Oggito Logo

Ne Haber

Bilim Teknoloji

Ekonomi

Liste

Söyleşi

Öykü

Video

2 Mart 2017

Edebiyat

Edebi Metinlerde Ağız Kullanımı Hakkında Bir Ön Çalışma

Nurettin Demir

Paylaş

33

0


Yazının amacı, belli bir ağzın veya ağız özelliğinin edebi eserlerde kullanımını bütün ayrıntılarıyla ortaya koymaktan çok, genel olarak edebiyatta ağız kullanımına dikkat çekmektir. Bu nedenle edebiyat ve ağzı ilgilendiren birçok soruna bu yazı çerçevesinde bir cevap vermek mümkün değildir.
Nurettin Demir

Konu

Aşağıda bazı ön bilgilerden sonra Nâbîzâde Nâzım’ın Antalya ağzı kullanılan Kara Bibik, Ebubekir Hâzım Tepeyran’ın muhtemelen Niğde ağzı kullanılan Küçük Paşa, Orhan Kemal’in Balkan ağızları kullanılan Murtaza ile Rize ağzı kullanılan 72. Koğuş ve Haldun Taner’in yöresi belli olmayan bir ağzın kullanıldığı Ayışığında Çalışkur adlı eserlerinden malzemenin yardımıyla edebi metinlerde ağız kullanımı üzerinde kısaca durulacaktır. Edebi eserlerde standart dışı dil kullanımının daha geniş bir çerçevede araştırılması şüphesiz edebiyat, dil ve kültür incelemeleri açısından yararlı olacaktır. Ancak konu hakkında kapsayıcı bir inceleme bu yazının sınırlarını aşar. Çalışmada seçilmiş edebi metinlerde ağız özelliği olarak hangi dil ögelerine başvurulduğu üzerinde bazı genel değerlendirmeler yapılacak, bunların yukarıda verilen eserlere yansımaları örneklendirilecektir. Yazının amacı, belli bir ağzın veya ağız özelliğinin edebi eserlerde kullanımını bütün ayrıntılarıyla ortaya koymaktan çok, genel olarak edebiyatta ağız kullanımına dikkat çekmektir. Bu nedenle edebiyat ve ağzı ilgilendiren birçok soruna bu yazı çerçevesinde bir cevap vermek mümkün değildir. Aynı şekilde, seçilen edebi eserlerdeki   ağız   kullanımını   bütün   ayrıntılarıyla   incelemek   de   ayrı   bir çalışma konusudur.

Standart Dil ve Ağızlar

Standart dil ile yerel konuşma biçimleri anlamıyla kullanacağım ağızlar arasındaki ilişki günümüzde, hiçbir zaman olmadığı kadar çok boyutlu ve karmaşıktır. Her doğal dil kendi içinde çeşitli nedenlerle ortaya çıkmış bir varyantlar yığınından oluşur. Dil içindeki varyantların en prestijlisi, “en doğru”, “en güzel” kabul edilen biçimi olan standart dil, sahip olduğu araçlarla prestiji düşük, “kaba”, “bozuk”, “çirkin” vb sayılan yerel ağızları bir taraftan kendine yaklaştırmakta, ağız bölgelerine yayılmakta ve yerel ağızların birincil özelliklerinin kaybına neden olmakta, ama diğer taraftan kendisi de ağızlardan beslenmektedir. Ağızlar ise bir taraftan standart dile yaklaşırken diğer taraftan standart dile ait olduğu düşünülen bazı alanlarda kendilerine yer bulmaktadırlar. Prensip olarak, her iki dil türünün de kullanıldığı alanda dikkat çekici bir genişleme vardır. Bunda, Türkçenin bir dilin yerine getirmesi gereken işlevlerin tamamını ancak geçen yüzyılda karşılamaya başlamasının (bk. Demir 2009), ulaşım imkanlarının ve iletişim teknolojisindeki gelişmelerle eğitim taleplerinin önemli bir rolü vardır. Bir bölgenin ağzına dayanan, kendisi de neticede bir ağız olan, bölgeler ve sosyal tabakalar üstü konuma sahip standart dil; ulaşım, iletişim ve eğitimdeki gelişmeye paralel olarak, başka ağız bölgelerine genişlerken, ağızlar; eğitim hariç, neredeyse aynı araçları kullanarak, iç göçün de yardımıyla asıl konuşuldukları bölgelerinin dışına taşmaktadırlar. Böylece ikisi arasında daha önce söz konusu olmayan karşılaşma ve rekabet ortaya çıkmakta, aralarındaki ilişki daha da karmaşık hâle gelmektedir. Bir dilin standart biçimiyle ağızları, prensip olarak aynı temel dilbilgisel yapıları kullanır. Farklılık, daha çok bu temel dilbilgisinin gerçekleşmesi sırasında ortaya çıkar. Bu çalışma açısından standart dil ile ağızlar arasındaki en önemli fark, standart dilin öncelikle yazılı, ağızların ise öncelikle sözlü kullanılmasıdır. İlkinde, bir karar vermeye dayanan “doğru” biçimlerin nasıl olduğu veya olması gerektiği yazım kılavuzları, sözlükler ve başvuru kitaplarında bulunabilir. İkincisinin, sınırları daha esnek olan doğru biçimleri hakkında ise konuşurların kodlanmamış bilgisi vardır. Bu bilgiye uyulmaması durumunda, alay etme, sözlü uyarma gibi belli bir yaptırım gücü olan araçlara başvurulur. Standart dilin bir de konuşulan biçimi olup olamayacağı tartışmalıdır. Eğer varsa bile, Türkçe açısından iyi bilinmeyen konuşma standardının kuralları ve bu kurallara uyulmaması durumunda uygulanan yaptırımlar, yazılı standart kadar katı ve bağlayıcı değildir. Ağızlar, dilin öncelikle sözlü gerçekleşme biçimleri olmakla birlikte, bazı alanlarda yazılı olarak da kullanılırlar. Ders kitapları, hukuk dili, resmi yazılar gibi metinlerde ağza yer verilemez. Buna karşılık masal, halk hikâyesi, efsane, atasözü, deyim, bilmece, fıkra, halk şiiri, türkü gibi sözlü edebiyat ürünlerinin yazıya geçirilmiş biçimlerinde, karikatürlerde, öykü ve romanların öncelikle diyalog bölümlerinde ve yerel basında ağız kullanılır. Tiyatro da ağızlardan yararlanılan alanlardan biridir. Hele hele Ortaoyunu, Hacivat ve Karagöz gibi geleneksel tiyatro dallarında “şive”, kahramanları tanımlayan özelliklerin başında gelir. Ayrıca, standart dilin söz varlığını kapsama amacı güden sözlüklerde de ağızlara özgü söz varlığına belli ölçüde yer verilir.

