Böyle bir dünyada anlamdan bahsedilebilir mi? Dünya gündeminin ağırlığından sonra Beckett’e sığınmak iyi geliyor.
Çok konuşan, sürekli eski anılarını, eski mutlu günlerini anlatmaya başlayıp susmadıkları için evdeki gençleri sıkan, evde fazlalık gibi görülmeye başlayan yaşlıları düşünün. Benim aklıma, Hüseyin Rahmi Gürpınar’ın Şıpsevdi’sindeki Kadın nine Şekure Hanım geliyor. “Bir kere rişte-i kelam bu zemin-i beyana uzanırsa lakırdı büyür. Şekure hanım ta gelinliğinden başlar, merhumla geçirdiği bütün safahat-ı hayatını tatlı yerlerinde sırıtıp göz süzerek, meraklı nikatında geğirip ah ederek anlatır. (…) Kadın ninenin itmam-ı hikâye etmesi muhatabının derece-i tahammülüne göredir.” Şekure hanım, çok konuşuyor. Roman okuduğumu, hele böyle Osmanlıca sözcüklerle dolu romanları okuduğumu arkadaşlarıma söylesem alay konusu olacağım yaşlarda (Ali Teoman da Alacakaranlık Günce’de benzer sıkıntılarını yazıyordu), gizli gizli okuyup kahkahalar attığım Şıpsevdi’nin birbirinden komik karakterleri.

Giyindim, süslendim. Daha iki gün önce doğum günümdü, otuz dokuz yaşında bir kadınım artık. İnsana kırklara doğru bir umursamazlık geliyor, başkalarının hakkımızda ne düşündüğünü artık eskisi gibi önemsemiyoruz, derlerdi. Galiba bana da gelmiş. Artık tuhaf görünmesini umursamadan, açıkça kitapların, edebiyatın benim için ne kadar önemli olduğundan bahsedebiliyorum, hayatın anlamının çoğunu kitapların arasında bulduğumla ilgili yazılar yazıp yayımlıyorum. İçimde hâlâ eskiden kalma sesleri duyuyorum bazen, “bırak o kitabı da işine bak” diyor, dinlemiyorum. Benim gibi başka meslekten gelen, yazı üzerinden tanıştığım bir dostumun bana yazdığı eski usul mektupta ikimize de söylediği öğüde tutunuyorum onun yerine, benim asıl işim okumak. Akşama operaya biletim var, sanki hayatımdaki bütün tercihlerin tek tek yerine oturup somutlaşarak bana verdiği bir ödül bileti bu. Sevdiğim her şey bir yerde toplanmış, günlerdir heyecan doluyum, operanın sokak afişlerinin fotoğraflarını çektim, şık paltomu giydim, güzel çantamı taktım, gösteriye hazırım.
On iki yaşındayım, Fransızcayı öyle bir hevesle öğreniyorum ki etrafımdaki herkes benim hevesimden neşeleniyor, mutlu oluyor. Evdekilere şansonlar dinletiyorum, Aux Champs Elysées’yi çok seviyorum, okulun müthiş bir kütüphanesi var. Ayşegül serisinin aslında Martine olduğunu öğreniyorum, elimden kitap düşmüyor. Sokakta Fransızca kelime konuştuğunu duyduğum insanların yanına gidiyor, henüz ergenliğe girmediğim için çocuk neşesiyle, hiçbir şeyden utanmadan “Ben dilinizi öğreniyorum, biraz pratik yapabilir miyiz?” diye insanları sıkıştırıyorum. Bu hevesimi gören Fransızca bilen bir aile dostumuz, bana Fransızca bir kitap hediye ediyor. En attendant Godot. Beyaz kapağın üstünde iki adam, altta yayınevinin yıldızı.

Ölüm, yaşlanmak, hayatın anlamsızlığı, Joyce’un asistanı olup, Ulysses gibi edebiyat tarihinin en barok, en abartılı, en coşkulu kitabından sonra böyle susan eserler yazabilmenin büyüklüğünü anlayabilmek için önümde daha uzun yıllar var.
