Oggito Logo

Ne Haber

Bilim Teknoloji

Ekonomi

Liste

Söyleşi

Öykü

Video

9 Eylül 2024

Gezi

Adıyaman'da Gördüklerim

Yurdagül Gündoğan

Paylaş

8

11


Alana derin bir sessizlik çöktü. Şeyh alana girmek üzere. Ben bile nefesimi tuttuğuma göre ona inanan kadınlar ne halde kim bilir.

Eskiden ilk kez göreceğim bir şehre doğru yola çıktığımda içimi heyecan kaplardı. Yeni yerler, yeni insanlar, farklı kültürler beni de yeniliyordu sanki. Bir arkadaşım bana, farklı coğrafyalara seyahat insan beynindeki nöron sayısını artırır, demişti. Bilim insanları onunla aynı düşüncede olmasa da buna inanmanın kime ne zararı olabilirdi ki. Şubat depreminin bütün iyimser duygularımı yok edeceğini nereden bilebilirdim.

6 Şubat’ta yerle bir olan kentlerimizi televizyonlarda izledik. Zaten yaşadığım kent de o gece depremden nasibini almıştı. Adıyaman'a daha önce yolum düşmemişti, aslında pek merak ettiğimi de söyleyemem. Zihnimdeki düşünceler –önyargılar demek daha doğru– merak edilecek bir kent değil, diyordu. Üstelik oldukça muhafazakâr bir yapısı var diye biliyordum. Belki de beni bu kentten uzak tutan düşünce buydu. Belli ki birçok eğitmen için de aynı şey geçerliydi ki, eğitim programına benden başka onay veren çıkmamış.

adıyaman

Adana-Gaziantep otoyolunda, her kıvrımını, sapağını, ağacını, dağ evini ezbere bildiğim yolda sakin sakin ilerliyorum. Aklımda Adıyaman. Hayalimde hiçbir görüntü yok. Gâvur dağlarından inişe geçtim, Nurdağı yukarıdan yamalı bohça gibi serildi önüme. Uzaktan göründüğü kadarıyla bir kaç müstakil ev dışında ayakta yüksek katlı bina yok. İlçenin çevresi kibrit kutusu misali yan yana dizili konteynır evler. Aynı görüntülerin çok daha yoğunu 60 km sonra Pazarcık'tan geçerken karşıma çıktı. İlçe merkezlerinin dışında yamaçlarda yükselen yeni yapılar muhtemelen TOKİ konutları.

Bütün bu kötülükleri yok etmek istercesine bahar her yerde kendini gösteriyor. Yol kenarlarındaki yoğun yeşil örtü dağ yamaçlarına kadar uzanıyor, sonrası orman. Yol boyunca sıralanmış mor salkımlı akasyalar, uzansan dokunacakmışsın gibi tepemizde akıp giden bulutlar insana yaşama sevinci veriyor. Sağlı sollu bahçeler, birbirine uzak evler, kapı önlerinde salkım söğütler, sarmaşık güller. Ölüm ve yaşam iç içe. Onlardan birinde yaşadığımı hayal ediyorum, kapımda kır çiçekleri, penceremde sardunyalar. Köşede henüz yapraklanmış asmanın altında oturuyorum, gözlerimi kısmış uzaklara bakıyorum birini bekler gibi, serçelerin cıvıltısı kulaklarımda.

Solumda yeşil daha bir yoğunlaştı, yer yer su birikintileri göl gibi. Fırat'ın kolları olmalı. Gölbaşı tabelasını görünce Adıyaman'a bir hali yaklaştığımı anladım. Gölbaşı küçük bir cennet parçası sanki. Karadeniz köylerinden tek farkı geniş bir düzlüğe kurulmuş olması. Bahçe içindeki evlerin hemen hepsinin yanında bir çadır kurulu ya da konteynır ev. Belli ki evleri yıkılanlara kapılarını açmışlar. Yaşam bir şekilde devam ediyor.

Adıyaman uzaktan yoğun bir toz bulutunun altında belirmeye başladı. Trafik yoğunlaştı, karşıdan gelenler moloz yüklü, çıkma inşaat demiri taşıyan kamyonlar, ağırlıktan kiminin kasası eğilmiş, kimi yamulmuş, devrilecek gibi ilerliyorlar. Yanlarından hızla geçiyorum. Sağımda büyükçe bir dağ belirdi. Yaklaştıkça dağın heybeti arttı, çirkinliği de. Medeniyetin ürünü molozlardan oluşmuş bir dağ bu . Ne yamacında ağaç ne de uçan kuş var tepesinde. Ağır, kirli ve yorgun bir rüzgar boz bir yılan gibi molozların arasında dolaşıyor, paslı demirleri, kırık çerçeveleri yalayıp olanca asbesti yüklendikten sonra şehrin, ağaçların, yaprakların üzerine savruluyor.