Ağız Edebiyatı

Ağız ve edebiyat ilişkisinden söz ederken iki hususu birbirinden ayırmak gerekir. Bunlardan ilki, bir ağzın temel anlatım dilini oluşturduğu metinler anlamında ağız edebiyatı, ikincisi ise standart dille yazılmış bir edebi metinde, çeşitli nedenlerle ağız örneklerine yer verilmesi anlamında, edebi metinlerde ağız kullanımıdır.
  1. yüzyılda Kastamonu ağzıyla yazılmış Mutayebât-ı Türkiyye, ağızla edebi ürün ortaya koyma denemelerinin ilgi çekici bir örneğini oluşturur (bk. Kaçalin 2000). Kastamonu ağzıyla yazılmış bu eserde divan edebiyatı formları kullanılır. Eserdeki şarkı ve gazeller ağzı taklit bakımından başarılıdır. Kastamonu ağzının özelliklerini gösterebilmek için Arap harflerinin imkânlarından yararlanılmış, örneğin gör- fiili gor- okunacak şekilde yazılmıştır.

Edebi Eserlerde Ağız Kullanımı

Edebi eserlerde ağız kullanımı, doğrudan ağızla yazılmış edebiyat ürünleriyle uğraşmaktan daha karmaşık bir sorundur. Her şeyden önce standartla ağız arasında keskin bir çizgi olmadığından, bir metinde standart dilden hangi sapmaları ağız kabul etmemiz gerektiği her zaman açık değildir. Standart dilin yazım kuralları öncelikle fonoloji ve kısmen de morfolojiyle ilgilidir. Söz diziminde ve söz varlığındaki tercihlerde standartla standart olmayanı ayırmak güçtür. Söz varlığı için, standart dilin sözlüklerini bir başvuru kaynağı olarak kabul edebilirsek de söz diziminde standardı belirleyen başvuru kaynakları yoktur. Doğu Karadeniz ağızlarındaki kitabi aldum, okudum oni veya Kıbrıs ağızlarındaki isterim gideyim gibi ağızlara özgü söz dizimi kalıpları varsa da çoğu durumda, standart dilde prensip olarak kabul edilemez bir söz dizimi ağızlarda da imkansızdır ve bu bakımdan ikisi arasında ayrım yapmak güçtür. Edebiyatta ağız kullanımı yeni bir olgu değildir. Arap harflerinin kullanıldığı dönemde standart kavramı bugünkü ile aynı içeriği taşımaz. Onun için, klasik Osmanlı edebiyatında standart ve standart olmayanı bir tarafta tutarsak, standart dışı varyantlar, batılı anlamda ilk roman ve öykü denemelerinden itibaren kullanılmıştır. Örnek olarak, Türk edebiyatındaki ilk roman denemelerinden biri olup 1872-1873 arasında Hadîkat gazetesinde tefrika edilen Taaşşuk-ı Talat ve Fitnat’ta ilgi çekici bir sosyal ağız örneğiyle karşılaşılır (Sami 2002). Üzerinde ayrıntılı durmayacağımız bu eserde “ihtiyarca görünür bir Arap karı”nın (s. 1) konuşma biçimi, eserin 2002’de yeni yazıya aktarılan bir baskısında şu şekilde verilir: (1) Ha ha, buyuk hanim iyi söyler, ben şok ister o hıkâye dinlamak. Şok guzel hıkaye... Ammâ bakar kı, hanim dikmağa dalmış, bey duşunmağa varmış, ben de sukût eder durur. Kuşluk işun hazır yemak var. Ahşama yabacak, ammâ vakıt var bende... diyerek sözü uzatır (2).

