Senin gönlünde bir şey parlıyor;ona bak!
Yoksa hikaye dinlemekle esrar düğümü çözülemez.
– Mevlana
Bir oda dolusu kadının çıplak ayaklarına gözümü dikmiş, hocanın kuran okumasını bitirmesini bekliyordum. Hemen hemen hepsinin topukları nasırlaşmıştı, pek çoğunun ayak tırnaklarında mantar vardı. Ben yine de sol ayağımı, sağ ayağımın üzerine koymuş başparmağımdaki mantarlı tırnağımı gizleyecek şekilde oturuyordum. Başımdaki oyalı tülbentimi, boynumu kapatacak şekilde bağlamıştım. Bu şekilde örtünmemi evden çıkmadan önce Fadime Anne tembihlemişti. Bedenimden sıkılmaya başlamıştım artık. Çay servis ederken dekoltemi kontrol etmek, eğilirken eteğimin altından bacaklarım görünmesin diye dizlerimi bükmek beni strese sokuyordu. İşte şimdi de tülbent ile boynumu öylesine sıkmıştım ki, neredeyse nefes alamıyordum.
Peçetenin içinde tuttuğum güllü lokumun şekeri nemden topaklandı. Kuran okuması uzadıkça, kadınlar birbirleriyle gayri ihtiyari fısıldaşmaya başladı. Bazıları kaş göz işareti ile birbirlerine beni gösteriyor, kimisi beni baştan ayağa süzüyor, muhtemelen kafasında kilomu hesaplıyor, kemikli burnumu bir kusur olarak görüyor ya da zayıf bedenime göre iri olan ellerimi garipsiyordu. Kimisi de beni yalnız yakalayıp, “şekerim var, tansiyonum var, bana da bir diyet listesi yazıversen,” derdindeydi. Tıpkı bir haftada köyde karşılaştığım diğer kadınlar gibi. İçlerinden sadece biri ile anlaşabilmiştim. O da odanın ortasındaki tabutta yatan Hayriye Hala'ydı.
Bundan bir hafta önce geldik köye. Balayı tatilimiz fındık ayına denk gelince Ferhat’ı kıramadım. Hem daha önce Karadeniz'i görmemiştim. Eve vardığımız günün akşamında Ferhat'ın annesi Fadime Anne kapıya çıkıp, havaya birkaç el ateş etmişti. Çocukluktan kalma şiddet travmalarını, öz şefkat seminerleri ve yoga seansları ile hafifletmeye çalışan biri olarak bu manzara karşısında korkmuştum. “Adettendir,” demişti Ferhat.
O akşam önce erkeklerin, sonra kadınların doyduğu iki sofra kuruldu kaldırıldı, bir oda dolusu insana çay servisi edildi. Gece olduğunda üst kattaki odamızdaki çekyatı açıp yattık. Ne kadar uyuduğumu bilmiyorum. Uyuyor muydum daha doğrusu? Karanlıkta, odanın içinde bir kadın sesi dolaşıyordu. Mırıldandığı şey, ezgisi bilindik bir ninniydi sanki, ama çıkaramıyordum. Gerçek sandığım bir rüyanın içindeydim, biliyordum. Gözümü açıp sesin sahibini görmek istedim. Odanın köşesindeki yuvarlak masada oturuyordu. Gözüm karanlığa alışınca bir gölge olmaktan kurtulan kadını gördüm. Başında tülbent, minyon bedeni kamburlaşmış yaşlı bir kadın. Korktum. Olur ya üç harflilerdir belki... Ferhat'a sokuldum, kadın uyuduğumu sansın istedim. Ama korktuğumu hissetti sanki, sandalyeden kalktı. Ayağı valizlerimize takıldı. Eğilip, çantaları elleriyle yokladı. Sonra onları karıştırmaya, eşyalarımızı tek tek alıp oraya buraya fırlatmaya başladı. Bir yandan şarkı mırıldanmaya devam ediyordu. Her şey ezginin yavaşlığı ile bir senkron halinde yere düşüyordu. Kitaplarım, notlarım, kıyafetler yerlere saçıldı. Diz üstü bilgisayarımı alıp fırlatmak üzereyken, dayanamayıp doğruldum. Yoktu. Rüyada değildim artık. Fakat hâlâ bir yerden sesi geliyordu. Sese dikkat kesilince dışarıdan geldiğini fark ettim. Ferhat'ı uyandırdım. Doğruldu, boşluğa bakıp bir süre sesi dinledi. Umursamadan, “Hı evet, halamdır,” deyip uyumaya devam etti. Ferhat durumu umursamayınca rahatladım. Yine de kafamı pencereden uzatıp bahçeye bakamadım.
