Oggito Logo

Ne Haber

Bilim Teknoloji

Ekonomi

Liste

Söyleşi

Öykü

Video

10 Mart 2017

Edebiyat

Edebiyat olmasaydı, hissedemezdik

Semih Gümüş

Paylaş

20

0


İnsanın çaresizliğini, hayallerini ve çatışmalarını, savaşları ve şiddeti, ölümü ve sonu, aşkları ve yalnızlıkları edebiyat olmasaydı nasıl gerçekten yaşayacaktık. Lars Iyer, Edebiyat olmadığında, Trajedi’yi de Devrim’i de kaybederiz, diyor.
Semih Gümüş
Edebiyatın yazınsal değerlerini ciddiye alanların küçümsendiği yerde, popülizmin bayağılığı güçlenir. Yüz kızartıcıdır popülizm. Yazdıklarının yalnızca kullanım değerini düşünen romancı işte onun bir ucundan tutuyor? Üç ayda dört yüz sayfalık roman yazabiliyor, kullanım değerinden iyi anladığı için. Yazdığı roman çok satılıyor ama onun tek bir iyi edebiyat cümlesi kadar anlamı olmadığını herhalde biliyor. Bana öyle geliyor ki, çok satacağı önceden bilinerek yazılan bu romanlarla yalnızca edebiyatın parodisi yapılıyor. Bu yüzden belki umursamamak gerekir. Yüksek edebiyat ile popüler edebiyat arasındaki ayrımların ortadan kaldırılması için gösterilen çaba, çoğunluğun düşünme biçimiyle uyum içinde olunca, egemen bir anlayış da oluşmaya başlıyor. Nasıl olsa postmodernin yüksekte bulunan her şeyi aşağı çeken, edebiyatı sanat olmaktan çıkaran düşünce dünyası kör merakları yönlendiriyor. Lars Iyer, Sanat bir zamanlar muhalifti, ama artık kültürel aygıtlar tarafından tüketiliyor, ciddiyet bile kendini X, Y ve Z kuşakları için bir tür kiç haline indirgemiş durumda, diyor. Sosyalizm idealiyle kendi dünyalarını iç içe geçirdikleri 1960’larda, yalnızca aydın olmak yetmezdi edebiyatçılara, benzersiz gelecek tasarımlarına ve ütopyalara uzanan entelektüel duyarlık, cesaret gösterme isteği de vardı. 1970’lerdeki sıcak siyasal hayatın sertliği içinde yaşamak da edebiyatçılar için vazgeçilmezdi. Boşuna mıydı acaba onlar. Bugün o duyguların sönümlendiği görülüyor. Yeni zamanların kültürü, hayatı, dolayısıyla düşünceyi değiştirdi. Edebiyat, yazar örgütlerinin içinden konuştuğu, yazarların parçalanmış hayatlara dağılmış adalarında yaşamayı seçtiği, sıradan bir dünyaya kapandı.
Romancılar, unutulmaz etkiler yaratmayı sorun ederken bilinen roman anlayışları dışında yeni yaratıcı biçimlere, nitelikli edebiyatın derinliklerine niçin yabancı duruyor? Yazınsal değer nedir, niçin pek umursanmıyor?
Edebiyatımızın özellikle yeni kuşakların üretkenliğinden gelen bir enerjisi var. Çok yazılıyor ve ne kadar çok yazılırsa iyi yazarların çıkma şansı da o kadar artacaktır elbette. Ne ki durup izlemek yerine, yazılanların nieliği üstüne söz söylemek, düşünce üretmek de önemli. O zaman, niçin bizi –beni– heyecanlandıran romanlar yazılmıyor ya da çok ama çok az? Edebiyatın kaynaklarının tükenip tükenmediğini de soralım. Yazılacaklar geçen yüzyıllardan beri neredeyse tükenmeye yüz tuttuğu için mi insanı canevinden yakalayan romanlar artık pek az? Ya da romancılar, unutulmaz etkiler yaratmayı sorun ederken bilinen roman anlayışları dışında yeni yaratıcı biçimlere, nitelikli