Şive Taklidi Tartışması

Batı tarzı ilk roman ve öykü denemelerinden itibaren edebi eserlerde gözlenen ağız kullanımı, akademik çevrelerden önce edebiyatçılar arasında, ayrıntıları başka bir yazı konusu olan “şive taklidi” adı altında, 1953 yılının sonlarında hararetli bir şekilde tartışılmıştır. Yeditepe ve Yenilik gibi dergilerde, Akşam ve Dünya gibi günlük gazetelerde sürdürülen tartışmalar, M. Fuat’ın bir-iki yıldır konuşulan şive taklidi meselesini, Yeditepe’nin 15 Aralık 1952 tarihli sayısındaki bir yazısıyla dergilere taşımaya çalışması ve şive taklidinin zararlarından söz etmesiyle başlamış, 1954 yılı başında sona ermiştir (bk. Fuat 1997: 46-48, 115-119). 15 Eylül 1953 tarihinde, Dünya gazetesinde yayımlanan yazısında, şive taklidini gerçeklik kaygısı ile açıklayan ve eserlerinde şive taklidine önemli bir yer veren Orhan Kemal yanında Can Yücel, Kemal Bilbaşar, Samim Kocagöz gibi yazarlar şive taklidine taraf olmuşlardır. Tartışmayı başlatan M. Fuat’tan başka M. Cevdet Anday, Tarık Buğra, Nurullah Ataç gibi yazarlar ise şive taklidine karşı çıkmışlardır. Bu arada, iki farklı görüşün olduğu her durumda bekleneceği üzere Yaşar Nabi, Varlık dergisinin 400. sayısındaki nüshasında, her iki tarafın da haklı olduğu, şive taklidinin kullanılması, ama dozunun iyi ayarlanması gerektiği görüşünü dile getirmiştir (1953). Tartışma, şive taklidinin nasıl verilmesi gerektiği konusunda değil, edebi metinlerde şivenin kullanılıp kullanılmaması çerçevesinde yoğunlaşmıştır.

Akademik Çalışmalar

Edebi eserlerde ağız kullanımıyla ilgili olarak, yayımlanmadıkları için değerlendirme dışı tuttuğumuz öğrenci tezlerini bir tarafa bırakacak olursak, sınırlı sayıda akademik çalışma yapılmıştır. Doğan Aksan (1985), Hüseyin Rahmi’nin eserleriyle ilgili bir çalışmasında, bazı fonetik ve leksikolojik özelliklere sahip, dar bir çevrede yaşamakta olan bir İstanbul ağzının varlığına işaret eder. Hüseyin Rahmi’nin kitaplarında halk tabakalarının konuşmaları, özellikle kadın meclislerindeki konuşmalar, bir yazarın kaleminden çıkmış olmasa, kimi zaman bir ses cihazıyla alınıp yazıya geçirilmiş sanılacak kadar doğal ve başarılıdır /…/ Onun yazdıkları bir bakıma İstanbul ağzından derlemeler sayılabilir” (1985: 19). Aksan, leksikolojik açıdan İstanbul ağzının özellikleri arasında, “daha çok alıntı, yabancı öğeler içermekte olması, edebiyat dilinde yerleşik bulunan Arapça, Farsça ve Fransızca öğelerin günlük konuşma dilinde yer etmiş olması”nı sayar (1985: 19). Aksan’ın bu ifadesi, İstanbul Türkçesi standart dile temel oluşturduğu için son derece ilgi çekicidir. Ziya Gökalp tarafından standart dile temel alınması önerilen İstanbul Türkçesi tam da kadınların konuştuğu Türkçedir. Hüseyin Rahmi’nin kitaplarında görülen bu İstanbul Türkçesinin daha ayrıntılı bir değerlendirmeye tabi tutulması şüphesiz hem ağız araştırmaları hem de standart   dil açısından ilgi çekici olacaktır. Ali Püsküllüoğlu da Yaşar Kemal’in eserlerinde geçen yerel sözcüklere, atasözlerine ve deyimlere yer veren bir sözlük yayımlamıştır (1987). Ancak Püsküllüoğlu’nun sözlüğündeki madde başlarına baktığımız zaman abara, abov yanında, aynı sayfada acından ölmek, ağıt yakmak, atlar tepişir arada eşekler ölür (1987: 31) gibi örnekler de buluruz. Her ne kadar abov örneği de tartışmaya açıksa da, ilk sözü edilenler ağız örneği sayılabilecekken, standart dilde de kullanıldıklarından sonrakileri Yaşar Kemal’e özgü ağız örnekleri saymak için bir neden yoktur. Ayrıca, ağız kelimesi olarak görülebilecek öteberi, Türkçe Sözlük’te “türlü, önemsiz, ufak tefek şeyler” olarak tanımlanır ve “Çıkıp öteberi almaya çarşıya gittim.” (R. H. Karay) ile örneklendirilir. Ama kelimenin yaygınlığı ile anlam alanları da ayrı bir sorundur. Kelimenin ağızlarda “şey, eşya, yiyecek giyecek” gibi anlamları da vardır. Püsküllüoğlu’nun sözlüğü söz varlığı açısından standart ile ağızları ayırmanın güçlüğünü açıkça göstermesi bakımından dikkat çekicidir.

