Oggito Logo

Ne Haber

Bilim Teknoloji

Ekonomi

Liste

Söyleşi

Öykü

Video

10 Mayıs 2017

Edebiyat

Ansiklopedik Romanlar, Esrar, Paranoya ve İlgili Diğer Şeyler

Erhan Sunar

Paylaş

41

0


Büyücü romanında, John Fowles, Kara Kitap ya da Prag Mezarlığı’nda olduğunun aksine, paranoyayı görünür kişisel ve toplumsal sınırlarının en uç, en derin köşelerine yaklaştırır ve belki yine bir miktar onların aksine, bunu başkarakterin zihninin olduğu kadar romanın süregiden genel atmosferinin de bir yansımasına çevirir.

Her şeyin birbiriyle ilişkili olduğu fikri, böyle bir düşünceye kapılan biri için hayatı ve ilişkileri bir girdaba çevirmekle kalmaz; duygularının, düşüncelerinin de kimi zaman acı verecek ölçüde belirsizleşip dağılmasını beraberinde getirir. Görünen, herkes tarafından usulünce yaşanan bir hayat vardır ve böyle şeffaf bir düzlemin üzerine ikinci bir dünya inşa etmek, iyi huylu romanlarda olacağının aksine, çoğu kez bir olanak değil, en hafifinden, bir mahkûmiyet hissi verir. İlaçlar, telkinler, vaazlar, kişisel gelişim kitapları ve diğer şeyler de zaten bunun içindir ve yapılabilecek en makul şey, kuşkularımızı hemen bir yana bırakıp herkes gibi, herkesle birlikte olmaktır. Görünüşe bakılırsa hayatın hep daha derine inen bir düzeni, bir geometrisi olduğunu ne kendisi ne de işinde gücünde, akşamları evine dönen, hep bir adım daha atmayı hedef edinmiş aktörleri söyler; mutluluğun ve başarının sürekli teşvik edildiği bir dünya ne de olsa böyle amaçları fazla zorlanmadan bulabileceğimiz yerlere de yerleştirmiştir. Ya da yaşıyoruzdur işte; fazla kurcalamamak gerekir… Bir şeyi diğerine bağlıyorsan da bunu hiç olmazsa daha yüce bir görev için yapmalısındır: Kapıya dayanan düşmanı tanımak, içimizdeki zayıf halkaları seçmek, bunlara gününü göstermek için; ki yeniden daha sorunsuz bir biçimde birlik içinde olabilelim. Ülkece ya da mahallece. Yazının meselesi her şeye karşın böyle bir düzen fikrine dayanmadığı için hemen belirtmekte fayda var: Kuşkularımız ve paranoyalarımızla baş etmenin yolu insanlara inanıp inanmamak kadar, her şeyin birbiriyle ilişkili olduğu fikrini bile düşünmekten, mümkünse bir miktar da hafifsemekten geçer. Bunun için de kuşkusuz akıllı bir zihne ve akıllıca faydalanabileceğimiz kimi kaynaklara sahip olmak gerekir; mesela meseleyi dert edinen romanlara ve o romanlara neden ihtiyaç duyduğumuzu bize sürekli hatırlatacak olan bir hayat bilincine…

orhan pamuk

Hayatın Ona Verdiğimiz Anlamlardan İbaret Olduğunu da Nereden Çıkardınız?

