Her ne kadar Jane Austen’ın kahramanları romantik evlilikler yapsalar da, kendisi bütün yaşamını bekâr olarak geçirdi.
İngiliz edebiyatının en önemli yazarlarından Jane Austen (1775-1817), Akıl ve Tutku (1811), Gurur ve Önyargı (1813), Mansfield Park (1814) ve Emma (1816) gibi romanlarıyla tanınır. Günümüzdeki popülerliğiyse iki yüz yılı aşkındır aramızda dolanmalarına rağmen kahramanlarının bugün bile romantik birer esin kaynağı olmasından ileri gelir. Evliliği maddi menfaatlere dayalı bir karşılıklılık ilişkisi olmaktan çıkararak aşk için birlikte olan bu kurgusal kahramanlar, mantıktan ziyade kalplerinin sesini dinleyen kadın ve erkekler için örnek teşkil eder.
Zira herkese “bildiği yaşamı yazmasını” salık veren şu ünlü tavsiye Austen için geçerli olsaydı o zaman onun tarihin en mutlu evliliklerinden birini yapmış olması gerekirdi. Ne var ki, asıl paradoks da tam burada saklı. Çok sayıda romantik ilişkinin yaratıcısı olan Austen’ın kendisi bir kez olsun evlenmedi.
Jane’in kamuoyu nezdindeki personası 1817 yılındaki ölümünden hemen sonra, erkek kardeşi Henry’nin Northanger Manastırı ve İkna’ya yazdığı otobiyografik mahiyetteki önsözle aklanmaya başladı. Mesele Jane’in niçin bekâr kalmayı tercih ettiği değildi çünkü onun bir sebepten ötürü kendi Mr. Darcy’sini bulamamış, dolayısıyla da erdemli bir Hristiyan gibi yaşamış olması Viktoryen kamuoyunu tatmin etmek için yeterliydi.
Fakat yirminci yüzyılın ortalarına gelindiğinde Jean Austen’ı tasvir etmek için başvurulan kalıplar değişmeye başladı. Örneğin edebiyat eleştirmen Q.D.Leavis 1942’de yayımladığı bir makalesinde, Austen’ı olabildiğince ağırbaşlı, iffetli ve sakin olarak niteleyen bu geleneksel tasvire karşı çıktı. Leavis’in makalesi, Austen’ın kabul görmüş biyografisini inceden inceye sorgulayan ve bu kabulü çürüterek yeni bir biyografi ortaya koyan çok sayıdaki yaklaşımdan biriydi. Austen’ın niçin bekârlığı tercih ettiği sorusuysa genellikle yazarın cinsel tercihiyle açıklanmaya çalışıldı ama bunu destekleyecek argümanlar da sunulamadı.
Austen’ın yaşadığı ilk ciddi ilişkinin daha sonra İrlanda’da baş yargıç olarak görev yapacak olan Tom Lefroy ile olduğunu biliyoruz ama bu ilişki Jane’in kendi cinselliğiyle ilgili şüpheleri dolayısıyla değil, iki tarafın da kendini geçindirmekten aciz oluşu sebebiyle aileler tarafından sonlandırılmıştı. Zira söz konusu dönemde evliliklerin arka planında her zaman maddi menfaatler vardı ve bu durum, kadın ya da erkek fark etmez her iki taraf için başlıca kıstastı.
Bir de gizemli deniz kıyısı randevuları vardı. Söylenenlere bakılırsa Jane ve gizemli bir din adamı arasında yaşanan romantik bir ilişki. Austen ailesinin yaz tatillerinden birinde birkaç hafta boyunca aşkları filizlenmiş ancak yeniden bir araya gelecekleri bir sonraki yıl bu genç din adamı vefat etmişti. Austen biyografisi üzerine çalışan Dr. Andrew Norman, 2009 yılında yayımladığı bir makalesinde bahse konu din adamının isminin Samuel Blackall olduğunu ve aslında ölmediğini, başka biriyle evlendiğini iddia etti.
Sonra bir de gerçek bir evlenme teklifi ve onun kabulü vardı. Jane ve kıza kardeşi Cassandra 1802 yılında arkadaşları Bigg kardeşlerin Manydown, Hants’taki evlerine konuk oldular ve orada küçük erkek kardeş Harris Bigg-Wither, Jane’e evlilik teklif etti. İlk anda Jane bu teklifi kabul ettiyse de ertesi sabah pişman oldu ve teklifi geri çekerek alelacele önce Steventon’a, ardından Bath’a döndü.
Jane’in yaşamıyla ilgili ileri sürülen bir başka teoriyse kıza kardeşi Cassandra ile arasında ensest bir ilişkinin olduğuydu. Bu “kardeş sevgisi” teorisini kamuoyunun bilincine zerk edense Terry Castle’ın 1995 yılında yayımladığı bir eleştiri yazısıydı ve aynı yıl Colin Firth, Mr. Darcy rolüyle gönüllerde taht kurmuştu. Castle’ın, Jane Austen’ın mektuplarının son baskısına istinaden yazdığı ve London Review of Books’ta yayımlanan makalesinde kız kardeşlerin yakınlığı vurgulanıyor ve Castle, iki kardeşin hayatları boyunca paylaştıklarına inandığı çift kişilik yatakta olan bitene fazlasıyla kafa yoruyordu. Bu tarz bir aşırı yorum biraz da Jane’in mektuplarındaki noksanlıklardan kaynaklanıyordu çünkü kardeşinin mektuplarını yakarak tarihteki en büyük vandalizm eylemlerinden birine imza atan da Cassandra’dan başkası değildi.