adıyaman nemrut

Ve Adıyaman. Otelim şehrin öte yakasında, dağ yamacına inşa edilmiş, depremde sağlam kalan binalardan. Merkezden geçerken daha önce görmesem de yıkılmış binaların izlerini taşıyan kocaman boşluklar görüyorum. Peki ya o binalarda yaşayanlar –muhtemel ki çoğu öldü–, yakınları, sağ kalanlar, onlar da benim gibi kocaman derin bir boşluk mu görüyordur. Hiç sanmıyorum. Eski köyümü hatırlattı bana. Doğduğum, büyüdüğüm, Torosların tepesindeki o küçük güzel köyümü. Su taşkınlarının sıkça yaşandığı bir köydü. Yüksek ve düz bir alana taşındı bütün köy. Devlet, eski köyümüzdeki boşalttığımız evleri –çoğu topraktı– yıkmamızı istedi. Teröristlere yuva olamazmış, "Siz yıkmazsanız gelir biz yıkarız," dediler. Evlerimizi kendi ellerimizle yıktık. Oraya her gidişimde yıkılan evlerin otla örtülü toprak yığınlarının arasında dolaşırım, ne aradığımı bilmeden. Evimizin önündeki çeşmeden su akmıyor artık. Söğütler salınmıyor, kavaklar çelimsiz, akasyanın son dalı da kurumak üzere. Ve ben oradan her geçişimde tek katlı toprak damlı evimizi, önündeki kocaman tahta balkonu, iğde ağacını, altındaki büyük beyaz mermer taşı görürüm. Gecenin sessizliğinde şırıl şırıl akan çeşmeyi, ayın suya düşen şavkını görürüm. Orada o kadar çok şey görürüm ki, sadece çocukluğumu değil, bütün bir ömrümü görürüm ama asla bir boşluk görmem. Adıyaman'ın viraneye dönmüş sokaklarından geçerken yıkılmış binaların düzeltilmiş temellerinde görünenin ötesinde daha neler olabileceğini düşündüm.

Konaklayacağım otel dağ eteğinde, şehre yukardan bakıyor. Gündüzleri sis mi, toz mu, ne olduğunu anlayamadığım bir bulanıklıkta şehir seçilmiyor ama karanlık basınca ışıl ışıl. Sanki hiç deprem yaşamamış, her şey yerli yerinde gibi parlıyor. Gece bütün çirkinlikleri ustaca gizliyor. İşimden arta kalan zamanlarda gezeceğim yerleri gelmeden listelemiştim. İlk önce Perre Antik Kent, sonra Nemrut'ta gün batımı. Kahta gölünün çevresi ve yenemediğim merakımla gitmezsem pişmanlıktan öleceğim Menzil Köyü.

Bugün hava açık. Yakmayan bir sıcak var. Saat 16.00 gibi işimi bitti, rotam Perre Antik Kent. Pirin de deniyor. Şehir merkezinden beş altı km uzakta. Ören yerine ulaştığımda mesai bitti demelerinden korktum ama öyle olmadı. Turistik eşyalar satan bölümün içinden geçerek müze girişine ulaşılıyor. Duvardaki ilan tahtasında günübirlik tur yazısı ilgimi çekti. Sordum. Her gün Nemrut'a turlar düzenleniyormuş. "Gün batımı ya da gün doğumu, hangisini isterseniz," dedi. Telefonumu verdim, beni arayacak.

Müze giriş bölümüne yürüdüm, görevliyle ayaküstü konuştuk, kazı çalışmaları devam ediyormuş. Bana görmem gereken mezarları, evleri, girmemem gereken dehlizleri tarif etti. "Dikkatli olun," dedi arkamdan. Ahşap kesme tahtalarla yapılan yolu ve merdivenleri takip ettim, her dönüş noktasında tabelalar var. Sağ yanım az eğimli bir tepe, kazı çalışmalarının devam ettiği bölüm. Sadece mezarlar değil, evler, odalar, merdivenler bile kayaya oyulmuş. Dışarıdan taşınan taş ya da kaya yokmuş, bulundukları kayalara kazınarak oluşturulmuş bir kent. Bazı evlerin önüne şarap üretim havuzları kazılmış. Üzümlerin toplandığı, çiğnendiği, bekletildiği havuzlar yan yana. Bir kaç mezara girdim, küçük odalar, içinde bir insan sığacak büyüklükte mezar oyuntusu, hemen başındaki duvarda nişler. Nişlerde ölüleri bekleyen heykeller varmış. Şimdi yoklar.

