Oggito Logo

Ne Haber

Bilim Teknoloji

Ekonomi

Liste

Söyleşi

Öykü

Video

24 Kasım 2025

Kültür Sanat

Frankenstein’dan Drakula’ya Ölümün ve Ölümsüzlerin Karanlık Dünyası

Molly Ryder Granatino

Paylaş

0

0


Öğrenciler bedendeki kaçınılmaz çürümeyle bunun tam aksini tasavvur eden bir dünyayı edebiyat sayesinde birleştirmiş oluyor.

Her yıl takvimler Cadılar Bayramını gösterdiğinde hayaletlerden ve iskeletlerden oluşan ürkütücü süslemeler kapımızda beliriveriyor ama işin doğrusu ben yıl boyunca ölümün ölmenin edebiyattaki temsillerini düşünüp duruyorum. 

Yalnız olduğumu sanmam. Ölüm yüzyıllardır hem yazarlar hem de okurlar için en ilgi çekici konulardan biri. Kendi araştırmalarım Viktorya Dönemi edebiyatındaki temsillere odaklansa da, şu soruyu sormaktan kendimi alıkoyamıyorum: Ölüm bir tema olarak niçin bu denli çekici ama aynı zamanda itici?

2024 sonbaharında müfredata bir ders konusu önerme şansı elde ettiğimde aklıma ilk gelen, yazmak ve okumak söz konusu olduğunda ölümün niçin bu denli tercih edildiğini sorgulayan bir ders planıydı. Ne mutlu ki, bu önerim kabul gördü ve şu an Tennessee Üniversitesi’nde “Ölüm, Ölmek ve Ölümsüzler” başlıklı bir ders veriyorum. Peki ders planım içerisinde neler var? Ders malzemesi olarak kullandığımız şiir, öykü ve romanlar üzerinden mezar soyguncularını, erken gömüleri, cinayeti, korku ve kederi ele alıyoruz.

Wilfred Owen’ın 1920 tarihli şiiri Dulce et Decorum Est ile tasvir ettiği savaş esnasında vuku bulan ölümün dehşetinden, Edna St. Vincent Millay’in 1928 tarihli şiiri Dirge Without Music ile tasvir ettiği yıkıcı kayıp hissine kadar yazarların ölüm hakkında neler söyledikleri bizlere çok şey anlatıyor. 

Bir diğer inceleme konumuzsa 19. yüzyıl Gotik ve 20. yüzyıl Güney Gotik öykülerinde delilik, kargaşa ve ani ölüm temaları. Bu kısım öncekilerden biraz farklılık arz ediyor çünkü bu öykülerde ölüm üzerine ağıtlar yakılan bir olay değil, genellikle bir kesinti, karakterlerin başka şeylerle meşgul oldukları sırada meydana gelen beklenmedik bir olay olarak işleniyor. 

Ölümden kaçmaya çalışmak beyhude bir uğraş. Nitekim Edgar Allan Poe’nun 1842 tarihli öyküsü Kızıl Ölümün Maskesi’nde de tam olarak bu anlatılıyor. Öyküde ismi verilmeyen bir bölgenin prensi olan Prens Prospero kızıl ölümden kaçabilmek için halkını terk ederek kendini ve beraberindeki soyluları tahkim edilmiş bir manastıra kapatır. Ama öyle ya da böyle ölüm onları orada da bulur: “Ve karanlık, ve çürüme ve Kızıl Ölüm her şeyin üzerinde sınır tanımayan bir hakimiyet kurdu.”

Evet, ölüm kaçınılmazdır ama her zaman öngörülebilir değildir. Flannery O’Connor’ın 1953 tarihli öyküsü İyi İnsan Bulmak Zor’da bütün bir aile çıktıkları aile gezisi esnasında kaçak bir suçlu tarafından öldürülür. Aile üyeleri teke teker ormana sürüklenip orada infaz edilirken her birinde gözlemlenen inanmama hali aslında tam anlamıyla okurun hissettiği duyguyu da yansıtır: Bütün bunlar gerçekten oluyor olamaz değil mi?