Hangi Dil Öğeleri

Seçilen eserlerde, dilbilgisinin her alanından ağız ögelerine yer verildiği görülmektedir. Ancak eserlerde farklı ögeler öne çıkmakta, diğer dil ögelerine göre daha baskın bir rol oynamaktadır. Ağızlar ile standart dilin fonem dağarcığında, ver-, ye- gibi kelimelerin ilk hecesinde görülen kapalı e ve baña, deñiz gibi örneklerde bulunan geniz n’si gibi az sayıda sesi bir tarafa bırakırsak, önemli farklılıklar yoktur. Ayrıca bu sesler bütün ağızlarda fonem değildir. Fonolojik açıdan ağızlarla standart dil arasındaki asıl ayrım, seslerin farklı gelişme basamaklarında yer almalarıyla ortaya çıkar. Ünlü, ünsüz uyumları ve çeşitli nedenlerle gerçekleşen ses olayları, farklılıkta önemli bir rol oynar. Ağızlara özgü sesler, standart alfabenin verdiği imkânlar ölçüsünde edebi metinlere yansıtılır. Standart alfabede karşılığı bulunan sesler yazıda gösterilirken, karşılığı bulunmayan sesler, fonem de olsalar gösterilmezler; örnek olarak etmiyoñ biçimi etmiyon şeklinde verilir. Çeşitli nedenlerle ortaya çıkan ve bazı ağızlar için tipik olan ara sesler, kendilerine en yakın olduğu düşünülen sesi gösteren harfle verilir. Mesela standart dilde - öbeğindeki sesler, İç Anadolu Bölgesi başta olmak üzere bazı ağızlarda ses niteliği açısından yansızlaşırlar. Bu gelişme yazıda ö yerine o kullanmak suretiyle gösterilir: goreceksin. Edebi metinlerde başarılı bir biçimde aktarılan fonolojik ögeler arasında, bazı ağızlar için tipik olan ünlü uyumundaki farklılık yer alır: babamun, gittum, dondüm, uyumiy. Standart dildeki söz başı ötümsüz art damak k- sesi yerine ötümlü art damak g- sesinin kullanılması, s- sesi yerine ötümlü karşılığı olan z-’nin kullanılması, kapalı e sesinin i olması bazı ağızlar için tipiktir. Standart alfabeyle gösterilebilen bu tür ayrımlar edebi metinlerde başarılı bir şekilde verilir: gahır, garagola, zabı, virmem. Morfolojik farklılıklar da yazarların metnin ağız örneği olduğunu göstermek için başvurdukları ölçütler arasındadır. Özellikle çok varyantlı şimdiki zaman ekinin farklı biçimleri, veriy, gidersin, keseyrum, etmiyon; gelecek zaman ekinin kısalmış biçimleri, alacan, alacam; geniş zamanın hem yapısında hem de işlevindeki farklılık, gelin, gülersiniz ‘gülüyorsunuz’; soru ekinin kullanılmaması, Tanırsın beni? gibi morfolojik farklılıklar dikkat çekmektedir. Bazı bölgelerin ağızları, standart dilden söz dizimi açısından da önemli farklılık gösterir. Bu, özellikle başka dillerle ilişkilerin yoğun olduğu bölgeler için geçerlidir. Seçilen metinlerden, aşağıda da göreceğimiz gibi, Orhan Kemal’in eserlerinde ağızlara özgü söz dizimi özelliklerine de yer verilmiştir: Yukarda Allah, Ankara’da Devlet hem de Hükûmet, burada da Murtaza’ydı! (1973: 8). Ağız örneklerine yer veren ilk metinlerden itibaren, yerel söz varlığı ögelerinden yararlanmanın, bir metnin ağız metni olduğu intibaını uyandırmada önemli bir yeri olduğu görülmektedir. Söz varlığında standart dilde hiç kullanılmayan kelimelere başvurulabildiği gibi standart dildekinden farklı söylenen kelimelere de yer verilebilmektedir: harım, gubadlık, çocuk bahçası vb. Dilin kullanılması sırasında, dilbilgisel açıdan neyin doğru neyin yanlış olduğu konusundaki genel bilgi yanında, dil bilgisi açısından yanlış olmamakla birlikte neyin hangi bağlamda kullanılabileceğine, alternatif ifadelerden hangisinin hangi duruma uygun düşeceğinin bilgisi kapsamında bir de kullanım bilgisi vardır. Bu çalışma için değerlendirdiğimiz eserlerden birinde, Haldun Taner’in öyküsünde bu bilgiye de başvurulmuştur. Edebi metinlerde farklı ağız ögeleri aynı anda kullanılabilir. Prensip olarak fonoloji, morfoloji ve söz varlığı ögelerinin daha baskın olduğu ve aynı anda kullanıldığı söylenebilir. Söz dizimi özelliklerine başvurmak ise daha az görülür. Hangi ögenin baskın olacağı, verilmeye çalışılan ağzın standart dilden ayrılma derecesiyle ilgili olabileceği gibi, yazarın tercihleriyle de ilgili olabilir.