Bu soruya ansiklopedik romanlarımızın ilki, Kara Kitap cevap versin: Sebepsiz bir kayıp, kayıpların en büyüğüdür ve ardında kısa, çocukça bir not bırakarak evi terk eden karısını arayan bir adam için hem zihninin içi hem de bütün işaretleriyle koca bir şehir ve insanlar durmadan anlamlandırılması gereken şeylere dönüşür. Bu bilinmeyen sebebi keşfedebilmek, ona bir anlam verebilmek için Galip gazete yazılarından tuhaf kişiliklere, bu kişilerin anlattığı hikâyelerden durmadan gezindiği sokaklarda gördüklerine dek koca bir bilgi yığını içinde neredeyse kaybolur. Ona hayatlarımızın esrarının başkalarına, bize benzemeyenlere, Batılı yabancılara özendiğimiz için kaybolduğunu söyleyenlerle de karşılaşır; kendimiz, bir tek kendimiz olabilmenin artık mümkün olmadığını kasrındaki bütün kitapları yok ederek umutsuzca sorgulayan tarihî kişiliklerle de. Holywood yıldızlarına özenen yerli sinema sanatçıları, onlara özenen hülyalı başka kişiler, kaybolan eski gelenek ve zevklerimiz, aldatıcı bir kumpasın hayaliyle dünyası değişen insanlar, edebî polemikler, karlı bir gecede anlatılan aşk hikâyeleri, köşe yazıları ve bilmeceler, başka kitaplar ve eski tanıdıklar: Bütün bu yüzleri ve hikâyeleri bir arada tutacak olan bağ, varsa eğer öyle bir şey, Galip’in durgun, hüzün verici zihnini, kişiliğini değil, bir rüyada olacağı gibi durmadan başka yüzleri ve hikâyeleri anımsatarak, her şey bir sona ulaştıktan ve kitap bittikten çok sonra bile asıl gerçeği olduğu haliyle bırakır: Galip’in gördükleri, kendisinin onlara verdiği anlamlardan çok, göründükleri gibi ve birbirlerine mesafeleriyle vardırlar. Ama dalgın bir yüz ve siluet olarak Galip aralarından geçmemiş olsaydı, varlıkları ve kendi kendilerini temsil edişleri bu kadar düşündürücü, bu kadar keder verici olmayacaktı. Diğer bir deyişle: Her şey bir başka şeye işaret ediyor ve aslında herkes bir başkasından ibaretse, bu biraz da durduğumuz yerin önemini gösterir: Galip, bütün bu bilgi yığını ve baş döndürücü ilişkiler içinde bir yerde, hep daha fazla ileriye gitmemeye karar verebilmiş; bir sonuca varıp yargılamayı değil, karısını sonsuza dek kaybetmiş olsa bile bütün bir hikâyenin tevekkül dolu izleyicisi olmayı seçmiştir. Kurban da değildir, fail de değildir Galip: Zihni onu yanıltmamıştır.

umberto eco

İnsan Topluluklarını Birbirine Bağlayan Asıl Şey Nedir?