adıyaman nemrut

Komagene Krallığının en önemli kentlerinden birisiymiş Perre. Helenistik çağdan kalma. Kent çok geniş bir alana kurulmuş, zenginlerin yaşadığı bölüm ve evleri daha ihtişamlı, avluları geniş, mezarları bile daha yüksekte ve gösterişli. Sıradan halkın yaşadığı bölümler ise çok daha küçük. Zamanında bu bölge zeytin yağı ve şarap üretiminde çevre illere öncülük ediyormuş. Hâlâ akan bir de çeşmesi var, Roma çeşmesi. Şehrin dört bir yanında taş yollar, ara yollar, bağlantı yolları ve ticari yollar bulunuyor. Çoğu Romalılardan kalma. Adıyaman'da da bütün yollar Roma'ya çıkıyor. Ahşap yolu takip ederek en tepeye çıktım, Perre ayaklarımın altında.Ne muhteşem bir yerleşke. Bu kenti kuranları, kente hayat verdikleri zamanları düşünüyorum. Aşağıda gördüğüm şarap havuzlarında üzüm çiğneyen genç kızlar görüyorum, yollarda insanlar. Sokaklarda koşturan çocuklar. Zeytin hasat edilmiş, meydanda şarkı söyleyip dans edenler. Müzik sesi alçaldıkça görüntüler flûlaştı. Soluma döndüm, kayalara kazılmış büyük uygarlığın su yüzüne çıkan muhteşem kalıntıları, sağıma döndüm, yerle bir olmuş yeni dünya kentinden geriye kalan moloz yığınları. Zamanın içinde kaybolmuş gibiydim. Yönüm neresi, yolum hangisiydi. Görevlinin sesiyle kendime geldim. Geç olmuştu, dönme vaktiydi.

Şehri ikiye bölen ana yoldan otele dönüş yapacağım kavşaktaki saat kulesi dikkatimi çekti. Durmuş olmalı, dedim içimden, giderken de aynı saatti. Kulenin tepesinde bir kuş, kanatları kapalı, baykuşa benzettim, hani viranelere konar ya. Kuşun ayaklarının hemen altındaki saat 04.17’yi gösteriyor. Saatin altında bir top ters lale -hüznün sembolü-, yüzleri toprağa dönük, bakır rengi. Ve en altta 6 Şubat Yazıyor. Sonradan öğrendim ki, bu anıt 45 yıl önce şehri sembolize etmesi için yapılmış. Tepedeki kuş kartalmış. 6 Şubat sabahı saat 04.17'de durmuş. Şehirdeki öteki saatler de aynı anda durmuş. Şehrin yöneticileri saatlerin durduğu ânı değiştirmemeye karar vermiş. 45 yıl önce inşa edilmiş bir saat kulesinin üzerindeki semboller sanki böyle bir an için düşünülmüştü.

adıyaman nemrut

adıyaman nemrut

Bu sabahki gezi programıma Belediye başkanını ziyaret ederek başlayacağım. Yıllardır iktidar partisinin yönetiminde olan şehre, uzun zamandan sonra ilk kez muhalefet partili bir başkanı seçildi. Önceden tanıştığımız aynı zamanda meslektaş olduğumuz Belediye Başkanı beni çok sıcak karşıladı. Belediye binası depremin ilk saniyelerinde tamamen yıkıldığı için valilik binasında kendilerine ayrılan bölümde hizmet vermeye çalışıyorlar. "Burada sığıntı gibiyiz," dedi, "yeni bina ne zaman biter kim bilir." Odasının kapısı açık, önünde bekleyen vatandaşlar. "Görüyorsun depremin üzerinden bir yıldan fazla zaman geçti, herkesin bir değil bin derdi var." Yıkılan evler, yitirilen evlatlar, analar, babalar. Kayıp çocuklar. Acı çekmek için bile bir mekana ihtiyaç duyuyor insan. Valilik binası tek bir çatlak almadan atlatmış depremi. Çevresindeki binaların tamamı yıkılmış. "Mucize gibi," dedim. "Değil," dedi, "öteki binalar da depreme dayanıklı yapılsaydı onlar da böyle ayakta olabilirdi."

Fazla oturamadım, sohbetimiz mümkün olduğunca kısa tuttum, onu, kapsında bekleyen onca insanla, yeniden ayağa kalkmayı bekleyen virane bir şehirle baş başa bırakarak ayrıldım.

adıyaman menzuil

Ana yola ulaşmak için saptığım hemen her sokakta yolu kapayan bir iş makinesiyle karşılaşıyor, aynı yerlerde dolanıp duruyorum. Kahve Evi yazan bir kafe görünce durdum. Yanında kavrulmuş fıstıklı lokumla kahvemi yudumlarken yeni rotam zihnimde çoktan belirlenmişti. Garsondan ana yola çıkışın tarifini aldım. Navigasyonda bilmem kaçıncı kez yazdığım Menzil Köyü'ne dokundum. "Rota oluşturuluyor, 78 km," yazdı. Parmağım bir iki saniye tereddüt geçirdikten sonra başla yazısına dokundu. Ve bilmediğim bir menzile doğru yolculuğum başladı.