Castle’ın niyeti kız kardeşlerin cinsel yönelimlerini sorgulamak olsun ya da olmasın – ki, daha sonra asla böyle bir niyetinin olmadığını belirtmiştir – yazmış olduğu makalenin içeriği, gerçeklerden ziyade derginin satış rakamlarıyla ilgilenen yazı editörünün makale için “Jane Austen Eşcinsel miydi?” başlığını uygun görmesine ve bu başlığı ön kapağa taşımasına yetecek kadar müdahildi. Fakat kamuoyunda ciddi tepkiye yol açan bu makale, Austen kardeşlerin gece ritüellerini değilse de, dünyanın dört bir yanındaki okurların Jane Austen’a ne denli saygı duyduğunu açığa çıkardı. İlginç ama pek çok hayran, Austen’ın heteroseksüel olmayabileceği fikrine karşı inanılmaz tepki gösterdi.
Bu teorinin tabutuna çiviyi son çakansa basit bir faturaydı. Zira Castle, makalesinde dile getirdiği varsayımı yalnızca kardeşlerin aynı yatakta birlikte uyuyor olmasına dayandırmıştı ve bu varsayım, Bay Austen’ın ergenlik çağına gelen kızlarının her biri için birer karyola sipariş ettiğini gösteren bir kâğıt parçasının ortaya çıkmasıyla paramparça oldu.
Ve unutmayalım ki, Cassandra aslında nişanlıydı. Nişanlısı 1797’de ölmeseydi büyük bir olasılıkla evleneceklerdi ve daha sonra Cassandra kadınlara duyduğu ilgiden ötürü değil, nişanlısına duyduğu saygıdan ötürü bir başkasıyla evlenmemeyi seçti.
Bu tartışmalı teorilerin her ikisini de rafa kaldırdığımıza göre artık Jane Austen’ın niçin evlenmediği sorusunun gerçek yanıtına dönebiliriz. Aslında bunun tek sebebi, sanatıyla arasında ömür boyu sürecek bir ilişki geliştirmiş olması ve “evet” yanıtını vereceği herhangi bir beyefendinin onu muhtemelen yazmaktan alıkoyacak olmasıydı, en azından onun buna inanmasıydı.
Jane Austen yazmaya 12 yaşında başladı ve 41 yaşındaki ölümüne kadar hani neredeyse hiç durmadı. Elbette ara verdiği dönemler oldu fakat bu, onun sanatında kendini geliştirmeyi bıraktığı anlamına gelmiyordu: Edebi yaratıcılığının doruk noktasına ulaştığı Chawton’daki altı yıllık süreden önce zekâsını ve gözlemlerini keskin tutmak için yazdığı ciltler dolusu mektup ve etrafındaki bütün kütüphanelerden toplayıp yutarcasına okuduğu yüzlerce kitap bunun başlıca örneklerinden birkaçı.
Bu teoriyi destekleyen ve yavaş yavaş ortaya çıkan çok sayıda kanıt, muhtemelen Jane’in cinsel yöneliminden çok daha tartışmalı çünkü bunlar onun yalnızca edebi bir deha değil, aynı zamanda ileri görüşlü bir kadın, bağımsız bir zihin, zeki bir iş insanı ve Mary Astell ya da Mary Wollstonecraft gibi aydınların yanında yer alan feminist bir öncü olduğunun birer kanıtı.
Edebi kahramanları romantik evliliklerle maddi güvencenin tadını çıkarırken Jane Austen’ın bütün hayatını bekâr olarak geçirmesi, İngiliz edebiyatının en büyük ironilerinden biri. Üstelik bu, kadınlardan beklenen yegâne şeyin kocalarını sevmek, onları onurlandırmak, onlara itaat etmek olduğu ve Austen da dahil olmak üzere çoğu kadının finansal olarak yalnızca evlilik yoluyla güvence elde edebildiği bir dönemde yaşandı. Ama gerçek şu ki, eğer Jane yarattığı evliliklere benzer bir ilişkinin içinde, hatta yazmaya devam etmesini isteyen bir kocayla birlikte olsaydı bile muhtemelen zamanının büyük kısmını ailesine ayırması gerekeceğinden ne yazmaya ne de okumaya ve kendini geliştirmeye bu denli vakit ayırabilirdi. Sonuç itibariyle Jane bekâr kalmayı tercih etti ve böylece evliliğin yükümlülükleriyle uğraşmak yerine becerilerini geliştirmek için kendine hem zaman hem de alan tanıdı. Yazma ve gelişme özgürlüğünü, maddi güvenceye yeğ tutan Jane, sırf bu tercihi sebebiyle bile tüm zamanların en büyük edebi yeteneklerinden biriydi.
Çeviren: Fulya Kılınçarslan






