Sona geldiğimizde romanın başından beri tanıdığımız herkes dağılıyor, bazısı emanetindeki çocuğu güvenli bir yere götürmeye çalışırken ölüyor…
Ne savaşlar bitecek, ne de ona dair yazılan romanlar… Anlatılmayan bir şey kaldı mı dediğimiz an insanın kötülüğünün sınırsızlığını ya da çekilen acıların ne denli farklı olabileceğini gösteren bir roman çıkıyor karşımıza. Doğu Prusya’da, İkinci Dünya Savaşı’nın sonuna kadar iyi kötü gelmiş, tuzu kuru bir Alman aristokrat ailenin yaşadıklarına bu kadar üzüleceğimi tahmin edemezdim. Oysa oluyor işte, edebiyat belki de bunun için var. Walter Kempowski’nin yaşarken yayımlanan son romanı Her Şey Nafile’yi okurken hep bunları düşündüm.
Kempowski, İkinci Dünya Savaşı’na ve sonrasındaki bölünmeye birinci elden tanıklık etmiş. Verdiği eserler de genelde savaş üzerine. Dokuz romanlık Deutscher Chronik serisinde kendisinin ve ailesinin Nazi Almanyası’ndaki deneyimlerini ele almış. İnsanların İkinci Dünya Savaşı’na dair günlüklerini, mektuplarını ve anılarını bir araya getirerek modern bir klasik olarak kabul edilen on ciltlik Das Echolot serisini ise yirmi yıl boyunca yayımlanmış. Bu seri için soykırıma dair topladığı belgeler üç buçuk milyon sayfayı bulmuş. Böylesi bir arşivcilik kültürü, bunu yazıya aktarabilme geleneği ve mükemmeliyetçi çalışma titizliği varsa ne yapacaksınız… Elbette biz daha uzun yıllar İkinci Dünya Savaşı’na dair bir şeyler okuyacağız.
Artık dünyada adı konulmamış savaşlar var. Tarih kitaplarındaki rakamlar da gazetelerin yazdıkları da bize bir şey ifade etmiyor, geçen yıldan beri Filistin’de kaç bin kişinin öldüğünü okusak da gözümüzde canlandıramıyoruz. Ekran başında gördüğümüz görüntülerle algılayabiliyoruz yaşananların korkunçluğunu. Doğurmak üzere bir kadın evinde bombalanınca savaş etiğinin bile kalmadığı gerçeğiyle yüzleşiyoruz. Çünkü biz hikâyelerle duygudaşlık kuruyor, hissediyoruz, rakamlarla değil. Walter Kempowski de bir söyleşisinde bundan bahsetmiş: “Ben belirli ayrıntılara önem veririm. İnsanlar üç veya dört milyon insanın gazla öldürüldüğünü söylediğinde bu benim için hiçbir şey ifade etmez. Ama Dachau'da bir SS askerinin zavallı Rahip Schneider'e işkence ettiğini duyduğumda, uzun zamandır unutulmuş ama belgelenmiş şeylerle korkunç dehşetin resmini çizebiliyorum.”

Uzaklarda bir çiftlik ve gelip gidenler
Belki de bu yüzden yazar, Her Şey Nafile’de İkinci Dünya Savaşı’nın hemen sonunda, 1945 kışında, Doğu Prusya’daki Georgenhof Çiftliği’nde yaşayan aristokrat von Globig ailesini anlatıyor. Evde yaşayan üç kişi var, hepsini yavaş yavaş tanıyoruz. Evin sahibesi esmer güzeli Katharina, oğlu on iki yaşındaki sessiz ve duygusal Peter, evin idaresinden ve her şeyinden sorumlu “hala”. Öz hala değil, uzaktan akraba. Evin erkeği savaş sebebiyle İtalya’da, bırakmaya çalıştığı askerliğe geri dönmek zorunda kalmış çünkü çiftliği yönetmek kolay değil, paralar suyunu çekmiş. Yine roman boyunca var olduğunu hissettiğimiz bir diğer karakter yıllar önce kızıl hastalığından ölen ailenin küçük kızı Elfie, odası ve tüm eşyaları aynı biçimde korunuyor.