Sabah uyandığımda Ferhat yanımda değildi. Şaşırmadım. Hafta sonları bile erken kalkan bir tipti zaten. Kalkıp, çekyatı topladım. Köyde giymek için aldığım eteklerden birini ayağıma geçirip aşağıya indim. Mutfak yeni pişmiş ekmek kokuyordu. Fadime Anne bulaşık yıkıyordu. Ev ahalisi fındık toplamaya gittiğinden kahvaltı sofrası boştu.
Ayıp olmasın diye ekmekten ince bir dilim kestim. Fadime Anne'nin kestiğim dilime baktığını fark edince, bir ince dilim daha ekmek kesip sofraya oturdum. O da benimle birlikte çayını alıp oturdu.
“Gece bir kadın şarkı mırıldanıyordu.”
“Hayriye Hala'dır. Deli o.”
“Hala mı?“
“Babanın kardeşi. Doğuştan bahtsız bunlar, babaları öldüğünde Hayriye Hala, annesinin karnındaymış. Sonra babalarının peşine anneleri de ölmüş. Anneleri ölünce bu Hayriye Hala içine kapanmış, konuşmamış. Amcası doktor doktor gezdirmiş konuşsun diye. Yetmemiş hocalara götürmüşler. Yok. Açılmamış dili. On beş yaşına gelince de, İstanbul'a gelin etmişler. Kocası da aldatmış mı bunu, bırakıp kaçmış gitmiş. Amcası aldı köye getirdi. E dul kadın. Laf olur söz olur...
Yaşlı sağır bir adam talip oldu, zaten Hayriye Hala da sus pus konuşmuyor. Birbirlerine denk diye amca bunları evlendirdi. Sen o adam sağır mağır ama ne eziyetler etmiş halaya. Dövmüş, ahıra kilitlemiş, aç bırakmış, su vermemiş... Neyse ki çok yaşamadı adam, Hayriye Hala da kurtuldu. Kurtuldu, dili de açıldı. Sonra da yavaş yavaş aklını yitirdi. Her şeyde bir hayır var derler.”
“Yazık,” diyebildim sadece. İnsanın aklı, yaşadıklarına yetişemiyordu nihayetinde.
Öğlen olduğunda, fındık toplayan ev ahalisine yemek götürmek için, Fadime anne ile birlikte evden çıktık. Hayriye Hala; bu tek kat evin üzerine iki kat daha inşaa edilerek yapılmış binanın en altındaki eski evde yaşıyordu.. Evin arka bahçe girişini kullanıyordu. Biz evden çıktığımızda bahçesinde bir yandan kendi kendine konuşuyor, bir yandan da orakla çayır biçiyordu. Başındaki kırmızı tülbenti yarım bağlamış, boynu ve ağarmış saçları gözüküyordu. Üzerinde pembe uzun kollu ince bir penye, kahverengi çiçekli bir şalvar, ayağında siyah lastik ayakkabı... Minyon bedeni zamanla kamburlaşmış... Orağı çayıra vurdukça, ince kollarından derisi sallanıyordu. O'ydu işte. Gece odamızda ninni mırıldanan kadın!
“Elleriyle akşama kadar çayır biçer, bizim uşaklar yardım etmek ister kabul etmez. Bir kap yemek götürürsün almaz. Kimseden bir şey almaz, para bile.”
“E nasıl geçiniyor?”
“Bahçesinde biraz fındık var toplar satar. O kadar aklı var. Köyden ilçeye gider. İşini halleder.”
Onu o halde izlerken, yaşadığı sakinliği içten içe kıskanmıştım. Şehirlerdeki bohem, sahte yalnızlardan farklı olarak, o gerçek bir yalnızdı.
Akşama kadar yorulan fındık tayfası, yemeği yer yemez odasına çekildi. Ben de Ferhat'ın peşinden odamıza geçtim. Tatlı krizi tutan, diyetini bozup kaçamak yapan, iki saat spor yapıp alkış bekleyen, iki günde hiç kilo kaybı yaşamadığı için diyetini sorgulayıp kibarca hesap soran danışanlarımın mesajlarını görmezden gelip yatağa yattım. Hayriye Hala'yı düşündüm. Yüzü gözümün önüne geldi. Yalnız, sevgisiz yılların yüzünde yarattığı, gözlerinden yanaklarına doğru yol yol olmuş çizgiler...