Yolculuk yapmak için en güzel mevsimi seçtiğimi bir kez daha hissettim. Dağlar yeşilin her tonuyla örtülü. Başağa durmuş ekin tarlalarının rüzgarda dalgalanışını, elma, erik, badem ağaçlarının çiçekten sonra meyveye duran dallarını, küme küme bulutları izlerken kendimi asfaltta ilerleyen bir otomobilde değil de, kanatlarıyla doğaya karışan bir kuş gibi hissediyorum. Navigasyon bana nereye dön derse dönüyorum, kafamda bin bir düşünce. Diyarbakır Silvan yolunda bir süre ilerledikten sonra sağa mavi bir ok, üzerinde Menzil yazıyor. Otoban gibi çift şeritli, oldukça bakımlı, iki yanda yer yer istinat duvarlarıyla korunan yolda ilerliyorum. Fırat'ın kolları yer yer gölümsü, bazen yayvan bir yatakta akan nehir gibi beliriyor yeşilliklerin ortasında. Yol sakin, arada bir minibüs geçiyor, tur minibüsleri olduğu üzerindeki yazılardan anlaşılıyor. Beni sollayan lüks otomobillerin sayısı artmaya başladı. Farklı illerin plakasını taşıyorlar. Ankara, İstanbul çoğunlukta. İlerledikçe anladım ki aynı köye gidiyoruz.

adıyaman menzil

Köyün girişinde plaka okuyucu. Köye giren her araç ilk olarak burada kayıt altına alınıyor olmalı. Geldiğim geniş yollar hiç daralmadan köy meydanına kadar uzanıyor. İki yanda iki insan boyunda duvarlar yükseliyor. Okul ya da ibadethane olarak kullanılan binalar bu duvarların arkasında olmalı. Biraz daha ilerleyince sağdaki duvarların gerisinde şeyhin ve oğullarının yaşadığı villaların çatıları göründü. Duvarsız bölümlerin gerisinde konut olarak kullanıldığı anlaşılan birkaç az katlı apartman. Bu kısa turdan sonra köyün girişine döndüm. Solda mavi çiniyle kaplı sütunların arasından, dört yanı camlı güvenlik kulübesinin önünden geçtim. İçinde takkeli sakallı iki kişi, beni durdurmadılar, bir şey sormadılar. Arabamı kulübenin tam karşısında boş yere park ettim. Sırt çantamı aldım, telefonum elimde yavaş yavaş köyün içine doğru yürümeye başladım. O kısa mesafede şeceremin güvenlik kulübesindeki ekrana düştüğünden eminim. En azından gazeteci olmadığımı biliyorlar. Birkaç fotoğraf çektim. Ortak alanlarda fotoğraf çekmenin yasak olmadığı söylenmişti bana. Meydana vardığımda kalabalıklaştı. Çevremde Sadi Hüdayi Efendi'ye benzeyen erkekler dolaşıyor. Benim onlarla ilgilendiğim kadar onlar benimle ilgilenmiyor. Solda büyük bir alışveriş merkezi, yanında lokanta ve kafeler. Ön cepheleri füme camla kaplı, içerisi görünmüyor. Meydanın sağında özel taşlarla örülmüş uzun duvarlar, şık pencereler ve ortasında han kapılarını andıran büyük siyah demir kapı. Kapı açık. Önünde duran araçlardan -çoğu yolda sıkça karşılaştığım tur minibüsleri- inen kadınlar kapıdan içeri giriyor. Ne var orada. Çevreme bakındım, kime sorsam ki. Kafasında takke, ayağında şalvarımsı pantolon, sarı parlak yelek giymiş orta yaşlı erkeğin yanına gittim. Önünde misafir karşılama yazıyordu. "Affedersiniz," dedim. Gözlerini bana çevirmesiyle yere indirmesi bir oldu. "Buyurun," dedi. Kadınların girdiği kapıyı sordum. "Orası sadece kadınlara ayrılan bölüm," dedi. Girebilirmişim. Çoğu tepeden tırnağa siyah giysili kadınlardan oluşan kalabalığa karışıp içeri girdim. Kapı bizi uzun bir koridora yönlendiriyor, solda abdesthane yazan bölümü geçtikten sonra geniş bir avluya çıktık. Sağda Menzil Çarşısı yanında takı ve esans satış mağazası, solda lokanta, çay ve kahve bölümleri. Tamamı kadınlar için. Duvarlarda, kapı girişlerinde, sütunlara yerleştirilmiş kameralara bakmamaya çalışıyorum. Köye girdiğim andan itibaren onlarca kez kayıt altına alındığımdan emindim. Boydan boya tentelerle gölgelendirilmiş büyükçe bir avluya ulaştık. Herkes bir yer bulup oturuyordu. Yaşlı, genç, kimisi çocuklu. Telefon elimde birkaç görüntü almak istedim ancak her sütunda büyük harflerle, her tür kayıt, görüntü ve fotoğraf çekmek yasak, uyarısı yazılı. Telefonumu cebime koydum. Böyle bir yasağı tahmin etmiştim ama bir yolunu bulmalıydım. Tentelerin altında oturan kadınların önünden ağır adımlarla yürüyerek geniş alanın ortasında durdum. Telefonum kayıtta olmadığına göre, zihnim bütün ayrıntıları kaydetmeliydi. Bir an oturan kadınların bakışlarının bende toplandığını fark ettim. Onların gözündeki şaşkınlıkta kendimi gördüm. Spor pantolon kot ceketli başı açık sırt çantalı bir yabancı. Ne işi var burada bakışları. Sağıma soluma bakındım. Gözlerim bana benzer birini aradı, yok.