Ev sahipleri dışında iki Ukraynalı hizmetçi, bir Polonyalı seyis var çiftlikte, ki savaşın ve ırkçılığın ortasında alınıp Doğu Prusya’da çalışmaya getirilmeleri Kont von Globig’in sinsi zekası sayesinde. Kızları Berlin’e götüreceğim diye kandırmış, açlık ve sefaletten ne yapacağını bilmez haldeki köylü kızlar hemen kabul etmişler teklifi. Şimdi ise huysuz halanın emirleri altında, kasabadaki ırkçı Almanlarla bir arada yaşıyorlar. Yine de aile kasabalılardan biraz daha farklı, görünür bir kötülükleri yok.
Roman bir yandan ev sahibi üç karakteri derinleştirirken bir yandan da savaş sebebiyle yerinden göçen, kaçan, yollara düşen ve kış şartlarında çiftliğe misafir olmak zorunda kalanların tanıklığıyla ilerliyor. Çiftlikte yaşayanların dışarıda olup bitenlerden pek de haberi yok, hemen hemen tüm üst sınıflar gibi elbette Almanların kazanacağından eminler. Misafir gelenlerin farklı inançları, siyasal görüşleri, muhabbetleri her seferinde uzun uzun aktarılıyor. Böylece mesafeli anlatıcı biz okurlara olan biteni hep başkalarının ağzından ve güvenilmez biçimde aktarıyor.
Önce kendisini siyasal iktisatçı diye tanıtan bir adam, hemen sonrasında gideceği yere götürecek araba gelmediği için çiftlikte kalmaya mecbur kalan kemancı kadın konuk oluyor. Dışarıdan gelen bu insanlar ailenin devlet radyosu dışında tek bilgi kaynağı. Kasabanın belediye başkanı ve öğretmeni dışında gelip gidenleri olmayan bu içine kapanık aileye sosyallik de katıyorlar. Baba figürü eksikliği olan Peter konukların anlattıklarını ilgiyle dinliyor, biraz olsun hayata karışıyor. Gelen konuklar da artık kimsenin yapmadığı biçimde sıcak yemekler, kümesten yumurtalar, konyaklarla ağırlanmaktan çok mutlular. Pek çoğu ellerindeki yemek kuponlarıyla ya da başka şeylerle ödeme yapmak istiyor. Çiftlik artık zengin değil ama huysuz halanın yine de herkese yiyecek bir şeyler bulup yatacak yer hazırlaması Almanya için, hele o günlerdeki Almanya için “iyi kalpli aristokrat aile” portresi çiziyor. Üstelik bu ailenin melankolik ve kendisinden başka kimseyi düşünmez gözüken hanımı Katharina, bir süre sonra kaçakları kurtaran bir organizasyona bir geceliğine dahil olacak kadar değişecek.
Çiftliğe gelip gidenlerin anlattıklarından aslında İkinci Dünya Savaşı’ndaki Almanya’yla ilgili hâlâ bilmediğimiz bir şeyler olduğunu fark ediyoruz. Gelenlerin hemen hepsi Almanya’nın üstünlüğüne, arî ırka filan inanıyor ama pek çoğu da Hitler’den nefret ediyor. Konuklardan bir ressam, halanın odasındaki Hitler resmine eni konu sinirleniyor: “Odadan çıkmadan önce yazı masasının üzerinde asılı duran, kalemle flu bir şekilde çizilmiş küçük Hitler resmine işaret etti. ‘Bunu buradan indirseniz iyi olur.’ Sonra basbayağı öfkelendi, bu adamın nasıl biri olduğunu bilmiyor muydu da tutup asmıştı buraya? Aklı başında bir kadın bu Avusturyalının her gün ama her gün kendine bakmasına nasıl tahammül edebilirdi?” Oysa hemen sonra halanın sorduğu “Ruslar gerçekten de gelir mi Mitkau’ya” sorusuna şöyle cevap veriyor, “Yok canım, Urallar’a kadar geri püskürtecek onları askerlerimiz.”
Ressam önce evdeki tabloları inceliyor, kıymetli misafirperverlikleri karşılığında resimleri temizliyor, değerli olanları kaça ve kime satabilecekleri konusunda Katharina’ya bilgi veriyor. Katharina ise içinden şöyle düşünüyor: “Neden satılsındı ki tablo? Yıllardır burada duruyordu işte. Nasıl olmuştu bütün bunlar? Nasıl son bulacaktı her şey?” Evdeki iki kadının bir türlü kabullenemediği bu hakikati eve gelip olan biteni anlatanlar da değiştiremiyor. Elbette her şey düzelecekti, koskoca von Globig’di onlar.
