsuzluk yaratan kimi toplumsal koşulların kurgu eserler vasıtasıyla tasviri önemli bir mesele. Bunları okumak üzücü olabilir ama bu, belli bir gerçekliği yansıtan bu muazzam eserlerin baskılanması için makul bir gerekçe mi? Ne yazık ki, kelimesi kelimesine bu görüşü savunan ve kendilerine rahatsızlık veren eserlerin müfredattan çıkarılması gerektiğini düşünenler var. Bu görüşü savunanlar, toplumsal ya da bireysel adaletsizliklerin böylesine derinlemesine tasvir edilmesinin, bu tarz meseleler dolayısıyla “rahatsızlık duymama hakkına sahip” öğrencilere acı verdiğini iddia ediyor. Evet, böylesi bir sansürün kabul edilemez olduğu açık ama maalesef giderek daha fazla üniversite gelen baskılara boyun eğiyor ve çağdaş öğrencilerde rahatsızlık yarattığı ifade edilen kimi eserleri müfredattan çıkarıyor. Üniversite eğitiminin asıl amacının kişiyi, onda rahatsızlık yaratabilecek bazı fikirlere maruz bırakmak ve bu yolla muhakeme kabiliyetini geliştirmek olduğu düşünebilir ancak maalesef bu görüşü savunanlar bunu böyle görmüyor. Müfredatı kolonyalizmden arındırmak istiyorlar. Bu da, ideolojik bakımdan itiraz ettikleri kitapların tamamen kaldırılması anlamına geliyor.

Öğrencileri korumaya yönelik olduğu iddia edilen öyle örnekler var ki, onlardaki bu aşırı abartılmış duyarlılığı tespit etmek kolay. Fakat üniversite yönetimlerinin sıklıkla ciddiye aldığı bu en absürt taleplerin arkasında, mevcut kültürel mirası itibarsızlaştırmak gibi gizli bir gündem olabilir. Eğer insanlar kendi kültürel mirasları hakkında kötü hissetmeye başlarlarsa o zaman kendileri hakkında da kötü hissetmeye meyilli olurlar. Bu sayede bir kültürün toplum üzerindeki etkisi kolaylık zayıflatılabilir. Şayet homojen bir kültür söz konusuysa meşruluğu elbette başka kültürel etki ve iddiaları içerecek biçimde sorgulanabilir ama tamamen baskılanması, beraberinde getirdiği korunmaya değer yönleri sonsuza kadar yok edebilir.

Kimlik vurgusuysa yazarların sanatsal ifade özgürlüğünü potansiyel olarak sınırlandıran en önemli kısıtlamalardan biri. Sansür yanlıları, kişinin sadece kendisiyle aynı kimliği paylaşan kişilerin perspektifinden yazması gerektiğini söylüyor. Çünkü onlara göre bir yazarın kendi deneyiminin ötesine geçip farklı deneyime sahip olanlar hakkında yazması, aslında bir şekilde başkasına ait olan bir hikâyeyi kendine mal etmesi anlamına geliyor. Sansürcülerin argümanından yola çıkarsak o zaman erkek yazarlar kadın karakterlerin, kadın yazarlar da erkek karakterlerin bakış açısından yazmamalı. Veya heteroseksüel bir yazar eşcinsel bir karakterin, eşcinsel bir yazarsa kendisiyle aynı cinsel tercihe sahip olmayanların bakış açısını kullanmamalı. Böylesi bir argümanın ne denli sınırlayıcı olduğu ve yazar olmanın özüyle birebire çeliştiği ortada. Çünkü yazar dediğimiz kimlik, doğası gereği her şeye yabancıdır. Başkalarının hayatlarına, başkalarının deneyimlerine dışarıdan bakar ve ona ifade etmeye değer iç görüler kazandıran da tam olarak bu yabancılık halidir. İçeridekinin göremediklerini görür ve aktarır.

Başka kültürlere pencere açan gezi yazarlarını düşünün – onlar hep yabancıdır. Nitekim şu ana kadar yayıncılar ya da olası başka edebiyat bekçileri, kişinin yalnızca kendi başına gelenler hakkında yazması gerektiğini, anlatının da ancak kişinin kendi tarihsel deneyimiyle kısıtlı olduğunu söyleselerdi edebiyat neye benzerdi: daracık bir alana sıkışan, kısır ve kurak bir coğrafya. Bu hayal gücünün ölümü anlamına gelirdi.  Oysa edebiyat başlıca işlevlerinden biri bize insan olmanın ne demek olduğunu anlatmaktır ve bunu da hayal gücü sayesinde yapar. Bir kitabı kabul edilmesini belirleyen yazarın kimliği olursa edebiyat gelişemez. Önemli olan yazarın kimliği değil, kitabın içeriğidir. Yazarın kimliği, eserin nasıl yazıldığını ve eserin benimsediği bakış açısını anlamamızda önemli bir faktör olabilir ancak eserin kendisi değildir. İdrak kabiliyeti olan bir yazar kendi kimliğinin kısıtlamalarının ötesine geçebilmeli ve insan deneyimi hakkında özgürce yazabilmeli. Yazar özgürlüğüne yönelik bu spesifik saldırıyla meşgul olurken kazın yazarların yayımlanmak ya da okunmak için illa erkek ismiyle yazmak zorunda kaldıkları o cehalet dönemlerini hatırlamakta fayda var. İnsanları farklı yerlerden geldikleri ya da farklı formlara sahip oldukları için susturmaya gerçekten de bu kadar istekli miyiz?

Eğer durum buysa –ki gerçekten öyle görünüyor– yani yazarlar, her yönden kabul görmüş bir gerçeğe uyum sağlamalarını isteyenler ve bu dayatılmış gerçekten en ufak bir sapma gösterdikleri takdirde sosyal medya linçleri vasıtasıyla peşlerine düşenler tarafından sindirilmiş hissediyorlarsa o zaman edebiyat karanlık bir yerde demektir.

Çeviren: Fulya Kılınçarslan

YORUMLAR

Henüz hiç yorum yapılmamış. İlk yorum yapan sen ol!

Öne Çıkanlar

Bu Harika Çizimler Çok EtkileyiciOggito
İLGİNİZİ ÇEKEBİLİR

Adalet Çavdar

20 Mart 2026

İnsan Hikâyesini Neden Yeniden Yazar?

“Bir şeyi yalanlayan mekanizmanın aynı zamanda ispatın ta kendisi olduğunu; inanmadıklarımızın bize neye inandığımızı öğrettiğini. İnanç da tıpkı sevgi gibi bir mekanizmadır; kendini bir kalemde, ama her seferinde yeniden, yok oluşuyla ispatlayan.”(s. 145–146)İns..

Devamı..

Şiir ile kendini keşfetmek mümkün

Oggito

"İnsanları yalnızca bilinmeyen korkutur.
Ama insan bilinmeyenle yüz yüze geldi mi, o korku bilinene dönüşür."

Antoine de Saint-Exupéry

BİZİ SOSYAL MEDYADA TAKİP EDİN

Oggito © 2024