adıyaman menzil

 "Size yardımcı olmamı ister misiniz?" dedi sıcak bir ses. Onlardan biri. Baştan aşağı uzun kapalı bir elbise üzerinde dizlerine kadar gelen beyaz önlük. Başında siyah örtü. Yüzü güleç. Çölde su bulmuş gibi oldum.

"Çok sevinirim," dedim.

"Yalnız mısınız," dedi ve nereden geldiğimi sordu.

Neden buradasın demedi, çabuk davranmasaydım belki de soracaktı.

"İlk kez geliyorum, ne yapacağımı bilmiyorum," deyiverdim.

 O kadar önemli bir âna tesadüf etmişim ki, bu da Allah'ın sevdiği kullarından olduğumu gösteriyormuş.

 "Bugünkü duaların ve tövben kabul olur inşallah," dedi. "Bugün Cuma, Gavs Hazretleri birazdan bu avludan geçecek camiye namaz kılmaya gidecek, onu yakından göreceğin bir yer bulacağım sana," dedi. Yüzünde yardıma muhtaç birine el uzatan bir kişinin memnuniyeti okunuyordu.

"Peki," dedim.

"Namaz çıkışı da tövbenizi alacak," dedi. Gavs hazretlerinin dediklerini tekrarlayarak tövbe edebilirmişiz.

"Tekrar etmek mi," dedim. Elini omzuma koydu, okşar gibi sıvazladı.

"İçinden ne geliyorsa onu söyleyebilirsin, onlar da kabul olur," dedi. Başımı salladım, kendimi iki yüzlü biri gibi hissettim. Bakışlarımı kaçırdım.

"Örtü ister misin?" dedi.

"Örtünmek şart mı?" dedim. Amacım şartları nereye kadar zorlayabileceğimi anlamaktı. Yoksa bana peçe giy dese giyerdim, böylesine önemli bir töreni kaçırmaya hiç niyetim yoktu.

"Şart değil ama daha rahat edersin,"dedi ve sanırım işi şansa bırakmamak için örtü getirmeye yeltendi. Çantama davrandım. Sıcak havalarda boynuma doladığım pamuklu eşarbı gösterdim.

"Bu olur mu?" dedim.

"Olur tabi," dedi sevinçle.

adıyaman menzil

Fular olarak kullandığım küçük eşarbı başıma örttüm, alnımdan bir tutam arkadan daha fazlasının açıkta kaldığının farkındaydım. Ama o orta yolu bulmuş olmamızdan memnun, bana yerimi gösterdi.

Avlu seramik kaplı. Belirli aralıklarla iç içe geçmiş yıldız işaretleri var. Bana yıldızlardan birine yakın yer açtı. Şeyh o noktalarda durup tövbe alacakmış. Neyse ki ayaktayım. Meydan iyice kalabalıklaştı. Tentelerin altı, duvar dipleri silme kadın. Metrekareye en az on kadın düşüyordur. Başlarda saymakta zorlandım. Ama namaz kılmak için saf tuttuklarında sayabildim. Her safta yüz civarında kadın vardı. En az elli sıra, daha ötesini sayamadım. Arada koşturan beyaz ve mavi önlüklü kadınlar düzeni sağlayan görevliler. Hepsi gönüllü çalışıyormuş. Birbirlerine sofi diye hitap ediyorlar. Alana derin bir sessizlik çöktü. Şeyh alana girmek üzere. Ben bile nefesimi tuttuğuma göre ona inanan kadınlar ne halde kim bilir. Şeyh meydanın öbür ucunda göründü. Üzerinde uzun beyaz bir cüppe, önünde aynı renkte simli işlemeler, başında beyaz bir sarık. Uzun boylu, beyaz sakallı, gözlüklü. Elinde bir top gül. En önde yürüyor, ardında iki siyah giysili kadın –eşleriymiş–. Onların ardında siyah giysili bir erkek. Ağır adımlarla alanın ortasından geçip camiye girdiler. Alanda bir uğultu. İç çekenler, feryat etmemek için kendini sıkanlar, yerinde sallananlar. Birçoğunun sol eli kalbinin üzerinde dudaklarında fısır fısır dua. Şeyh camiye girer girmez kalabalığın içinden bir kadın kendini yere attı, çırpınıyor, ağlıyor. Epilepsi krizi geçiren birine benziyordu. Görevli kadınlar koşup onu kaldırıp götürdüler.