Seçilen Eserlerde Durum

Seçilen eserleri yukarıda söylenenler doğrultusunda kısaca değerlendirecek olursak şu tespitleri yapabiliriz: Kara Bibik: Bu çalışmada yararlanılan en eski tarihli eser olan Nâbîzâde Nâzım’ın Kara Bibik adlı romanında Antalyalı bir köylünün yaşamı anlatılır. İlk baskısı 1889 yılında yapılan kitap, Türk edebiyatında ilk köy romanı denemesi sayılır. Kara Bibik’in çalışmamız için kullandığımız 1944 tarihli Latin harfli baskısında ağız kelimeleri, bazı yer adları veya eskimiş sayılan kelimeler dipnotlarda açıklanır. Eserin konuşma bölümlerinde ağız özellikleri de verilir: (2a) -Tarlana ni şekil harım etmiyon?/…/ -Ni hal edelim? Mah’ Alan hu yaka durup oturur -Ni hal edelim? Mah’ Alan hu yaka durup oturur! Hele hunun gubadlığına bak (7). (2b) -Eee, deli Ali; ispirto vâ mı?/.../ -Mustâya ünle, görelim (8) Alıntılanan bölümde de görüldüğü gibi, Kara Bibik’te fonolojik, morfolojik ve leksikal ağız ögelerinden yararlanılır. Standart dilden ses farklarını ni < ne, hu < şu, vâ mı < var mı, morfolojik farkları ise etmiyon ‘etmiyorsun’, durup oturur ‘duruyor, durmakta’ örnekleri oluşturur. Bölgenin ağızlarında kullanılan -(y)Xp otur-ur biçiminden türemiş olan şimdiki zaman eki -(y)Xpoturur’a yer verilmesi, yazarın dil konusunda usta bir gözlemci olduğunu açıkça gösterir. Ancak bu metinde yine de asıl dikkat çekici olan kısım söz varlığıdır. Alıntıladığımız bu kısa bölümde harım et-, ni hal ‘neden, niçin’, mah ‘işte’, alan ‘tarla, alan’, hu ‘şu’, yaka ‘taraf’, gubadlığına ‘ukalalığına’, vâ mı ‘var mı’, ünle ‘çağır’ gibi kelimelerin kullanıldığını görürüz. Metnin ağız kullanılan diğer bölümlerinde de benzer bir durumla karşılaşırız: harım, tahra, an ‘sınır’, dam ‘köylü evi’ (5) vb. Burada geçen örnekler Antalya ağızlarında görülen kelimelerdir. Kara Bibik’te dikkat çekici bir söz dizimi özelliği yoktur. Küçük Paşa: Çalışmamızda yararlandığımız ikinci metin olan Ebubekir Hâzım Tepeyran’ın Küçük Paşa adlı eserinin ilk baskısı 1910 yılında yapılmıştır. Bu kitapta, Orta Anadolu’da, belki de yazarın doğum yeri ve bir ara valilik yaptığı Niğde’ye bağlı, devletin ancak vergi ve asker almak istediğinde hatırladığı yoksul bir köy anlatılır (Akıncı 1961: 21). Bu çalışmada, Küçük Paşa’nın ağız örneği olduğu düşünülen kelime ve ifadelerin anlamlarının metin akışında parantez içinde verildiği 1947 tarihli baskısı kullanılmıştır. (3) ‘İstersen gölüge (eşege) bin, pek dölek (rahat) yürür ayakları sağlamdır ne tökezir, ne gapanır; yalnız yağırına dürteyim deme, sen ona kuş yelegi (tüy) gibi yeğni (hafif) gelin (gelirsin), kıç atar düşürür’ dedi. (54). Kara Bibik’te olduğu gibi Küçük Paşa’da da fonolojik, morfolojik ve sözvarlığı farklarına yer verildiği görülmektedir. Ses bilgisi açısından alıntılanan bölümde geçen k- > g- değişmesi, gapanır < kapanır, yanında başka bölümlerde de s- > z- değişmesi, zabı < sabî, zıpyan < sübyan (55) gibi ötümlüleşme veya z- > s- ötümsüzleşmesi örnekleri, Sele < Zeliha (55); art damak ünlülerinin ön damaksılaşması, emme < ama (55); büzülme, macir < muhacir (55); ünsüz benzeşmesi, gannına < karnına (54) gibi ses olaylarına da rastlanır. Bunun yanında, geniş zaman ekinde r düşmesi ve kişi eki olarak -n kullanılmasını morfolojik farklara örnek verebiliriz. Ancak, metinde asıl dikkat çekici olan, söz varlığındaki yoğun yerelliktir. Bu kısa bölümde, gölük ‘eşek’ [aslında ‘dişi at’], dölek ‘rahat’, tökezi- ‘tökezlemek’, gapan- ‘kapanmak’; yağır ‘yara’, kuş yelegi ‘tüy’ yeğni ‘hafif’, kıç at- ‘tekme atmak, havaya zıplamak, huysuzluk etmek’ gibi örneklere rastlarız. Küçük Paşa’da, Kara Bibik’tekinden daha yoğun bir yerel söz varlığı kullanıldığı dikkat çekmektedir. Alıntılanan bu kısa bölümde metni neşredenlerin anlamını vermediği başka ağız örnekleri vardır. Eserin ağız kullanılan diğer bölümlerinde de söz varlığındaki farklılıklara bolca yer verildiği görülür. Örnek olarak, 55. sayfada şu kelimeler kullanılmıştır: yelesinden = ‘saçlarından’, gömük = ‘batak’, ötegün = ‘geçen gün’, yapan = ‘yaparsın’, camış = ‘manda’, nikolatif = ‘lokomotif’, negoreceksin = ‘ne yapacaksın’, yeni yol = ‘şose’, çevreleri = ‘köşeleri ipek klaptan ile işlenmiş mendilleri’. Murtaza: Orhan Kemal’in bu çalışmada yararlanılan ve “şive taklidi” tartışmasının patlak vermesinde önemli bir rol oynayan Murtaza adlı romanı, söz diziminin bir ağız özelliği olarak edebi eserlerde kullanılması açısından Türk edebiyatında özel bir yere sahiptir. Adana’da