“Ben öldürmedim.”
“Niçin senin öldürdüğünü düşünüyorlar?”
Etrafta dolaşan bakışları solundaki duvarın büyük bölümünü kaplayan aynada takılı kalıyor. Kuşkuyla açılıyor gözleri. Çıt yok. Odanın içi harap. Açık yeşilden beje dönmüş marleylerin köşeleri kırık. Duvarların boyası yer yer kabarmış. Eşyalara sinmiş ağır küf kokusu burnumun içinde asılı duruyor. Bir bulantı midemden boğazıma doğru yavaş yavaş yükseliyor.
“Niye öldüreyim, en iyi arkadaşımdı o benim.”
“O gün görmüş müydün onu?”
Başını sallıyor. “Okula giderken evlerinin önünde. Merdivenlerde oturuyordu. Yanına gittim.”
Susuyor, yerdeki bir noktaya dalıp gidiyor. Uzaktan, asfaltı parçalayan matkabın sinir bozucu sesi geliyor. Kenarları çizgili lacivert eşofman giymiş. Beyaz havlu çorapların üstünde naylon terlikler. Sağ bacağı sürekli titriyor. Yüz hatları nerdeyse bir kızınki kadar yumuşak ve güzel. Teni pürüzsüz. Dolgun dudakları masum ifadesine aykırı duruyor. Onu izlerken dirseklerimi masaya dayayıp kollarımın iç tarafıyla fark ettirmeden memelerime bastırıyorum. İnce, hafif bir sızı. Şimdiden sütle dolmuş, şişmiş. Hep böyle kalsalar.
“Sonra?”
“Konuştuk. Babası şehirden hediyeler getirmiş. Renkli kalemler, boya fırçaları falan. Onları gösterdi. Kalemlerden biriyle dudağını boyadı. Kıpkırmızı oldu dudakları. Baban görmesin dedim. Görürse görsün, hoşuna gider belki, istersen sen de sür, dedi.”
“Sinirlendin mi?”
“Neye sinirlenicem. Beni kızdırmaya uğraşırdı hep. Mahsus yaptığını bilirdim.”
“Senin de öyle eşyaların olsun ister miydin, boyalar, renkli kalemler falan?”
“Napıcam ki ben. Kızlar sever öyle şeyleri.”
Doğru, kızlara bir sürü şey alabilirsin. Süslü püslü, renk renk. Çantalar, tokalar, tütüler. Kız kolay. Erkeğe ne alacaksın. Oyuncak araba. Başka. Takım formaları. Babasız büyüyen çocuk takım tutar mı. Annesi tutuyorsa tutar. Benim oğlum kesin tutar. Birlikte seyrederiz maçları.
“Seni görünce ne yaptı?”
“Sinirlendi. Kızını içeri yolladı. Orada ne yaptığımı, ne konuştuğumuzu sordu. Bir daha buraya gelme, gelirsen döverim seni, dedi.”
“Sen ne yaptın?”
“Hiç. Evin önünden uzaklaştım. Çok bozulmuştum. Yalnızken başka davranıyordu, insanların içinde başka. İlerde, yolun üst tarafındaki eski ahırın oraya gizlendim.”
Ağzının tek tarafı yukarı kıvrılıyor. Gülümsemeye çalışıyor ama gözlerindeki ifade farklı. Kendini ne kadar zorlasa da duyguları yüzünden okunuyor. Herkesin okunur. Onun da ne düşündüğünü bakışlarından anlarım her zaman. Bakalım öğrenince ne tepki verecek. Nasıl söylemeli. Sana mutlu bir haberim var. Sana kötü bir haberim var. Belki de kasten yaptığımı düşünecek. Sıkıldığında bırakıp gidemesin diye. Kesin öyle düşünecek.
“Sonra ne yaptın?”
“Babası gidinceye kadar bekledim. Geri döndüm. Kapıyı o açtı. Beni görünce sevindi. Ona, babasının aslında beni ne çok sevdiğini anlattım. Söylemeseydim iyiydi ama.” Terliğinin ucunu bir böceği ezmek istermiş gibi yere bastırıyor. “Önce inanmadı. Sonra ağlamaya başladı. Annem gelince hepsini anlatıcam dedi. Annesi dedesi hastalandığı için onların yanına gitmişti, evde değildi.”
“Nasıl severdi babası seni?”
“Öyle işte.”
Göz göze geliyoruz. Kafasını sıvazlayarak, “Biliyor musun, çok güzel saçlarım vardı ama kestiler,” diyor. Açık renk saçları üç numara tıraşlı. Konuyu değiştirmesine izin vermiyorum. “Devam et, nasıl severdi?”
“Eski ahırda buluşurduk. İki yıldır, haftada bir bazen de iki.” Susuyor. Son sözlerini hiç söylememiş gibi, “Sizin saçlarınız da çok güzel,” diyor. Ama gözleri dolu dolu. Daha çocuk sayılır. Ne olursa çocuklara oluyor.
