Öteki Kışın Kitabı'ndan Sapmalar
19 Haziran 2019 Edebiyat Roman

Öteki Kışın Kitabı'ndan Sapmalar


Twitter'da Paylaş
0

Dilin reddiyesi

Modern olan, varlık ile şiddetin bir arada ikame edildiği ve sınanmanın bu “şiddet” denen mefhumla serencamına kavuştuğu bir ana mimler zamanı. Bora Abdo’nun edebi kozmolojisinde şiddet doğada gözlemlenen ama varlıkla biçimlenen bir duyarsızlığın karşıtlığına işaret eder. Dili eğip bükmek, ondan varlık olana ulaşmak çabası modernizmin salt dilbilimsel bir evrenden türetildiğine ilişkin post yapısalcı eleştiriler ile beraber modern olanın törpülenmesi gereken taşsı haline bir itiraza dönüşür. Abdo’nun ilk kitabı olan Öteki Kışın Kitabı,1 dile bir ev, yuva gözüyle bakmayan, dili ve evi yabancılayan, dışarıda bırakan, soğuğa iten bir yerden bakar varlığa. Nitekim kışın ve dışarıda olma halinin sürdüğü genel öykü atmosferinin içinden varlığın kendilik halinden çıkmaya mahir olmayan ve yine “sığamama” halinin başlı başına bir kendilik olmaya başladığı minör bir alana kayar anlatı.

Kitabın arka kapağında, “Dili bir araç olmaktan çıkarıp yazının odağına yerleştiriyor, bunu da kendine has, eşine az rastlanır bir biçemle yapıyor,” deniyor Abdo için. Zannımca eksik ve pek çok yerden farklı okumalara açık, uçlu bir önerme bu. Zira dil, kanımca biçimlendiği kadar biçimlendirir de. Abdo’da tevarüs eden kesik ve ağdalı dil, bir yerde dil olmayana, dilde yarılma ve boşluklara işaret eder. Dili odak kılmaktan ziyade, dilin boşluklarını ve eğimlerini anlatısının boşluklarıyla birleştirmek ve oradan bir varlık alanına, hiçlikten uzama kayışı imlemektedir Abdo. Elbette, dilin kendine has bir biçemi var onda fakat bu dille oynayarak değil dili yararak, kabuğunu soyup zarına ulaşarak, biraz acımasızca kendini doğurur metinde.

Bellek, şiddet ve zaman üzerine

Hannah Arendt Şiddet üzerine kaleme aldığı bir yazısında, “Kudret, güç ve dayanıklılıktan farklı olarak şiddet, Engels’in çok önceleri belirttiği gibi daima araçlara muhtaçtır”2 der. Araçsal olanın varlık olmasının yanı sıra yine Arendt’ın tabiriyle şiddetin tözüne hâkim olan araç amaç kategorisine işaret eder yazar. Şiddet’in doğası üzerine girilen tartışmasız özcü yaklaşımın kırılan fayları üzerinden yeni bir yol bulmayı amaçlar nitekim. Abdo’nun Haneke filmlerindeki ansal ve bellekten silinmeyen nedensellik ile paralel uzamda karışan şiddeti’ne dilsel bir gövdeyle, ama dili yadsıyarak varmaya çalıştığı gözlemlenebilir. Burada tabi dil şiddete bir araç mıdır sorunsalı kendine yer açan bir oyuk gibi yazının genel gediğine oturtulabilir.

“Cümle kurmaktan yorgun, Yarası. Kötü. Kalın.” (bela evi, s. 9) Yara olanı anlatan ve etimolojik olarak yara ile türeyen kelam birleşerek cümle oluşturmaya uzaktır. Zira Yara kötü ve kalın olmak ile varlıksal sekansından dile olanak tanımayan bir alana kayar Abdo’da. Bu dille değil dilin göstergesi ile anlam kazanır öykülerde.

“Yüzümü kustum avucuma” der karakter bela evi isimli öyküde ve öykü, “Bir kez olsun avucumu öpmedin” diye biter, dilin ustalığına, gizlenmeye, bulunmaya ihtiyaç duymaz acı. Acı’nın teşhir edilme hali bir merhamet gereksinimi de duymaz. Kısa kısa cümleler, vurgunun kaydığı yerler ve canlı, diri bir bellek ile uğraşır yazar. Kuyu kazar, ilmek ilmek bir koza örer. Bellek parçalanmıştır, an ve zamanda. Proust’un anlık ve bellek dışı olandan bir anda patlayan ve çoğalan zamansal çizgisinin kırıldığı anlardaki gibi bellek acı ile kurgular Abdo’da kendini.

Nitekim acının kurgusal ve şu an burada olma hali, onu kendi bütünlüğü üzerinden yücelten bir alana işaret eder. Teşhir edilen şiddet, hayvan bedeni üzerinden dilin kıvraklığıyla birleşerek ve duygu momentinden yoksun olarak çıkar okuyucunun karşısına. Yelkovan isimli öyküde bir at üzerinden girilen varlıksal şiddet, Abdo’da tekinsiz olanın şiddetine nesnel bir kılıf olur. At’ın ölümünü anlatan, “Çökük. Yirmi beşinde. Bir at kasabına. Kış çökmeden. Bıçak Parasına. Güpegündüz”(yelkovan, s. 37) diye başlayan girizgâhın, şiddet denen mefhumun, kötücül olanın arasına gizlenmiş sıradanlığının bir okuması olduğunu da iddia edebiliriz.