Camiden yükselen ezanla birlikte yere serilen hasırların üzerine seccadeler açıldı. Sırtım caminin duvarına dayalı, yüzüm onlara dönük, huşu içinde ibadet eden kadınlara bakıyorum. Şeyh camiden çıkmasına yakın yine herkes yerini aldı, ortayı boş bıraktı. Şeyh elinde sıkı sıkı tuttuğu güllerle kendisi için ayrılan yıldızlı noktalara ağır ağır yürüdü, yüzünü yerde oturan kadınlara döndü, önce Türkçe, sonra Kürtçe, en son olarak da Arapça hitap etti. Kadınlar onun sözlerini tekrar etti.

"Yarabbi, tüm yaptığım günahlardan pişmanım, keşke yapmasaydım, inşallah bir daha yapmayacağım. Ben kabul ettim. Gavs Hazretlerini kendime şeyh kabul ettim." Rahiplerin kafesin arkasında tek tek yaptığını burada şeyh bir defada topluca yapıyor. Sonundaki Gavs hazretlerini kendime şeyh kabul ettim sözü aslında bir onay alma, kendini şeyh olarak kabul ettirme isteğinden başka ne olabilir ki. Birkaç ay önce babalarının öldüğünü, üç oğlunun şeyh olma yarışına girdiğini basında okumuştum. Bugünkü törende en büyük oğlu kendini cemaatine şeyh olarak onaylatıyordu.

Yanımda törene tekerlekli sandalyedeki annesiyle gelen genç kadına, Şeyh'in elindeki gülleri sordum. "Onlar Peygamber efendimizi temsil ediyor. Biliyorsun, şeyhimiz Hz. Muhammed'in soyundan geliyor," dedi.

adıyaman menzil

Tören sırasında tam karşımdaki sırada en önde oturan kadın, kucağında bir yaşlarında çocuğuyla adeta kendinden geçmişti. Çocuk korkuyla annesine sokuluyor, anne gözlerinden yağmur gibi inen yaşlara engel olamıyor, kıpırdatırsa kopacak çığlıktan korkarcasına dudaklarını ısırıyordu. Acaba ne günah işledi de silebilmek için bu adamdan medet umuyor, diye düşünmeden edemiyorum. Bakışlarımı yanımdaki genç kadına çevirdim. Kadın, ona döndüğümü görünce, "Beyazlar ne kadar yakışmıştı, değil mi," dedi. Şeyhi tekrar gözümün önüne getirdim, "Hı hı," dedim. Buraya ilk gelişim olduğunu duyunca, "İnşallah tekrar gelirsin, bu bir başlangıç olur," dedi. "Siz kaç kere geldiniz," diye sordum. Sayısını unutmuş. "On beş yıldır geliyorum, bazen yılda birkaç kez geldiğim oluyor," dedi. İlk beş altı yıl tarikata hizmet etmiş, sonra Sofi unvanını almış. Bana burada kalabileceğimi söyledi, "Her gelene yer var mı," dedim şaşkınlıkla. "Bir yastık bir battaniye verirler," dedi. Yukarıda geniş bir salon varmış, yan yana uzanıp uyuyabilirmişiz. Dua etmek için daha çok zamanım olurmuş. "Adıyaman'a dönmem gerek, başka zaman," dedim. "Allah kabul etsin," dedi ayrılırken.

Çevremdeki kadınlara bakıyorum, yaşlısı, genci, çocuklu, çocuksuz, sağlıklı, hasta, hepsi bir umutla burada, kendilerinden zerre farklı olmayan birinden medet ummaya gelmişler. Ama sanırım asıl mesele aidiyet duygusu. Birine veya bir gruba ait olduğunu hissetmek yaşamlarındaki yalnızlıkla baş etmelerinin bir yolu olmalı.

Kendimi ibadet alanından dışarı attım. Arabama yürürken düşünüyorum, burası hangi dünyanın bir parçası, ben hangi dünyadan geldim ve şimdi nasıl bir dünyaya gidiyorum.