yaşayan, Yunanistan göçmeni ve görevine aşırı düşkün Bekçi Murtaza’nın hayatının anlatıldığı Murtaza, 1952 yılında yayımlanır ve büyük ilgi görür. Kitabın dil açısından en belirgin özelliği Murtaza’nın konuştuğu Balkan ağzı, bu ağzın en belirgin özelliği ise Kıbrıs ve Balkan ağızlarıyla ilgili çalışmalardan tanıdığımız, neredeyse Hint-Avrupa dillerine özgü sayılabilecek söz dizimidir. (4a) Ederim sıkı disiplin tadbik diye istemeyenler var imiş, edecekler imiş şikâyet beni Valiye. Der ise Vali bey ne için ederler hakkında şikâyet Mürtaza efendi? Derim ol sen bana arka, karışma üstyanına âmirim. Neden? Çünkü bilir Vali bey dolaşğını damalarımda kanının Kolağası Hansan beyin. Aynı zamana gördüğümü kurs, aldığımı âmirlerimden büyük terbiye hem de disiplin. İyi bir meymur, bakmaz halkın gözyaşına! Vazife bir sırasında görmez gözü çiğerpâresini (76) (4b) Tanırsın beni? Yoksa benzetirsiniz haminnelerinize? (97). Metinde, standarttan fonolojik sapmalar fazla değildir. Buna karşılık, alıntılanan bölümlerde de görüldüğü gibi, geniş zaman eklerinin şimdiki zamanı göstermek için de kullanılması, soru ekinin eksikliği gibi morfolojik özellikler görülür. Söz varlığında ise, Murtaza’nın üstyanına (76), vazife bir sırasında (8) gibi yerel ağız örneği sayılabilecek ifadeler yanında daha çok sosyal ağız olarak değerlendirilmesi gereken Osmanlıca mütenebbih, nümune-i imtisâl gibi ifadeleri kullanması dikkat çeker, ama söz dizimi diğer ağız özelliklerinin hepsinden daha baskındır. Murtaza’da çok az olmakla birlikte diyalog olmayan bölümlerde de ağız kullanılabilmektedir: (4c) Düdüğüne yeniden sarılıp, ötekinden çok daha öfkeyle yeniden öttürerek açtı adımlarını. Ne sanarlardı, abe ne sanarlardı onu. Yukarda Allah, Ankara’da Devlet hem de Hükûmet, burada da Murtaza’ydı! Öğrenmemiş miydi bu cahil insanlar? Geçirememiş miydi semte hükmünü? Yoo.. gelemezdi buna? Görmüşkurs, almıştı çok sıkı terbiye âmirlerinden (8). Orhan Kemal’in baba tarafından ninesi, annesi ve eşi Balkan göçmenidir (Öğütçü 2005: 26, Narlı 2002: 1, Ünal-Öğütçü 2005). Murtaza’nın konuştuğu dil, Türkçenin Yunanistan’da konuşulan ağızları olmaktan çok, Orhan Kemal’in çevresinde konuşulan bu Balkan Türkçesi olmalıdır.
  1. Koğuş: Orhan Kemal’in bu çalışmada kullanılan ikinci kitabı, 1954 yılında yayımlanan 72. Koğuş adlı romanıdır. Romanda Rizeli Kaptan ve çevresindekilerin hapishane hayatı anlatılır. Özellikle Kaptan’ın konuştuğu bölümlerde Doğu Karadeniz ağzına özgü fonolojik ve sözdizimsel özellikler görülür:
(5) ‘-Bu   olay,   babamun   öcünü   almadan   önceydı.   İstanbul’dayım,   işlerim   hizlı, keseyrum racon. Var bir dostum Galata’da, bir dostum Ziba’da. Para dersen zibil... /…/ -Yattum o gece Ziba’da. Sabahtan kalktum, er. Gittum hemama. Çıktım hemamdan, atladum kumpaniyaya. Dediler hoş geldun Kaptan. Dedüm hoş bulduk. Deler var bir şilep, çıkacak sefere, gider misun? Dedum sorulur mu hastaya kar? Şilep ama, şilep deyil Boğaz vapuru. /… Dedüm peki. Dondüm kahvede, bakayım kim var kim yok hemşehrilerden. Baktım bizim Hidayet Reis bakinir baa. Dedüm ne bakinirsun Hidayet. Dedi yok mi habarin? Vurdi Rahmi amuca çocuğuni (44). Doğu Karadeniz ağızlarını diğer ağızlardan ayıran özelliklerin başında ünlü uyumunun olmaması ve tek biçimli eklerin varlığı gelir. Orhan Kemal de romanında Doğu Karadeniz ağızlarının bu tipik özelliğinden yararlanmıştır: babamun, keseyrum, kalktum, çocuğuni vb. Ancak, alıntılanan bölümde ilgili ağza özgü bu klişe özellik abartılmıştır. Abartma sonucunda ilgili ağızda mümkün olmayan biçimler de ortaya çıkmış veya olması gereken biçimler verilmemiştir. Yukarıda alıntılanan metinde geçen ağızların iyi aktarılması durumunda olması gereken biçimleri şöyledir: öcünü > öcini, önceydı > onceyidi, hizlı > hızli, yudumladı > yudumladi, çıktım > çiktum, dedüler > dediler~tediler, çıkacak > çikacak, sorulur mu > sorulur mi, vapuru > vapuri, baktım > paktum, bizim > bizum, bakinir > pakinur, habarin > haberun. Fonolojik açıdan, ilgili ağzın çok bilinen bir yönü öne çıkarılırken, aynı ağızlar için tipik olan ünsüz farklılıklarına hiç yer verilmemiştir: pakayum, tedum, furdi vb.
  1. Koğuş’ta ayrıca ilgili ağızdaki morfolojik ve söz dizimi farklarına da yer verilmiştir: Vurdi Rahmi amuca çocuğun vb. Buna karşılık, ilgili bölüm söz varlığı ögesi barındırmamasıyla dikkat çeker. Oysa, ilgili ağzın iyi yansıtılması durumunda, burada kullanılabilecek önce yerine evvel, çocuk yerine uşak gibi ağza özgü kelimeler bulunmaktadır.