Yine pek çok Almanın böyle düşündüğüne tanıklık ediyoruz romanda. Berlin’deki akrabalar savaşın başında güvenli olsun diye çiftliğe yolladıkları sandıklar dolusu eşyayı, 1945 kışında geri istiyor, savaş nasılsa bitecek, at arabasıyla yollarsınız, diyor. Doğu Prusya’dan akın akın göçenlerin sayısı binleri aşmış, yollar kapanmış, trenler iptal olmuş. Özellikle üst sınıf garip bir illüzyon içinde yaşar gibi. Oysa hakikat bambaşka… Kısa bir süre içinde von Globig’lerin çiftliği devletin sayılıyor ve artık bir iki gecelik konuklar değil, bir süre orada yaşaması uygun görülen muhacirler konağa yerleştiriliyor. Aristokrat aile kendi odalarını, Elfie’nin ölümünden sonra hiç dokunulmamış odasını savaştan kaçan muhacirlere vermek zorunda kalıyor. Yıllardır uzaktan uzağa çiftliği izleyip haset eden, oradaki insanların nasıl yaşamları olduklarını merak eden eski bakkal yeni parti görevlisi Drygalski, von Globig’lerin mahremine büyük bir zevkle dalıp evi gerektiği gibi düzenliyor.
Konağa yerleştirilen muhacirler de genelde üst sınıftan insanlar. İlk gelenlerden Baron ve karısı her şeylerini bırakıp kaçmak zorunda kalmışlar. Karısı antika taş baltalarını sayıklayıp duran adama endişe etmemesini, partinin her şeyi kilit altına alıp onlar dönene kadar muhafaza edeceğini söylüyor. Sonlara doğru –ki romanın son yüz elli sayfası, Ruslardan kaçan binlerce Doğu Prusyalının yaşadıkları, anlatıcının olayları son derece soğukkanlı ve mesafeli bir tavırla anlatmasına rağmen, insanı okurken zorlayacak denli ölüm ve hayal kırıklığı içeriyor– böylesine inançlı bir çifte daha tanık oluyoruz ama bu kez ölü bir çift. “Çalışma odasında içi kitapla dolu bir kitaplık duruyordu: Öğretmenin Hazinesi. Çalışma masasının çekmeceleri açıktı, içleri karıştırılmıştı. Öğretmen ve karısı insanoğlunun özünde iyi olduğuna güvenmiş ve ‘Bize bir şey olmaz,’ demişlerdi. Fakat en sonunda fare zehri içmişlerdi. Şimdi ölü bedenleri kusmuklarının arasında yatıyordu.”
Sona geldiğimizde romanın başından beri tanıdığımız herkes dağılıyor, bazısı emanetindeki çocuğu güvenli bir yere götürmeye çalışırken ölüyor, bazısı zor durumdaki bir kaçağa yardım etmenin Hıristiyanlık görevi olduğunu düşündüğünden olan bitene dair hiçbir fikri olmamasına rağmen tutuklanıyor, bazısı karısı tutuklanınca artık kendisinin de savaş suçlusu olarak görüleceğini bildiğinden kafasına silahını dayayarak intihar ediyor. Herkes bir yerlere kaçmaya çalışıyor, duymazlıktan, bilmezlikten geldikleri her şeyin hakikatın ta kendisi olduğunu sezerek… Kaybedilmiş bir savaşta kendi canını kurtarmaya çalışıyor.

Cehennemde yaşamaya çalışmak
Almanya’nın yıllar boyu inşaa ettiği büyük imparatorluk işte böyle parçalanıyor. Çiftliğe gelip de göçmenleri kötüleyenlerin oradan çıkarken cebine attığı değerli bir pipoyla karşılaşıyoruz bazen, zor durumdaki yaşlı halanın ve çocuğun atını çalanlarla, yeni at satacağım diye parasını çalanlarla, cesedini soyanlarla, yıllarca kimsenin eleştirisini dinlemeden yanlarında çalıştırdıkları seyisin, hizmetçinin yiyecek ve yem yüklü arabayı da alıp kaçıp gitmeleriyle, ahlak ve arî ırk masalı satan partililerin çiftlikte ne var ne yoksa Ruslardan önce ellerine geçirmeye çalışmasıyla, akraba diye bilinenlerin ortadan yok olmalarıyla karşılaşıyoruz. Bu cehennemden bize kimsesiz kalmış on iki yaşındaki bir çocuğun ayakta durmaya çalışması kalıyor.