Kahta'ya vardığımda Nemrut turu ekibine ucu ucuna yetiştim. Arabayı bırakıp minibüse geçtim. Kadınlı erkekli bir minibüs dolusu insanın içinde buldum kendimi. Menzil'den sonra başka bir dünyada gibiydim. Yanımdaki kadın askılı bir tişört giymişti, saçlarını renkli bir fularla toplamış. Öndeki delikanlının kulağında küpe. Arka koltuklara döndüm, bir çift ağız ağıza vermiş sohbet ediyor, çevrelerinde kimse yokmuşçasına. Sağ yanımdaki siyah gözlüklü adam elindeki fotoğraf makinesinin ayarlarıyla oynuyor. Nemrut'ta gün batımını fotoğraflamak için sabırsızlandığı belli. Yirmi otuz kilometre asfalt ama oldukça sarp ve virajlı yolda ilerledikten sonra minibüs durdu. Bundan sonrasını yürüyecekmişiz. Hepimiz sırt çantalarımızı yüklendik, yürüyüşe geçtik. Başlarda çabucak hedefe varalım diye hızlı hızlı yürüdüysek de nefes almakta güçlük çektikçe yavaşlamanın zorunlu olduğunu gördük. Çıkışı kolaylaştıran merdivenlere ulaştığımızda biraz soluklanıp devam ettik. Molalarda bol bol fotoğraf çekmeyi ihmal etmiyorduk. Üç yüz kadar basamak çıktıktan sonra Nemrut Tümülüsü'nde sıralanmış heykellerin önündeydik. Boyları sekiz on metreyi bulan gövdeler başlarından ayrı, birkaç metre geride duruyor. En başta Tanrı Kral Antiochos, yanında Kommagene –tek kadın figür–, ortada Zeus, sağında Apollon ve Herakles. Yanlarındaki aslan ve kartal başları da en az kralların heykelleri kadar heybetli. Benim için en etkileyici olansa Kral Antiochos'un anısına, ölümünden sonra taşıma çakıl taşlarıyla oluşturulmuş Nemrut Tümülüs'ü ve elbette altında yatan mezarı. Tümülüs tarzı yapılar kazılara karşı çok dayanıksız olduğu için açılamıyormuş. Tam bir gizem kaynağı.

adıyaman

Gün batımına bir saate yakın zaman var. Gökyüzü bulutlu. Bu da Güneş batarken bize çok hoş tablolar yansıtacağı anlamına geliyor. Nemrut volkanik bir dağ, yüksekliği 2000 metrenin üzerinde. Nemruttaki heykellerini Kommagene Kralı Antiochos, tanrılara ve atalarına minnettarlığını göstermek için yaptırmış. 2000 yıldır insanları böylesine zorlu bir tırmanıştan sonra ayaklarına getirip hayranlıkla izletme başarısını kaç ölümlü gerçekleştirebilmiş ki.

Sanırım zaman yaklaşıyor. Yerimi almalıyım. Yıllar önce gün doğumunu izlemek için geldiğimde, kendimi Tümülüs'ün en tepesine bağdaş kurmuş yeryüzüne güneşi doğuran bir ana tanrıça gibi hissetmiştim. Güneşin aşağıda, çok aşağıda sıralı dağların arasından turuncu bir top gibi çıkışını, pıt pıt yükselişini, dağların zirvelerinden başlayarak eteklerine kadar turuncuya boyanışını ağır ağır içime çekmek istemiştim ama ne zamanı durdurmaya ne de yavaşlatmaya gücüm yetmişti. Şimdi de Nemrut'un batı terasında yüksekçe bir kayaya bağdaş kurdum, o güneşi batıracağım. Hava serinledi, yanımda getirdiğim şalı omuzlarıma sardım. Çevreme bakıyorum, bazıları benim gibi kayalara, bazıları banklara, merdiven basamaklarına oturmuş. Arkamda Tanrılar, önümde batmaya hazırlanan güneş. Çantama attığım kanyak şişesi elimde. Güneş buluttan çıkarken dağlara yansıttığı ışık parlayıp sönüyor. İlk yudumu aldım, içim ısındı. Sonrakilerde güneşi yudumluyor gibiydim. Arada bir fotoğrafladığım karelere bakınca zihnime dolan karelerin daha çok ayrıntı taşıdığını fark ettim. Telefonu çantama attım. Koyu kırmızı çizgilerle birbirinden ayrılan sıradağların arkasına giden güneş görünmez oldu. Orada, arkada bir kor var sanki, o korun ateşi bütün bir dağa, onun önündeki dağa, üzerindeki buluta yansıyor. Tanrı olamasam da bir kuş olmayı isterdim. Şu heykeldekine benzeyen, kocaman kanatları olan bir kartal mesela. Yukarıdan Fırat'ı, Torosları dolanan kollarını, Nemrut'u, Tümülüs'ü, Kralları batan güneşin ardında bıraktığı kızıllığın içinde izleyebilirdim. Arkama döndüm, sanki güneş yan yana sıralanmış Kralların gözlerinde parlıyordu. Ürperdim. Kanyak şişesine davrandım, boş. Çevremde bir hareketlilik. İnsanlar inişe geçmeye başlamış. Kayadan atladım, merdivenlere yöneldim. Burada biraz daha kalırsam kendimi Nemrut gibi hissedeceğimden korktum. Bu toprakların havasından mı, suyundan mı bilmem, ya Tanrı olası geliyor insanın ya da heybetli bir Tanrı bulup tapınası.