“Aç bir insanın ruhu, doğrusu bu ya tokunkinden daha iyi, daha yarayışlı bir biçimde beslenir. İstenirse toklar yararına çok nükteli bir sonuç çıkarılabilir bu yargıdan!”*
Uyudum. Gecenin kaçıydı bilmiyorum. Bir bağırtı, daha doğru ifade etmek gerekirse bir uluma sesine uyandım. Hala sopa gibi bir şeyle duvarlara vuruyor, bir yandan da uluyordu. Şiddetli bir yağmur yağıyordu. Gök gürledikçe yaşlı kadın da sesini yükseltiyordu. Bu sefer korkmadım. Ferhat'ı da uyandırmadım. Bir süre dinledim. Ulumayı kesip bağırmaya başladı. “Defolun gidin buradan!” diye bağırıyordu. Gözlerim açık, nefes almadan dinliyordum. Yakında bir yerlere, odayı aydınlatacak kadar bir yıldırım düştü. Sonra büyük bir gürültü koptu. Acı bir çığlık, sonrası karanlık... Elektrikler ile birlikte kadının sesi de kesildi. İçimde korkuyla karışık bir merak uyandı. Kendine bir zarar verdiği fikri beynimi kemirmeye başladı. İlk yardım eğitimim vardı. Belki de hayati bir müdahaleye ihtiyacı vardı. Ama bana zarar vermesinden de deli gibi korkuyordum. Üstelik her yer zifiri karanlıktı ve biraz önce bu kadın hayali varlıklara bağırıp, duvarlara vuruyordu. Kalktım.
Karadeniz'in kararsız havasına sebep yanıma aldığım kapüşonlu montumu üzerime geçirdim, Arabanın anahtarını bulup, sessizce evden çıktım. Evin anahtarını bulamadığım için, demir kapıyı aralık bıraktım. Gök delinmiş gibi yağıyordu. Telefonumun ışığıyla kapının yanındaki tahta ayakkabılığın üzerindeki eski, arkalarına basılmış, bağcıklarının rengi dönmüş bir sürü erkek ayakkabısı içinden, kendiminkini bulup giydim. Kaymamak için evin mermer merdivenlerinden yavaşça indim. Aynı dikkati evin yokuş çayırından arabaya doğru inerken de gösterdim. Arabadan ilk yardım kitini alıp, arka bahçeye, halanın evine geçtim. Ses yoktu. Yağmurla birlikte rüzgâr da şiddetlenmeye başlamıştı. Etraftaki büyük çam ağaçlarının uğultusundan halanın sesini duyamıyordum. Tahta kapıyı tıklattım. Açmayınca daha sert vurdum. Kapının yanındaki pencereden içeriye bakmak istedim. Telefonun fenerini cama tuttum. Bir çift göz parladı. Feneri yüzüme tuttum. Beni görünce kapıyı açtı.
“Sen kimsin?”
“Ferhat'ın hanımıyım hatırladın mı? Sesini duydum, seni merak ettim.”
“Ferhat kim? Ben öyle birini tanımıyorum! Sen de onlardansın! Git buradan!”
dedi. Kapıyı yüzüme kapatıyordu ki, elimle tuttum.
“Sana yardım etmeye geldim,” dedim ve ilkyardım kitini göstererek,
“Bak burada ilaç var, sargı bezi var.”
“İstemem!”
“Peki o zaman içeri girebilir miyim, çok üşüdüm ve ıslandım,” dedim. Bir yandan da telefonun ışığını vücudunda gezdirip kan ya da çürük izi arıyordum.
“Git buradan!” deyip elime vurdu. Telefonum bahçede yuvarlandı.
Kapıyı sert bir şekilde yüzüme kapattı. Hezimet içerisinde eve çıkıp, uyumaya çalıştım.
Ertesi gün fırsat buldukça evin arka bahçeye bakan penceresinden Hayriye Hala'yı izledim. Niyeyse ona yardım edebileceğim, onu anlayan birilerinin olduğunu gösterebileceğim fikrine kapılmıştım.
O gece, herkes uyuduktan sonra başıma tülbentimi taktım, yattığımız çekyatın karşısındaki divanın altında çamaşır leğenleri vardı. Birini divanın altından çekip üst üste katlanmış kıyafetlerden bir penye bluz, bir de basma etek seçtim. Kıyafetleri giyip sessizce aşağıya indim. Hava bir önceki günün aksine açık ve sakindi. Halanın evinde ışık yanıyordu. Kapıyı çaldım. Açtı.