Ayışığında Çalışkur: Türk öykücülüğünün önemli isimlerinden Haldun Taner’in Ayışığında Çalışkur (1954) adlı öyküsünde, ay ışıklı bir yaz gecesinde, Çalışkur apartmanındaki olaylar anlatılır. Öykünün ilk versiyonu, konuşma bölümlerinde hangi bölgeye özgü olduğu açıkça belirtilmeyen bir ağza bolca yer veren, canlı ve akıcı bir üslupla yazılır: (6a) Al götür şu yumurcağı bekçi emcesi dedi gene bana gahır veriy, uyumiy’. ‘Alacan değel mi? Ha alacan? Alacam dedi Bekçi, susmazsa garagola götürecem. Get Zülfikâr emcesi get’ dedi. ‘Get de sen ırsızları gatilleri götür garagola. Ben Paşa oğlumu virmem sağa.’ /…/ Bir cıgara vir Zulfikar. dedi. Metinde, görüldüğü gibi, fonolojik ve morfolojik ağız özellikleri baskındır. Ünlü uyumundaki farklılık, uyumiy; söz başında ötümlüleşme, gahır, garagola, gatiller; ünlülerde standarttan sapmalar, değel mi, virmem, get; ünsüzlerde düşme veya değişmeler, cıgara, ırsızları gibi ses özellikleri; şimdiki zaman ve gelecek zaman çekiminde standarttan sapmalar, gahır veriy, uyumiy, alacan, götürecem alıntılanan bölümdeki ağız özellikleridir. Öyküde kahramanların nereli olduğu belli değilse de taklit edilen ağzın Doğu Karadeniz, Doğu Grubu ve Ege’ye özgü olmadığı açıktır. Metinde kullanılan az sayıdaki söz varlığı ögesinden bazıları, Anadolu’da geniş bir yaygınlığa sahiptir. Buna karşılık, hent hent ötüyon ifadesi Tarama Sözlüğü’ndeki verilere göre hant hant ötmek ‘bağıra bağıra, kavga edercesine konuşmak’ anlamıyla İstanbul ve Yozgat’ta kullanılır. Tarama Sözlüğü’nde hent hent etmek maddesi varsa da anlamı farklıdır. Yine de metinde konuşulan dili belli bir bölgeyle ilişkilendirmek için daha ayrıntılı   çalışmalar gerekir. Haldun Taner’in öyküsünde, konumuz açısından asıl dikkat çekici olan, öykünün yeniden yazılan biçimiyle ilk biçimi arasındaki farklardır. Öykünün bir parçası olarak eleştirmenler, öyküde adı geçenlerin de arasında olduğu kurum ve kişiler, öyküyle ilgili eleştiriler yazarlar. Edebiyatçılar arasında şive taklidi tartışmasının patlak   verdiği dönemde kaleme alınan öykünün dili de eleştirilerden nasibini alır: “Hikâyedeki ‘tiksinç ürküntü vesaire’ gibi tilcikleri de ayrıca beğenmedim” (143) “Okudum son yazısını. Sevmiyorum o yazarın dilini… /…/ Kişilerini illa gerçekte konuştukları gibi vermek zorunda değildir yazar… Grekçe konuşmuyor mu Sofokles’in kişileri? Onları çeviride öz Türkçe konuşuyor görünce yadırgıyor mu okur? Kuşağı, çevresi, kültür durumu ne olursa olsun, bütün kişilerini öz Türkçe konuştursa ne eksilir yazısında; ayrıca devrik tümceden de faydalanmıyor yeteri kadar…” (169). Ataç üslubuyla yazılan bu eleştiride dile getirilenler, “şive taklidi” tartışmalarında taklit karşıtlarının tezlerinin özünü oluşturur. Eleştiriler göz önünde bulundurularak öykü ironik bir dille yeniden yazılır. Çift rakamlı sayfalarda eski metin, tek numaralı sayfalarda ise yeni metin verilir. Yeni metinde değiştirilen veya eklenen kısımlar koyu harflerle yer alır. Yeni metindeki değişiklikler sadece fonolojik ve morfolojik açıdan standart biçimlerin verilmesinden ibaret değildir. Yukarıda alıntılanan bölüm yeni metinde şu biçimi alır: (6b) Alın götürün şu yaramazı Bekçi Bey amcası’ dedi, ‘Yine beni üzüyor, uyumuyor’. ‘Alacaksınız değil mi? Söyleyin kuzum, alacağım deyin.’ Almayacağım   dedi   şefkatli   Bekçi,   ‘Ama   susmazsa   onu   çocuk   parkına bırakmayacağım.’ Gidiniz Zülfikâr bey amcası, gidiniz dedi. Gidiniz de siz kaka bebekleri yaramaz bebekleri alınız. Ben Paşa-oğlumu vermem, size. Biz mamamızı yedik, et suzumuzu içtik, şimdi cici cici e-e yapacağız./…/ Bir sigara verir misiniz Zulfikar bey. dedi (161-163). Görüldüğü gibi, yeni metinde “kaba” sayılan ağız özelliklerinden eser kalmamıştır. Yeni biçim oluşturulurken sadece dilbilgisi ögelerinden değil aynı zamanda kullanım bilgisinden de yararlanılması, Ayışığında Çalışkur’u önce sözü edilen metinlerden ayıran dikkat çekici bir husustur. Öykünün ilk anlatılan biçiminde kişiler, sosyal çevrelerine, eğitimlerine, yaşlarına ve geldikleri yöreye özgü sayılabilecek doğal bir dille konuşurken, yeni metinde son derece yapay bir konuşma dili söz konusudur. İlk metindeki akıcılık yerini yeni metinde yapmacıklığa, gerçek dışılığa bırakmış, böylece ironi ortaya çıkmıştır. Önceki biçimde konuşulan dil çok daha akıcı, ama aynı zamanda standart dışı iken ikinci metin standarda uygun, ama doğallıktan da bir o kadar uzaktır.