Bu soruya hiç duraksamadan “Sevgi” diye karşılık vermek istesek de, tarih bilinci, bunun algılanış biçimi ve tüm bunlara Umberto Eco gibi bir romancının yaklaşımı meseleyi –bir sonuca ulaştırmadan önce– biraz bulanıklaştırır. Toplumsal bağlarımızın sıkılaşıp ebedi bir güven getirebilmesi için birtakım efsaneler, bunları söze dökecek hikâyeler ve belki de düşmanlar yaratması gerektiğini Tarih yazıldıkça gösterir zaten; ama bütünüyle ikna olabilmemiz için geçip gitmiş olması da gerekir. Aksi takdirde yaşananlardan bir sonuç çıkaramaz ve durduğumuz yeri de iyice seçemeyiz, değil mi? Prag Mezarlığı romanında Umberto Eco, tarihe Siyon Bilgelerinin Protokolleri olarak geçen düzmece bir metnin gerçekliği üzerinden, Simone Simonini isimli, sahte belgeler hazırlayan kurmaca bir ajan haricinde herkesin gerçek tarihsel kişilikler olarak göründüğü hayli yanılsamalı yeni bir dünya yaratır ve buna benzer sorunları tartışır. Kuşkusuz ironi ve geniş bir bilgi ile anlama çabası eşliğinde: Yazarının artık sıradan bir okullu çocuğun bile varlığının tartışmalı olduğu bilgisine ulaşabileceğini söylediği bu belgeler, Siyon Bilgelerinin Protokolleri, geçen yüzyılın hemen arifesinde, ulus-devletler oluşum halindeyken süregiden entrikalarla dolu dünya düzenini, yanlış algı ve izlenimleri, İtalya, Almanya ya da İngiltere hiç fark etmez, bir “günah keçisi” üzerinden birleştirir: Kuşkusuz odak noktasındaki bu kara leke romanda bir tek “Yahudiler” ya da “Semitizm” olarak kalmaz ve giderek bütün bir tarihin seyrinin ne ölçüde değişebilir olduğunu masaya yatırır. İtalya, Almanya, İngiltere ya da Osmanlı toplumlarının gözünden bakacak olursak hiç mi hiç değişmez belki; bunun için tarihin hayal edildiği ve algılandığı ölçüde var olduğunu ileri sürecek kurmaca bir zekâya ihtiyaç vardır: Simone Simonini, bu karanlık ve her şeyi birbirine katan adam, böyle bir zihnin, bütün “toplumsal” algıların kesişip birleştiği bir noktada durarak Tarih’i de, tıpkı insan eli değmiş sahte bir belge gibi, durmadan yeniden yazıp değiştirebileceğini gösterir: Tabii sonuç değişmez ve birkaç on yıl sonra Hitler’in elinde bu protokoller acımasız bir biçimde yeniden yorumlanır ve o günden bu güne aslında çok da yol alınmaz; çünkü, kitabın yazarının da bir yerde üzülerek söylediği gibi, toplumları, insan topluluklarını, geçmişlerine bağlılıklarını ilan etmiş devletleri aslında sevgi değil, dinmeyen bir nefret bilinci bir arada tutar. Başkasına, yabancıya, kendinden olmayana duyulan kuşku ve paranoyanın işlediği yerdir burası: Tarih, dümdüz bir çizgi gibi, üzerinde olup biten ne varsa sonraki kuşaklara taşır ve asıl kötüsü, bu durumu Simonini gibi aykırı zihinler bile yeterince tasavvur edemez.

john fowles

Peki, Kuşku ve Paranoyalarımızdan Sorumlu muyuz?