Dönem sonuna yaklaştığımızdaysa ele aldığımız romanlar Mary Shelley’nin 1818 tarihli romanı Frankenstein ile  Bram Stoker’ın 1897 tarihli romanı Drakula oluyor. İki romanın ortak noktası, bedenin ölümden sonra dahi hareket kabiliyetini yitirmemesi. Shelley ve Stoker’ın hayal dünyasında yaptığımız bu gezinti özellikle de adli antropoloji alanında uzmanlaşan öğrencilerin dikkatini çekiyor çünkü içlerinden bazıları Tennessee Üniversitesi’ne kadavra olarak bağışlanan insan bedenleri üzerinde çalışıyor. 

Öğrenciler bedendeki kaçınılmaz çürümeyle bunun tam aksini tasavvur eden bir dünyayı edebiyat sayesinde birleştirmiş oluyor. Sınıfta yaptığımız tartışmalar ölümden sonra beden algısının nasıl olduğundan 19. yüzyıldaki bilimsel gelişmelere ve yazarların bir bedenin ölümden sonra canlanma olasılığını nasıl yaratıcı bir biçimde hayal ettiğine kadar uzanıyor. 

Hepimizin her yıl Cadılar Bayramıyla hatırladığı gibi herkes günün birinde mutlaka ölecek. Bu bilgi, önümüzde uzanıp giden bilinmezlikle ve o bilinmezliği keşfetmeye çalışan edebiyatla birleştiğinde öğrenciler ölümden ziyade nasıl bir yaşam istedikleri, kişisel değerler ve farklı bakış açılarına üzerine düşünmeye başlıyor. 

Yalnızca ölümün edebi temsillerine odaklanan bir ders ilk etapta kulağa çok ürkütücü ve can sıkıcı görünebilir ancak hani neredeyse bütün toplumlar tarafından olumsuz görülen bir gerçekliğe odaklanmak, bütün endişelerimiz, umutlarımız, özlem ve korkularımızla birlikte insan olmanın ne anlama geldiğini keşfetmek için mükemmel bir başlangıç sağlıyor. Üstelik ölüm gibi hepimizi ürküten bir konuyu düşünmekten kaçmak yerine bu konu üzerine yazılmış roman, öykü ve şiirleri incelemek öğrencileri bir çocuğun ölümünün edebi tasviri ya da intihar düşünceleri gibi zorlu konular hakkında eleştirel düşünmeye de zorluyor. Evet, dersin yöneticisiyim ama yeni nesillerin kayıp, keder, hafıza ve sınırlı yaşam süreleri hakkındaki benzersiz bakış açılarını öğrenmek, onların yorum ve argümanlarını dinlemek bana her seferinde yeni nesillerden öğrenecek bir şeylerimizin olduğunu anımsatıyor. 

Çeviren: Fulya Kılınçarslan

YORUMLAR

Henüz hiç yorum yapılmamış. İlk yorum yapan sen ol!

Öne Çıkanlar

YapışkanotuLal Laleş
İLGİNİZİ ÇEKEBİLİR

Cihan Çakan

12 Mart 2025

Aysuda, Bir Su Perisinin Masalı

Hava o akşam da sisliydi. Şimdi kış, her yer karla kaplı. O zaman aylardan hazirandı, kız kardeşim Aysuda’yla burada, gümüş grisi kumların üstünde yan yanayız. Gölün usul dalgaları bir el gibi ayaklarımıza değiyor. “Yüzelim mi,” diyor Aysuda. “Bu saatte mi,” diyorum. “..

Devamı..

Gerçeklerden Kaçarken Kendimize Söyled..

Çetin Devran

"İnsanları yalnızca bilinmeyen korkutur.
Ama insan bilinmeyenle yüz yüze geldi mi, o korku bilinene dönüşür."

Antoine de Saint-Exupéry

BİZİ SOSYAL MEDYADA TAKİP EDİN

Oggito © 2024