“Kimsin?”
“Allah'ın misafiri!”
“İstemem!”
“Seni dinlemeye geldim. Her gün kendi kendine anlatacağına bugün de bana anlat bakalım neymiş derdin?”
“İstemem dedim! Defol git!”
“Gidemem.” dedim. Hızlı adımlarla içeriye gidip kocaman bir sopa getirdi.
“ Git diyorum!” diye bağırdı. Ben de bağırdım.
“Gitmiyorum!” Sopayı kaldırıp bana vuracakken tuttum.
“Bana vuramazsın!” dedim.
“Bak göreceksin nasıl vuruyorum!”
“İnsan anasına vurur mu hiç?” diye bağırdım. Durdu. Gözlerini açarak bana baktı. Baştan ayağı süzdü beni. Sonra bana sarıldı .
Bir işe yaramanın gururuyla içeriye geçtim. Ne de olsa akıllı olan bendim. İki göz bir evdi bu. İçerisi küf kokuyordu. Örtüsü yer yer yırtılıp dikilmiş divanın üzerine oturduk. Tüyleri eprimiş eski ince halı, betonun soğukluğunu almadığından ayaklarımı divanın üzerine kaldırdım. Onu bir bebek gibi sakinleştirdikten sonra, başını kucağıma yatırdım.
“Çok üzdüler seni,” dedim.
“Üzüle üzüle delirmedim ben...Delirmedim ben... Aklım başımda. Kaçtım bu eve, geleni kovaladım, uğraşmaya gücüm kalmadı. Yaşlandım görmüyor musun?” dedi.
“Fakat bir yakınma değildi bu. Bir yakınma için fazla umursamazlık vardı sözlerinde. Bir insan aklı yetebildiğince düşünmüş, belirli bir sonuca varmış, sonra yüksek sesle açıklamıştı bunu. Karşı çıkmak gereksizdi, sustum.”* Buruşmuş ellerini alıp öptüm. Tülbentini sıyırıp saçlarını sevdim, okşadım.
“Sen benim anam değilsin, biliyorum. Sen de benim gibisin, kolunu kanadını kırmışlar.” dedi. Kalktı. Divanın karşısındaki mutfak setine gitti yavaş adımlarla. Setin üzerindeki ocağı yaktı. Tezgâhtaki tencereyi üzerine koydu. Sonra gelip yanıma oturdu. Uzun uzun bana sarıldı, sonra da kulağıma fısıldadı
“Yazık pek de gençsin. Neler çektin kim bilir? Süt vereyim mi sana?”
Yakaladı beni. Seminer seminer satın aldığım öz şefkâtin zekatını vermek, benim ne haddimeydi zaten?
“Yer yarılsa da içine girseydim! Üstelik, dövülmüş, kovulmuş, dünyada ne yeri, ne değeri olan mutsuz bir varlık beni bedeniyle ısıtıyor, daha ben ona yardım etmeyi düşünmeden o bana yardım ediyordu. Zaten düşünsem ne gelirdi elimden? Ne yardımım dokunabilirdi ona? Ah, bütün bunların ağır, anlamsız bir düş olmasını ne kadar isterdim.”*
“Evet isterim.” dedim.
İki gün sonra öldü Hayriye Hala. O sabah, Fadime Anne onu arka bahçede uzanırken görmüş. Ama işkillenmemiş, huyudur demiş, biraz güneşi görünce kedi gibi bahçede kıvrılıp uyur zaten demiş. Öğlen olup da hâlâ bahçede yattığını görünce, gidip kontrol ettik. Parmağımla burnundan nefesini kontrol ettim. Nabzına baktım, yoktu.
Kuran okuması bitince tabutu alıp, köyün mezarlığına götürdüler. İnsanlar, Hayriye Hala'nın mezarına sakin sakin toprak atarken, mavi bir kelebek yavaşça süzülüp mezarların birinin üzerine kondu. Yeşilin arka fon rengi olduğu bu topraklarda, doğada başka bir renk görmek, eski bir dostu görmek gibi iyi gelmişti o an. Bir süre kelebeği izledim. Sonra o da gözden kayboldu.
*Maksim Gorki, Bir Sonbahar Gecesi


.jpg)