“Sen de istiyor muydun?”
“Önceleri canım yanıyordu, istemiyordum. Zamanla alıştım.”
“Karşılığında bir şey veriyor muydu sana?”
“Para ama çok fazla değil. Okulda harçlık yaparsın, diyordu.”
“Kimsenin haberi var mıydı?”
“Yoktu.”
“Peki ya senin baban, onunla aranız nasıl?”
“Hiç hatırlamıyorum, ben küçükken ölmüş.”
Suçlarcasına mı bakıyor. Yok canım bana öyle geliyordur. Ben ne yapabilirim ki. Nasıl açıklarım. Baban seni kabul etmedi, bizi bırakıp gitti, iki çocuğu ve güzel bir karısı vardı zaten, diyebilir miyim, diyemem. Ben sana hamileyken trafik kazasında öldü derim. Hiçbiri benim suçum değildi. Onun da değildi. Telefonda vermiştim haberi. Sevinçten deliye döndü. Aniden fırlamış yola. Okul servisiymiş. Şoför hem işinden oldu hem de hapse girdi. Halbuki onun da suçu yoktu. Böyle oldu işte.
“Arkadaşının öldürüldüğünü ne zaman öğrendin?”
“Ertesi akşam polisler kapıya geldi. O gün onu görüp görmediğimi sordular. Ateşim olduğu için evden hiç çıkmamıştım. Görmedim dedim. Gittiler. Ertesi gün, sabah erkenden yine geldiler. Babası benden şüphelendiğini söylemiş. Evi aradılar. Ayakkabımın altında toprak parçaları bulmuşlar. İncelemeye yolladılar. Beni de kelepçeleyip karakola götürdüler. Orada söylediler öldüğünü. Eski ahırın önüne gömülüymüş cesedi. Polis köpekleri bulmuş.”
Suyumdan bir yudum alıyorum. Beni izliyor.
“Zamanını nasıl geçiriyorsun burada?”
“Ders çalışıyorum. Çıkınca, dışarıdan sınavlara girip okulu bitiricem.”
“Ziyaretine gelen oluyor mu?”
“Ağbim hiç gelmedi. Annem ilk zamanlar haftada bir geliyordu şimdi ayda bire düştü. İkisi de çalışıyor. Uzak olunca, ancak.”
“Buradakilerle aran nasıl?”
“Kimileriyle iyi kimileriyle kötü.”
“Niçin kötü?”
“Rahat bırakmıyorlar.”
“Avukatına anlattın mı?”
Dışarıdan bir tıkırtı geliyor. Kulak kesiliyor. Gözü kapıda. Ses çıkmayınca tekrar bana dönüyor.
“Anlatmıştım, bir değişiklik olmadı.”
“İstersen cezaevi müdürüyle konuşabilirim?”
“Bir işe yaramaz, daha kötü olur.”
“Niye öyle olsun, rahatsız eden mahkümlardan ayrı yere koyarlar seni.”
“Gardiyanlar ne olacak peki. Hem iyice bilenirler bana.”
Ne diyeceğimi bilemeyip susuyorum.
“Tekrar geleceksen defter getirebilir misin?” diye soruyor. “Anneme çok söyledim ama unutuyor hep.”
“Getiririm tabii.”
“Kalın olsun, olur mu.”
“Olur.”
Odadaki oksijen bitmiş gibi hissediyorum. Pencereler de açılmıyor.
“İki kez intihara teşebbüs etmişsin?”
Cevap vermiyor. Kazağının kollarını çekiştirerek bileklerindeki izleri gizlemeye çalışıyor.
“Neden ölmek istedin?”
“İlkinde dayanamadığım için, ikincisinde, ölüm nasıl oluyor merak ettiğim için.”
“Hâlâ merak ediyor musun?”
“Etmiyorum, öldükten sonra bilmenin anlamı yok.”
Süremiz doluyor. Haftaya görüşürüz, diyorum. Yerinden kalkıyor. Tam çıkacakken duruyor. “Onu babası öldürdü ama bana inanmazlar,” diyor. O yürüyüp gittikten sonra, Ben inanırım, diyorum. Elim karnıma gidiyor. Hemen geri çekiyorum. Kaybolana dek yere sürten terlik seslerini dinliyorum. Masanın üstündeki dağılmış kâğıtlarımı toparlıyorum. Midem belli belirsiz de olsa bulanıyor hâlâ. Çok geç olmadan bir doktor bulmalı. Kapının önüne çıkınca bir sigara yakıyorum. Tadı kötü geliyor. Söndürüyorum. Hamilelik testi çantamda. İnanmazsa diye saklamıştım. Çöpe atıp arabama doğru yürüyorum.