“İnsanoğlu çiğ süt emmiş” cümlesi kulaklarımızda çınlarken bunca ihaneti hak etmeyen aristokrat aile değil tek derdimiz, yirmi yıl arayla savaş yaşayan insanların kendi canını kurtarmak için düştükleri hâlin gerçekliği. Asıl yaralayıcı olan, şimdi onlarca yıl sonra daha küçük küçük savaşlarla devam eden dünya tarihinde minicik bir nokta olan bizlerin, kaçmak zorunda kalırsa yapacağını içten içe bildiği şeyler. Yukarıda bahsettiğim öğretmen ve karısı gibi insanoğlunun özünde iyi olduğuna artık katiyen inanmamamız ve bu inançsızlığın bizi yaşama tutunma karşısında çaresiz bırakması.
Yine de, her şeye rağmen, burada anlattığı pek çok olayı yıllar boyu topladığı belgelerden, yaşanmış gerçeklerden yola çıkarak anlattığına emin olduğum Walter Kempowski, romanının mahşer gününü andıran son sayfasında elimizden yakalıyor. Birinci ve İkinci Dünya Savaşı’nı yaşamış biri olarak bize “Hayır,” diyor, "en kötümüzün bile içinde iyilik var.” Ve roman boyunca nefret ettiğimiz partili dalkavuk Drygalski kendisinden hiç beklemediğimiz bir hareket yapıyor. Final belirsiz. Son cümle de zaten bize bunu söylüyor: “Her şey yolunda mı şimdi?”
Kitabı okurken, onca insan çiftliğe girip çıkarken, aileye öğütler verir, tarih ve siyaset anlatırken, aklımdan geçen hep şuydu: Sosyal medya çağında, yanı başımızda patlayan savaşlar karşısında, çiftliğinde yaşayan von Globigler gibiyiz. Özellikle son bir yıldır yaşanan İsrail saldırılarında aklı başında sandığımız ne siyasetçiler, ne yazarlar, sanatçılar gördük. Bize neyin ne olduğunu anlatan, gözümüzle gördüğümüze inanamamamızı söyleyen, işin içinde başka şeyler olduğunu yumurtlayan savaş yanlılarıyla karşılaştık. Biz önümüze düşen çocuk cesetlerinden, yanmış hastanelerden, okullardan paralize olmuş bir halde hiçbir şey yapamazken, devletlerinin her şeyi halledeceğini güvenle söyleyip duran Nazilerden hiçbir farkları yoktu. Biz mültecileri, savaştan kaçanları savundukça çiftliklerinde mültecileri çalıştıran von Globigleri eleştirircesine, “görürsünüz” dediler, “siz de ağzınızın payını alacaksınız.”
Alacağız belki, ağzımızın payını romanın sonundaki cehennemi yaşayarak almamız an meselesi. Bu post-truth çağında medyanın ona inanması için, başka ülkelerdeki insanlar görsün diye çocuğunun paramparça cesedini kameralara sallayan annelere, babalara ve önünde sonunda bizi hissizleştiren çocuk cesetlerine baktıkça, Walter Kempowski’nin sıkıca tuttuğum elinden aldığım kuvvet azalıyor. Bugünleri yaşasaydı, yıllarca yapılan yanlışlıkları aktardığı ülkesinde, kefiyenin, “denizden nehire özgür Filistin” sloganının yasaklandığını bilse ne düşünürdü… Belki de romanın adı gibi “Her Şey Nafile.”
Yüz Kitap uzun bir aranın sonunda bizi çok önemli bir yazarla ve onun son romanıyla tanıştırdı. Sadece anlattıklarıyla değil, sezdirme gücünün ustalığı ve anlatım tekniğiyle de mutlaka okunması gereken bir roman Her Şey Nafile. Yazarın dilinin mesafesini ve soğukluğunu son derece ustalıkla yansıtmış Dilman Muradoğlu’nun çevirisiyle… Ayrıca Burak Akbay’ın baktıkça içinde kaybolduğumuz kapak tasarımının da çok iyi olduğunu düşünüyorum.