edebiyatın derinliklerine niçin yabancı duruyor? Yazınsal değer nedir, niçin pek umursanmıyor? Yoksa bizi oyunun sonuna modernizm ve postmodernizm mi getirdi? Lars Iyer böyle düşünüyor. Bu ilki çok büyük, öteki kısa ömürlü iki akım içinde yapılacaklar yapıldıktan sonra, edebiyatın bugünü boşluğa mı düştü? Oysa biz burada ikisini de tepeden tırnağa yaşamadık. Belki bir geçmodernizm, soluğu kolayca tükenecek modaların sonrasına uyanabilirdi. Ama onun için de edebiyatı gerçek hayat kadar önemli bulacak, dolayısıyla onun bu önemine göre yaşayıp yaratacak bir edebiyat düşüncesi gerekir. Oysa yazdıklarıyla yetinmek, yani zayıflık, yazarı sağlam bir bağla gerçek hayata, güçlü olana bağlıyor. Gerçek hayatın anaforu, yaratım sürecinin başladığı noktada ondan kurtulamayan romanı sığ sulara çeker. Borges, hayatı boyunca biçimsel çeşitlemeler yaptığını ama kendi sesini ancak yetmişlerinden sonra bulduğuu anlatırken güzel bir ders veriyor. Demek arayışın bütün bir yazarlık serüveni boyuna durmayacağını söylüyor o. Beni asıl şaşırtan, yeni ve genç yazarların daha o arayışın başındayken yeterince meraklı olmayışı değil. Onun çaresi bulunabilir. Eski kuşakların ustalarının yazdıklarının artık bizi yerimizden kıpırdatmaktan uzak oluşu düşündürücü. Kendilerini tekrar etmek bir yana, eskiden yazdıklarının bile gerisine düşmüş olmaları. Onların pek çoğunda da kitaplarının bir iki binle sınırlı bir okur çevresinde kalmasının sıkıntısı var, onu aşabilmek, belki on binlerce okura ulaşacak romanlar yazabilmek için düzanlatımı ve kolay okunmayı amaçlayan dolaysız anlamların sürüklediği romanlar yazma eğilimi giderek güçlendi. Çok satmak, kırk yıllık yazarı bile ezen bir yıldız bu. O da aslında bir uydu, gezegenimizin çevresinde dönüp duran ve arada parlayarak kendilerini gösteren uydular. Yıldız sandıkları o uyduların çekim merkezlerine kapılıyorlar. Eric Hobsbawm, zamanımızın kültüründeki geri çekilme ve niteliksizlik sorununu değerlendirirken müzikten söz açıyor ve, “Klasik müzik esasen ölü bir repertuarla varlığını sürdürüyor,” diyor ve değil bugün, yirminci yüzyılda doğmuş büyük bestecilerin sayısı bile birkaçı geçmiyor. Edebiyat, hiç kuşku yok ki öteki sanatlardan daha dirençli kaldı. Edebiyatın yirminci yüzyılı bana kalırsa önceki yüzyıllardan daha zengin ama onun zayıflığı da başında olduğumuz yirmi birinci yüzyılda başladı ve tedirgin eden piyasa merakı ve popüler ilgiler, dik duruşunu önlüyor. Yaşlanmadan köhnemeye yüz tutmuş gibi roman. Kendini iyi kötü koruyorsa da, asıl olarak Batı’da, Avrupa’dan Latin Amerika’ya uzanan bir yarım daire içinde. Yoksa burada bütün yaygınlığına, verimine, yeni yazar adayları için çekiciliğine karşın, kendini bir ortalamaya bırakmış durumda. Ortalama, yanına çoğunluğu çeker. Postmodernizmin hayatı açıklama biçiminin sefaleti, edebiyat dünyasının iç yaşamını da bozuşturdu. Yüksek yaratıcılığı, nitelikli edebiyat arayışını yok sayan düşünme biçimi ortalamayı yüceltti. Postmodernizmin yalnızca biçime ve tekniğe ilişkin yapımbiçimlerini