Kitabı okuyup bitiriyorum, yıl 1997, kitabın kapağında bana hediye edildiği tarih yazıyor. Kısacık bir tiyatro oyunu. Fransızca bütün kelimeleri anlıyorum anlamasına da, oyunda ne olup bittiği hakkında en ufak fikrim yok. Vladimir, Estragon, Pozzo… Kitapta olağanüstü bir şeyler olduğunu sezebilecek kadar okumuşluğum var artık ama böyle her kelimesini anlayıp hiçbir şey anlamadığım bir kitapla hayatımda ilk kez karşılaşıyorum. Ondan sonra, Godot benim her yıl baştan anlama umuduyla okuduğum bir tür gizem nesnesine dönüşüyor, daha Beckett’i anlamak için yalnızca dilin yetmediğini bilmediğim yaşlardayım. Ölüm, yaşlanmak, hayatın anlamsızlığı, Joyce’un asistanı olup, Ulysses gibi edebiyat tarihinin en barok, en abartılı, en coşkulu kitabından sonra böyle susan eserler yazabilmenin büyüklüğünü anlayabilmek için önümde daha uzun yıllar var. Çocuklar hayatı zaten absürt yaşıyor, bunun için tiyatro oyunlarına ihtiyaçları yok. Otuz dokuz yaşında, Adorno’nun Beckett’in Godot kadar ünlü olmasa da belki daha bile etkili olan diğer oyunu hakkında “Oyun Sonu’nu anlamaya çalış bakalım” (Versuch, das Endspiel zu verstehen) diye de çevirebileceğim bir yazısı olduğunu görünce, on iki yaşında Godot’yu anlamaya çalışan halimi anımsıyorum, yüzüme kocaman bir gülümseme oturuyor. 1997’den tam otuz yıl önce, otuz bir yaşında Macar bir besteci, filozof arkadaşı Robert Klein’la birlikte, Paris’te ilk kez Didi ve Gogo’yu sahnede izleyip büyüleniyor. Ömür boyu büyük bir tutkuyla bağlandığı Beckett’in tiyatro oyununu sonunda hayatında yazdığı tek operaya dönüştürüp Milano’da sergilemeyi doksan iki yaşında başarıyor. Sanatın güzel yanı bu, bu yazı için Kurtag’ın hayat hikayesini okumaya girişiyorum. Hayatının bir döneminde girdiği yaratıcı kuraklık döneminden, bir sanat psikoloğu eşliğinde çıktığını anlatıyor. “Onunla konuşunca, eserlerimi kendim gibi bestelemem gerektiğini, başkalarının ne dediğini dinlememem gerektiğini öğrendim,” demiş. Ben de bunu öğrendiğimden ve edebiyata yaşamımda hak ettiği yeri en sonunda verebilmemden beri hayatımda önceden türünü bilmediğim anlam çiçekleri açıyor.
Oyun Sonu, dört karakterden oluşuyor. Bacaklarını kullanamadığı için yürüyemeyen kör Hamm, onunla köle sahip ilişkisi içindeki yürüyebilen ama oturamayan Clov, ve çöp tenekesinde yaşayan Hamm’ın anne babası Nell ile Nagg. Oyun Sonu, satranç oyununa bir gönderme aslında, satrancı da otuz beş yaşımdan sonra öğrendim, o yüzden terimin ne olduğunu anlamak için anlamına bakmak zorundayım. Oyun sonu, satrançta tahtada hâlâ taşların olduğu fakat geriye yapılacak pek fazla hamlenin kalmadığı bir bölümüymüş. Okuduğum makalelerden birinde, tiyatro oyunundaki karakterlerin hareket kısıtlarını (yürüyememek-oturamamak gibi) satranç taşlarının hamle kısıtlarına bağlayan bir açıklama okuduğumda, yaşadığım aydınlanmanın sevincinden kalkıp dans edesim geliyor.