Büyücü romanında, John Fowles, Kara Kitap ya da Prag Mezarlığı’nda olduğunun aksine, paranoyayı görünür kişisel ve toplumsal sınırlarının en uç, en derin köşelerine yaklaştırır ve belki yine bir miktar onların aksine, bunu başkarakterin zihninin olduğu kadar romanın süregiden genel atmosferinin de (dolayısıyla okurun zihninin de) bir yansımasına çevirir. Olay örgüsü durmadan sıkılaşıp genişleyen bir romandır Büyücü ve Batılıların “plot” dedikleri bu unsur bir diğer anlamıyla, yani –diğer iki romana da uygun düşecek şekilde– “kumpas, hile, oyun” yönüyle de romanı baştan sona açıklar. Aşk ilişkilerinde çapkınlık ve ihanetlerinin belirlediği az çok sefih bir hayattan, son yıpratıcı bir ilişkiden sonra, İngiltere’den Yunanistan’a İngilizce öğretmeni olarak giden genç adam Nicholas Urfe’yi, ona bütün bir hayatını hem süregiden dehşet verici (tabii kısıtlı zevkleriyle) bir oyun hem de sürekli başını ve sonunu çağıran bir gerçeklik etkisiyle yeniden yaşatacak karmakarışık bir algı düzeninin içinde seyrederiz. Her şey hem çok açık hem de çok belirsizdir. Yaşlı zengin adam Conchis’in özellikle II. Dünya Savaşı hakkında söyledikleri, onun malikânesinde karşısına çıkan kişilikler, önceki hayatının bir belirip bir kaybolan kadınlarına benzettiği güzel kadınlar, bunların sürekli değişip yenilenen durumlarda karşısına çıkıyor olması ve kendini de sık sık oraya gitmekten alıkoyamaması, yaşadığını hissettiği samimi anları, diyelim erotizm ya da mutluluk anlarını, en derinden sahiplendiği kişisel düşüncelerini ya da sözlerini, bir an sonra başka bir biçime, çoğunlukla da suçluluk ve utanç verici daha karanlık bölgelere çeker: Yazarın tarih, psikoloji, felsefe ya da sanat disiplinlerinin içinden de sürekli bir alt okumasını yapıp suçluluk bilincinin işlediği daha derin bir düzleme çektiği Urfe’nin zihni (kimi zaman bir mahkeme kurulur ve orada yargılanır), oyun mu gerçek mi olduğuna bir türlü karar veremediği esrarengiz olaylar arasında yolunu bulamaz ve, asıl önemlisi, bunun için fazla bir ipucu da bulunmaz. “Birbirinize yalan söylemeyin,” denir romanda mesela; ya da “Başkalarına gereksizce acı çektirmeyin,” diye ihtar edilir; ama gerçeklerin bulanıklaştığı bir oyun veya acı verici bu oyunun daha da derinden sorgulattığı kimi gerçekler, asıl bunlar, meseleyi daha da karmaşıklaştırmıyor mudur? Nicholas neden böyle bir gerçekliğin içindedir, yaşadıkları gerçek midir, bir suçu varsa bile aslında bütün bu yaşatılanlar daha acımasızca değil midir… Kafka’nın karakterlerinin aksine kabahatinin sınırlarına – belirli görünümler içinde – yaklaştırılan genç adam bu anlamda hem çok fazla bilgi ve ipucuyla karşı karşıya bırakılır hem de bunları doğru düzgün yorumlayıp şeffaflaştıracak beceriden sürekli mahrum kılınır. Kıstırılmış bir evren içinde, sonradan bir bir utanç sahnelerine dönüşecek olan hayatını kimi zaman dolu dolu yaşayan Nicholas Urfe, Kara Kitap’ın Galip’inin aksine, kendi bildiğini okuyacak iradeye sahip görünür; ama bütün bildiklerinin bir an sonra boşa çıktığını görünce kapılacağı irade yitimi ve bunun getirdiği aşırı kuşkulu hâl, onu da bir noktada edilgenliğe iter: Diğer bir ifadeyle, paranoyaları Urfe’yi en nihayetinde yine kendi kendisiyle ve yaşadığını sandığı hayatıyla karşı karşıya bırakır. Romanın sonunda şöyle bir söz bulunur: “Asla sevmeyen yarın sevecek. Seven de yarın sevecek.” Seçimlerimizden, yaptıklarımızdan sorumlu olduğumuzu biz umursamasak bile, gün gelir başka bir hayat bunu bize hatırlatır ve insanları, dünyanın ve hayatın düzenini bir arada tutan asıl bağın, nefret ya da sinizmden önce, her zaman için sevgi olabileceğini yeniden düşünürüz.

YORUMLAR

Henüz hiç yorum yapılmamış. İlk yorum yapan sen ol!

Öne Çıkanlar

Basılı kitap dijital okumaya karşıOggito
İLGİNİZİ ÇEKEBİLİR

Hülya Duman

15 Ocak 2025

Per Petterson ve Kitapları Üzerine 2

Evet, kafamızdaki şüphelerle üçlemenin ilk kitabında kalmıştık.Kahramanımız Arvid, boşanmanın eşiğindedir. Gençliğindeyse okulu bırakıp, fabrika işçisi olarak, zaten mesafeli olan annesinin tepkisini üzerine çekmişliği vardır. Bu arada anne altı yıl önce bir oğlun..

Devamı..

Başroldeki Ortam

Nihat Kopuz

"İnsanları yalnızca bilinmeyen korkutur.
Ama insan bilinmeyenle yüz yüze geldi mi, o korku bilinene dönüşür."

Antoine de Saint-Exupéry

BİZİ SOSYAL MEDYADA TAKİP EDİN

Oggito © 2024