Beton Ada ve Saten Ada, insanın kendini korumak konusunda sahip olduğu güdülerin pek de işlevsel olmadığının birer kanıtı.
Betimlemek istediğiniz hakikat algılanamaz ve kavranamaz olduğu zaman onu aktarmak için kullanacağınız kelimeler okurun zihninde muhtemel iki çağrışımdan birine hizmet eder, bunlardan biri delilikse öteki anlamsızlıktır. Ve çoğu yazar böyle bir karmaşıklığa düşmemek adına sembollere, metaforlara ve benzetmelere başvurur. Rüyalar, vizyonlar ya da hayaller mekân haline gelirken gerçekle düş arasında kendi özgü bir bağlantı bulmaya alışık olmayan okur, metin içinde kendi yolunu bulabilmek için epey çaba sarf etmek zorunda kalır.
Oysa her şey, tıpkı yer altındaki miselyum örtüleri gibi, birbiriyle ilişkili. Ve ağacın varlığı evrimle, rizomun varlığı oluşla karakterizeyse miselyumun varlığı da, her münferit birimin yinelenen çevrimler halinde ama her seferinde değişen merkeziyetsiz hareketiyle karakterize.
1973 yılında yayımlanan Beton Ada’yla 2015 yılında yayımlanan Saten Ada’yı aralarındaki kırk iki yıllık mesafeye rağmen – birbirini tekrar etmeksizin – birbirine bağlayan da böyle merkeziyetsiz bir ağ.

J.G. Ballard’ın Beton Ada’da kurguladığı dünya ne kadar somut ve kavranabilirse Tom McCarthy’nin Saten Ada’sında karşımıza çıkan dünya bir o kadar soyut ve akışkan. Beton Ada’nın olay örgüsü içerdiği viyadükler ve otoyollar kadar elle tutulur, gözle görülürken Saten Ada’da İsa’nın kefeniyle başlayıp paraşüt kazalarından petrol sızıntılarına ve hatta G8 zirvesine kadar uzanan olay örgüsü, görünmez verilerin birbirine bağladığı, esnek yapılardan oluşuyor.
McCarthy’nin ismi tek harften ibaret kahramanı elbette günün birinde Torino Havalimanı’nda mahsur kalabileceğini tahmin edebilirdi ama Ballard’ın anlatısındaki kahraman, varlıklı mimar Robert Maitland, Londra’daki ofisinden ayrılıp Jaguar marka aracının kontağını çevirdiğinde muhtemelen başına gelecekleri tahmin edemezdi.
Robert Maitland geçirdiği trafik kazası sonucunda otoyol ağlarının ortasına, insanların geçişi için tasarlanmamış ölü bir trafik adasına savurulur ve etrafında beton yapıların yükseldiği, çıkışı ya da girişi olmayan üçgen biçimli bu metruk bir arazide mahsur kalır. Ballard’ın kurmacayla oluşturduğu bu atmosfer, yalnızca Robert Maitland’ı betondan müteşekkil bir kara-adasına hapsetmekle kalmaz, aynı zamanda otoritelerin üretim bandına zincirlemeye çalıştığı ’68 kuşağını gerçeklikle, ama “beton” gibi sürekli yeniden üretilen bir gerçeklikle yüzleştirir.
Beton Ada’daki anlatı bu yönüyle Jean Baudrillard’ın ikinci Simülakr düzenine, enerjiyle birlikte gücün somut hale geldiği üretim düzeninde bulunur. Zira Simülakrların hem üretici hem de üretken olduğu bu düzen olabildiğince somuttur. Ve somutluk, oluşabilmek için gereksinim duyduğu hareket enerjisini düş gücünün ürettiği bilimkurgudan alır. Hız biçimleri ya da güçler sınır tanımazken oluşturulan şema ve senaryolar aynı mekanik ya da metalürjik dünya tarafından beslenir. Ve böylelikle düş gücünün ürettiği imgeler ile somut gerçeklik arasındaki mesafe hızla azalır.
Baudrillard’ın bahsettiği bu mesafe Saten Ada’da yok olur. Ama McCarthy, sadece mesafeyi yok etmekle kalmaz aynı zamanda hâlâ düalist gerçekliğe hizmet eden iki ucu, düş ve gerçeği birbirine eklemleyip tabiri caizse Ouroboros’u yeniden tasarlar.