kullanmak ne kadar yaratıcılığın içindeyse, ideolojik duruşu da o kadar dışında. Dolayısıyla ne yazılırsa yazılsın, kendini edebiyattan saydırıveriyor, kolayca yayımlanıyor, yaygın biçimde beğeniliyor, tanıtılıyor. Burada durup bir soluk alalım. Niteliksiz ve sıradan edebiyat, onca kötü roman niçin beğeniliyor? Bir yazınsal metnin nasıl okunması gerektiği, bir romanı nitelikli edebiyat yapan iç değerlerin neler olduğunun bilinmediği için değil mi. Sandığımızdan da ciddi bir sorun bu.
Hayatın dertlerini anlık etkilerle üstümüze düşürecek popüler romanlara, gazete haberlerine, köşe yazarlarının cıvıyan diline, televizyon yalanlarına kapanarak mı iyileştireceğiz benliğimizi?
Okumak için çok okumanın yanında, nasıl okunması gerektiği üstüne kafa yormak da var. Ne yazmak gerektiğini de atlamadan. Milan Kundera, 1989’da Çekoslovakya’da sosyalizmin yıkılışının ertesinde, bir arkadaşının ona, “Bizim bir Balzac’a ihtiyacımız var,” dediğini aktarıyor. Yaşananların ve toplumun içine girdiği kaosu anlatacak bir yazara. Bizim yaşadığımız kültür çatışmasını ve şiddet toplumunu anlatmak için de kendi Balzac’ımıza gereksinimimiz var mı? Çok kişili, zengin olaylarla dolu anlatılara? Sanmıyorum. Bu yaşananları yeni düşünme biçimleri ve yaratım yollarıyla zenginleştirecek yazarlara gereksinimimiz var. Yoksa hayatın dertlerini anlık etkilerle üstümüze düşürecek popüler romanlara, gazete haberlerine, köşe yazarlarının cıvıyan diline, televizyon yalanlarına kapanarak mı iyileştireceğiz benliğimizi? İnsanın çaresizliğini, hayallerini ve çatışmalarını, savaşları ve şiddeti, ölümü ve sonu, aşkları ve yalnızlıkları edebiyat olmasaydı nasıl gerçekten yaşayacaktık. Lars Iyer, Edebiyat olmadığında, Trajedi’yi de Devrim’i de kaybederiz, diyor. Ciddi bir anlamı var bu sözün. Edebiyat olmasaydı, insan acılarını üçüncü sayfa haberlerinin dilinden –kendine edebiyat diyen pek çok romanın dilinden uzak değildir o dil– okumaya başlardık. Madame Bovary’nin ya da Anna Karenina’nın trajik hayatı, Raskolnikov’un iç dünyasını kemiren acısı ve şiddeti, Mrs. Dalloway’in yalnızlığı, Benjamin’in zihnindeki özrün verdiği acı, Ulrich’in çaresizliği, Joseph K.nın hiçliği, Zebercet’in sıkışan ruh durumu yerine neler yakalayacaktı duyarlığımızı? Edebiyat olmasaydı... Gene sürdürelim bunu...
YORUMLAR

Henüz hiç yorum yapılmamış. İlk yorum yapan sen ol!

Öne Çıkanlar

Sait Faik'in Menekşeli Vadisi, Ömer Lü..Seyfi Gençer
Öne Çıkanlar

İLGİNİZİ ÇEKEBİLİR

Gürkan Yavaş

13 Temmuz 2025

Bugünün Akıllılarına Dünden Bir Öykü: ..

Türkiye yakın tarihinin bu kritik yılları, salt romanın kurgusundaki temel çelişki ve çatışma için değil, kimi örtük mesajların algılanıp yorumlanması için de işlevsel bir zaman dilimine işaret eder. Ahmet Büke’nin “yetişkinler için yazdığı ilk ..

Devamı..

Çeşme’de Gün Batımı İzlenecek 6 Manzar..

Oggito

"İnsanları yalnızca bilinmeyen korkutur.
Ama insan bilinmeyenle yüz yüze geldi mi, o korku bilinene dönüşür."

Antoine de Saint-Exupéry

BİZİ SOSYAL MEDYADA TAKİP EDİN

Oggito © 2024