 

YORUMLAR

Hasan Çelen

National Geographic Magazine yazıları tadında, bilgiyi ve hissi yeterli oranda okura aktaran aynı zamanda kişisel düşüncesini de okuyucuyu yönlendirmeden ortaya koyan son derece samimi bir iç dökme yazısı olmuş.

3 Ekim 2025

Hasan Çelen

National Geographic Magazine yazıları tadında, bilgiyi ve hissi yeterli oranda okura aktaran aynı zamanda kişisel düşüncesini de okuyucuyu yönlendirmeden ortaya koyan son derece samimi bir iç dökme yazısı olmuş.

3 Ekim 2025

Dudu Gündoğan

Çok güzel anlatmışsın. Görmüş gibi oldum🧿

9 Eylül 2024

Kamuran Üstüner

Çok etkileyiciydi...paralel evrenler gibi iç içe geçmiş hayatlar ...deprem......boşluk hissi ve baharla yeşeren ümit.....tarihler boyu insanın hikayesi...hep kendini arayan insan...akıcı..görmediğim yerleri görebildiğim bir gezinti yaşadım...teşekkür ederim...

9 Eylül 2024

Kamuran Üstüner

Çok etkileyiciydi...paralel evrenler gibi iç içe geçmiş hayatlar ...deprem......boşluk hissi ve baharla yeşeren ümit.....tarihler boyu insanın hikayesi...hep kendini arayan insan...akıcı..görmediğim yerleri görebildiğim bir gezinti yaşadım...teşekkür ederim...

9 Eylül 2024

Zehra Gündoğan Turan

Adıyaman ancak bu kadar güzel anlatılabilirdi…

9 Eylül 2024

Günseli Baysan

Sevgili Yurdagül, hiç görmediğim gitmediğim yerleri gözümün önüne kadar getirdin. Emeğine, kalemine sağlık.

10 Eylül 2024

Munevver Antczak

Bir gezi yazisindan cok daha fazlasi olmus. Hele fotograflar da eklenince… Kutlarim👏❤️

10 Eylül 2024

Meral Korkmaz

Depremden sonra gördüğüm acı çeken şehir, tasvir edilirken hüznü, ve ruhu çok iyi yansıtılmış.Yazarla birlikte adeta şehri dolaşırken duygusunu da yakalıyorsunuz.Menzil Köyü'nün anlatıldığı bölüm ise gizemli bir dünyaya açılan kapı sanki.Merakla,heyecanla ve soluksuz okumanıza neden oluyor.Profesyonel bir çekim görünümündeki fotoğraflar yazının özeti...Yüreğinize sağlık.

10 Eylül 2024

Emine aysun Korkmaz

Çok güzel anlatmışsın. Tarihte gezinti yaptim. Sonundaki vurgu muhteşem

11 Eylül 2024

Hülya YAZAR GÜNAY

Bir solukta okudum.. Yazarın anlatımının gücüne.... Ayrıntılara.. Bakış açısına hayran kaldım.. Bakmak.. Görmek.. Ve kelimelere bu kadar güzel dökebilmek.. İşte sanat/yazarlık bu dedim...Yüreğine sağlık, kalemine kolaylık diliyorum.

11 Eylül 2024

Öne Çıkanlar

Edebiyat olmasaydı, hissedemezdikSemih Gümüş
İLGİNİZİ ÇEKEBİLİR

B. T. Yılmaz

19 Mart 2026

Robert Duvall: Sinemada Her Zaman Gerç..

"Sabahları napalm kokusunu seviyorum... Kokusu... zafer gibi.”Böyle diyordu Duvall, Francis Ford Coppola'nın Apocalypse Now  (1979) filmindeki Wagner hayranı, sörf meraklısı ve sadece 11 dakikalık bir oyunculuk gösterisiyle bir sinema ikonu yaratmayı..

Devamı..

Kapitalizm Öldü mü, Yoksa Taht mı Deği..

Uğur Ugan

"İnsanları yalnızca bilinmeyen korkutur.
Ama insan bilinmeyenle yüz yüze geldi mi, o korku bilinene dönüşür."

Antoine de Saint-Exupéry

BİZİ SOSYAL MEDYADA TAKİP EDİN

Oggito © 2024