Saten Ada’nın kahramanı S de, tıpkı Robert Maitland gibi mahsur kalmıştır ama onun mahsur kaldığı yer, aktarma ağlarının ortasında olması sebebiyle Hub olarak nitelendirilen Torino Havalimanı değil, kendi obsesyonlarıdır. Saten Ada gerek günümüz insanıyla aynı yönelimleri paylaşan kahramanı gerekse (biçimsel farklılığına rağmen) oluşturduğu anlatı yönünden Baudrillard’ın sınıflandırmasındaki üçüncü düzene dahil edilebilir. Hepsi birbirine bağlı veriler çıkar karşımıza – Baudrillard’ın deyimiyle bilgi, model ve sibernetik oyunlardan oluşan, tamamen işlemsel bir hipergerçeklik. Çünkü S’nin görevi, insan davranışlarının haritası da diyebileceğimiz Büyük Rapor’u hazırlamaktır.
Büyük Rapor için “Belge,” der Peyman, “Kitap. Yaşadığımız çağ üzerine İlk ve Son Söz.”
İlk ve Son Söz – Batı Hermetizminde Alfa ve Omega’ya, Doğu Kozmogonisindeyse Sat ve Asat’a tekabül eder. Ama Alfa ve Omega (Kristolojiye göre İsa ve Tanrı) kendi aralarında belli bir mesafe içerirken Sat ve Asat tıpkı Ouroboros gibi ebedi bir döngü içindedir. Sat, Asat tarafından doğurulur, Asat ise Sat tarafından yaratılır. Ama bu rapor sayesinde insan davranışlarıyla inançlarının arkasında yatan bağlantıları ortaya çıkarmayı ve insanlığa ilişkin en derin hakikatleri keşfetmeyi hayal eden S, kendisine yüklenen bu peygambervari sorumluluk karşısında oldukça insani bir tepki verip bir türlü rapora başlayamaz. Ve zaman içerisinde kendisine verilen asıl işin bilgi toplamak olduğunu idrak eder. Ondan beklenen tek şey insanlar, eğilimler, modeller ve hedef kitle hakkındaki bilgiyi analiz edip analiz ettiği bu bilgiyi, ürün satışı ya da siyaset gibi farklı kategorilerin kullanımına sunulmak üzere veriye dönüştürmesidir.
Bu noktada Saten Ada’nın yayımlanışından sadece üç yıl sonra gündeme gelen Cambridge Analytica skandalını hatırlamamak elde değil. Sözde demokratik seçimlerin, dokunulmaz olduğu düşünülen demokrasi anlayışına değil de modern veri hırsızlığına dayandığını ortaya çıkaran bu skandal sayesinde seçmenlerin ayırdına vardığı gerçeklikle Saten Ada’nın kahramanının farkına vardığı gerçeklik arasında pek fark yok açıkçası – küresel yapıların çekirdeğini oluşturan zift misali yapışkan çürümüşlük ve çatısı altına gizlendikleri “sürdürülebilir” iyilik.
Bir yanda “Kıyameti bile Görüntüleyeceğiz” sloganıyla Pentagon’un Körfez Savaşı için düzenlendiği ihaleye katılan ve bir savaşın naklen yayın hakkını satın alan ilk televizyon kanalı olma ününe sahip CNN’in, Türkiye’de Ukrayna-Rusya Savaşı olarak lanse ettiği video oyunu görüntüleri, öte yanda gerçekliğin hiçbir çeşidiyle ilişkisi olmayan kendinden mamul bir imge dünyasından sonuç çıkaran haberciler ve politikacılar. Görünen o ki, artık sahte haberler ve alternatif gerçekler nihayet söylemi elinde tutanları, yani hem ana akım hem alternatif medyayı hem de politikacıları etkiliyor.
Oysa, “Mineraller bile kendini koruma güdüsü sergiler,” diyor S.
Beton Ada ve Saten Ada, insanın kendini korumak konusunda sahip olduğu güdülerin pek de işlevsel olmadığının birer kanıtı. Bir mimar benzerlerini inşa ettiği beton yapılar arasına sıkışırken bir antropolog peşine düştüğü insan izlerinin içinde yolunu kaybediyor. Mimarın elindeki yegâne olanak, kendisiyle yüzleşmesi. Ama antropolog, sahip olduğu teknolojiler sayesinde kaçabiliyor. Peki varacağı son nokta neresi, gökyüzünden gördüğü Saten Ada mı yoksa New York’a bir feribotluk mesafede olan Staten Adası mı?
İnsan unutur, insan baskılar.
Ama Byung-Chul Han’ın söylediği gibi, “Ağ hiçbir şeyi unutmaz, hiçbir şeyi baskılamaz.”