Sonuç

Edebi metinlerde, yukarıda da görüldüğü üzere, çoğu zaman birden çok ağız özelliği aynı anda kullanılır, ama bazı özellikler diğerlerine oranla daha baskın olabilmektedir. Örnek olarak, Karabibik ve Küçük Paşa’da fonoloji, morfoloji ve söz varlığı, Murtaza’da söz dizimi, 72. Koğuş’ta söz dizimi, fonoloji ve morfoloji, Ay Işığında Çalışkur’da ise fonoloji, morfoloji ve kullanım bilgisinin diğerlerinden baskın olduğunu söyleyebiliriz. Ayrıca Orhan Kemal’in ve Haldun Taner’in eserlerinde söz varlığına az yer verilmesi de dikkat çekicidir. Çok bilinen klişe özelliklerle oynamak, bölgenin yerlisi olmayan yazarlar için söz varlığı ögelerini kullanmaktan daha kolay olmalıdır. Yeterince ayrıntılı olma iddiası taşımayan bu kısa yazıda, hem edebiyat hem de dil araştırmalarında ihmal edilen bir konunun, edebi metinlerde ağız kullanımının bazı yönlerine işaret edilmiş, söylenenler seçme metinler yardımıyla örneklendirilmeye çalışılmıştır. Çok kısa alıntılar ve alıntılanan bölümlerle ilgili ayrıntılandırılmaya ve derinleştirilmeye muhtaç yorumlar, edebi eserlerde çeşitli ağız ögelerine yer verildiğini, bunların eserden esere değişebildiğini göstermektedir. Verimli bir araştırma alanı olabilecek edebi eserlerde ağız kullanımıyla ilgili ayrıntı çalışmaları, ağızların edebiyatta ve kültür hayatında oynadığı rolü daha açık bir biçimde gösterecektir. Bibliyografya Akıncı, Gündüz (1961). Türk Romanında Köye Doğru, Ankara: DTCF Yayınları. Aksan, Doğan “İstanbul Ağzı Üzerine Gözlemler”, Beşinci Milletler Arası Türkoloji Kongresi, İstanbul, 23-28 Eylül 1985. Tebliğler I. Türk Dili. C. 1. İstanbul. 17-23. Demir, Nurettin (2009). 1923-1938 Arasında Türk Dili. Cumhuriyet Dönemi Türk Kültürü. Ankara: AKM [baskıda.] Fuat, Mehmet (1997). Unutulmuş yazılar. İstanbul: YKY. Mustafa Kaçalin (2000), Abdülhalim Galip Paşa’nın Mutâyebât-ı Türkiyye’si, Journal of Turkish Studies / Türklük Bilgisi Araştırmaları 24/I, In Memoriam Agâh Sırrı Levend Hâtıra Sayısı. 137-185. Kemal, Orhan (1973). Murtaza. İstanbul: Cem. Kemal, Orhan (2005), 72. Koğuş. İstanbul: Tekin. Narlı, Mehmet (2002). Orhan Kemal’in Romanları Üzerine Bir İnceleme. Ankara: Kültür Bakanlığı. Nabi, Yaşar 1953. “Şive Taklidi”. Varlık 400 (1 Kasım 1953): 22-23. Nâzım, Nâbî-Zâde (1944). Kara bibik. – Büyük Hikâye – İstanbul: Vakıt Matbaası. Öğütçü, Işık (2005), Orhan Kemal'in Babası Abdülkadir Kemali'nin Anıları. İstanbul: Epsilon. Püsküllüoğlu, Ali (1987): Yaşar Kemal Sözlüğü. 3. baskı. İstanbul: Toros. Sami, Şemseddin (2002). Taaşşuk-ı Talat ve Fitnat. Yay. Haz. Dr. Yakup Çelik. Ankara: Akçağ. Taner, Haldun (2005). Bütün Hikayerleri -2. şişhane’ye yağmur yağıyordu, ayışığında çalışkur. Ankara: Bilgi. Tepeyran, Hâzım Ebubekir (1947). Küçük Paşa. İkinci ve Sadeleştirilmiş Tabı. İstanbul. İnkılâp. Ünal, Recep – Işık Öğütçü (2005). Dünya Sahiplendi Biz Unuttuk. Adana Haber, 25-26 Kasım   2005. [http://www.orhankemal.org/links/228.htm’den].
YORUMLAR

Henüz hiç yorum yapılmamış. İlk yorum yapan sen ol!

Öne Çıkanlar

Önce Oku Sonra DokuOğuz Demiralp
İLGİNİZİ ÇEKEBİLİR

Dilek Karaaslan

6 Ekim 2025

İrem Üreten: "Öykülerin evrenselliği v..

İrem Üreten, yazma sürecinde uzun dönem, benimle birlikte çoğu arkadaşıma yol gösteren ve eşlik eden Notos Atölye sayesinde tanıdığım bir isim. Uzun yıllar emek verdiği ilk dosyası, Saat Yönünün Tersine, Bilgi ..

Devamı..

En İyi Jane Austen Romanı Hangisiydi?

Oggito

"İnsanları yalnızca bilinmeyen korkutur.
Ama insan bilinmeyenle yüz yüze geldi mi, o korku bilinene dönüşür."

Antoine de Saint-Exupéry

BİZİ SOSYAL MEDYADA TAKİP EDİN

Oggito © 2024