Oyun Sonu asla tek okunuşta anlaşılabilecek bir oyun değil. Ustası Joyce gibi, Beckett de bize her satırı, söyledikleri ve Joyce’un aksine daha çok söylemedikleriyle bir ömür boyu araştırsak da doyamayacağımız bir dünya vaat ediyor, çünkü Oyun Sonu, aslında Beckett’in bütün hayattan, felsefeden, dinler tarihinden, metinlerarasılıktan damıttığı ve karşımıza koyduğu kısa ama aşırı yoğun bir eser. Ben operayı hayatında hiç Beckett okumamış, izlememiş biriyle izliyorum. Oyun, eğer içine girmezseniz o kadar anlamsız ki, normalde hep ciddi suratla oturan senfoni orkestrası üyeleri bile birbirini dürtüyor, bazı sahnelerin absürtlüğüne dayanamayıp gülüyor. Çıkınca konuşuyoruz. Sence neden anne baba çöp tenekesinde yaşıyordu, diye soruyorum. Kötü kokan, çöp tenekesinin içinde Susam Sokağı’ndaki Kırpık gibi yaşayan, ellerinde yalnızca eski, mutlu gençlik günlerini anlatma eğlencesi kalmış, haplar için yalvaran iki yaşlı. Küçükken de Kırpık’ın neden sepetten hiç çıkamadığını çok merak ederdim. Opera için Nell ve Nagg karakterlerini sapsarı boyamışlar, sahnede yan yana konmuş iki tenekenin içinde duruyorlar, saçlarını da iyice karıştırmışlar. Yaşlılığı, dışlanmayı çok güzel anlatmış, çöp tenekesine atılmış yaşlı anne babayı kolay kolay unutamayacağım, diye cevap alıyorum. Aklıma kahkahalarla okuduğum Şıpsevdi’deki Şekure Nine işte böyle geliyor. O da öyle çok konuşuyordu, artık yaşlandığı için evin içinde görmezden geliniyor, alay ediliyor, geğiriyor, insanlarda tiksinti yaratıyordu. Beckett de bazen insanı güldürüyor, ama tekinsiz bir gülüş bu. Aynı temanın iki farklı ortaya konuş biçimine bakar mısınız? Edebiyattan büyülenmeyelim de ne yapalım. Şiirlerini de çok sevdiğim şair Beckett’in çöp tenekesi metaforu, onu hiç tanımayan bir izleyicinin bile aklına kazındı işte.

Adorno’nun Oyun Sonu için yazdıklarını anlamak için, ayrıca çaba sarf etmem gerekiyor. Anlaşılmaz oyunun anlaşılmaz analizleri. Adorno makalesinde, İkinci Dünya Savaşı’ndan sonra yeniden canlanan kültür de dahil her şey yok edildi, insanlık kendi hakkında düşünmesini bile gereksiz kılan yıkıntıların üstünde bitkisel hayatta gibi bir şey söylüyor. Biz de telefonlarımızdan akıp giden savaşları, yıkımı, insanlığın aslında hiçbir şey öğrenmediğini ve yıkıma koşmayı çok sevdiğini görüyoruz yine. Böyle bir dünyada anlamdan bahsedilebilir mi? Dünya gündeminin ağırlığından sonra Beckett’e sığınmak iyi geliyor. Oysaki böyle anlamsızlık sarmallarına daha önce de düşmüştüm. Çehov karısına bir mektubunda, hayatın anlamı nedir diye soruyorsun, bu havucun anlamını sormak gibi bir şey diyordu. Adorno da Beckett’in oyunu için hiçbir anlam ifade etmemek tek anlam diyor.
Yine Kurtag’ın psikoloğu aklıma düşüyor. Harold Bloom, Oyun Sonu’nu incelemeye ayrılmış makalelerinin toplandığı kitabın girişinde Beckett için, Proust, Kafka ve Joyce'u içeren dizinin hayatta kalan son üyesi olarak kesinlikle 1987 yılında yaşayan en güçlü Batılı yazardır, demiş. Beckett böyle sanat tarihini sarsacak, anlamla ilişkimizi değiştirecek devasa eserler verebilmek için en büyük savaşı ustası Joyce’un gölgesinden çıkabilmek için vermiş olmalı. Beckett’in asıl gücünün kendi sesini bulabilme yolundaki bu pes etmezliği olduğuna karar veriyorum. Buradan güç alan Kurtag’ın opera oyunundan beri işte bütün bunları düşünüyorum.
Doğmak, büyümek, yaşlanmak, bütün bunların içinde kendi sesimizi bulabilmek. Hayatın rastgeleliği ve anlamsızlığı. Elimizde gençleri sıkmaya yarayacak hikâyelerden başka ne kalacak? Bu kuyulara düştüğümüzde aslında bizim dilimizde bizim sırtımızı okşayan çok tanıdık bir el var. Onun da gözleri görmüyor. Sanki hayatın bütün bilgeliğini bizler için içmiş, damıtmış önümüze koymuş, elinde sazıyla bizi avutuyor. Bütün bunlara gerek yok belki diyor. Kim okurdu, kim yazardı, bu düğümü kim çözerdi, diye soruyor. İki kapılı bu handa mana bulamasak da ilerleme izni veriyor bize.