Yine Yelkovan öyküsünde bir pasaj: “Araba okunun ucundan hamuta inen cankurtaran kayışı gevşemiş kopmuştu. Çeken atlardan biri ölmüştü. Üzerini gazete kâğıdıyla örtmüşlerdi. Şimdi adanın arkasında yedi numara denilen uçurumdan kuyulara atılacaktı.” (yelkovan, s. 41)

Şiddetin ölüm ile kanıksandığı ve belki de perdelendiği kuyu-ceset birleşikliğine sadece o biliyor öyküsünde, “kuyusu varsa cesedi de olur.” (sadece o biliyor, s. 30) Ayrıksı önermesi eşlik eder bir bakıma. Nesnelleşen ve özünü yitiren duyarsız bir teşhir haline öykünür dil ve bellek.

bora abdo

Öteki olarak kış ve varlık-ölüm, Karanlık Anlatısı

Kış, Seyyidhan Kömürcü’nün dizesinden koparılarak politik düzlemin kaygan zemininden Abdo’nun diğer öykülere isim analığı yapan Lâçin isimlli öyküsünde kitaba özünü katan öteki olma hali ile eşdeğer bir noktada alımlanır. “devletin ve Allah'ın en iyi fikridir kış”3 diyen Kömürcü’nün dilinden öteki olana, bir bakımda dışarıda bırakılma halinin dahi dışarısında kalan bir yere bakar Abdo’nun merkezi. “Ben her şeyi bir uçurumdur, diye bilirdim. Ağaçların adını unuttum. Şimdi dönüyorum. Şemsiyem, berem, karbon kâğıtlarım. Çok eski dalgınlıklarım. Dönüyorum. Kışa.” (Lâçin, s. 16)

Kar; kara kara yağan, kaplayan, kirli ve eski dalgınlıkların çeperinde paçalarına çamurun bulaştığı, kirin ve pasın özünde yoğrulan ve kalbi üşüten, ölmeye uygun, yaşamı kuşatan bir yerden siner anlatıya:

“Kar, perçem gibi yağıyordu saçlarına. Kalın kalın yağıyordu. İltihaplı. Ağır, sulu.” (deniz’in elbisesi s. 45)

“Oturdum. Yıkık. Kar içime sızdı. Kar. Kirli. Kıraç.” (köpek, s. 63) “Kış kör, kış dilsiz, duyuyor. Bitimsiz.” (kuyu, s. 91)

Bu Özyaşar’da, “Şehre karakış gibi bastırdı devlet, yola devrilmiş ağaçlar gibi indi kar. Günlerce ama günlerce yağdı; kurşun ve kar, kurşun ve kar”4 dediği yerle tümleşik bir acıya da kapı aralayan ve Kömürcü’de neşet eden kara kış imgelemiyle paralellik taşır. Kışın soğukluk ve yoksunlukla dile uzandığı ve orada öteki olma haline doğru çekildiği politik uzam, Abdo’da varlığın kusur kılındığı bir ölüm ile son bulur öykülerde.

Lâçin öyküsünde:“Cebimden jileti çıkarıp bileklerimi kestim.”

Deniz’in elbisesi’nde: “Duvara jilet çizdi. Küvet, su. Bileklerini çizdi. Gece yarısı.”

Yelkovan’da: “Çökük. Yirmi beşinde. Bir at kasabına. Kış çökmeden. Bıçak Parasına. Güpegündüz”

 Köpek’de: “boş bir anında arka ayaklarını tutup hızla çektim boşluğa doğru. Havada asılı kaldı. Arka ayaklarıyla tasmasından kurtulmaya çalıştı. Olmadı. Nefesi kesildi. Öldü.”

Kardan Kadın’da, “üstüne kuma getirdiği kocasını iri parmaklarıyla boğup, kocasının her akşam haşhaş içtiği küçük salona büyük bir ferahlıkla girdi” olarak beliren ölümü devingen bir akışa mahkûm döngüye kilitler Abdo.

Adorno’nun Heidegger’den yola çıkarak ortaya koyduğu “insan var olmaktadır”5 önermesinin özünde bir sapma olarak devingen bir şekilde öykülerinde yer alan ölüm ve varlığın kendini yokluk ile eşitlemesi, Abdo’da dilden cansız bir alana kayışı simgeler. Bu da tabii insan var olmaktadır tezini cansızlıktan canlı olana üreyen ve türeyen bir çerçevede ele alınan varlık önermesini bir kez daha sorgulamayı gerektirir. Zira var olmakta olan insan olgusu devamlı bir akışın, kopuk, kesik uyarılmaların eşlik ettiği bir evrenin varlığını da mümkün kılar. Modernizmin kaba oynak hatlarıyla, bireysel olanın içerisine yerleşmiş kaygı ve bilinç sınırının aşıldığı koyu, karanlık noktaya aynasını odaklamaya çalışır Abdo. Bu bir yerde Anti hümanizmacı bakışın yaşanan duyarsızlığın yıkımına tanıklık ettiği çağa dönük bir dipnot, şerh düşülme çabası olarak da okunabilir. Metinlerde varılmaya çalışılan menzilin belirsiz ve koyu bir atmosferle ve fragmanlar halinde dönenerek aynı merkezin uzağına sapması Abdo’da arzu yitiminin şekil değiştirmesi ile farklı bir veçheye bürünür. Zira Metnin ve reel anlamda okuyucu da bırakılan tekinsizlik halinin bizatihi öykünün bütünlüğüne can veren bölük pörçük ve kesik cümlelerle (çoğu yerde salt kelimelerle) kurulması anlamsal olanın türetildiği ve dilbilimsel özünün dahi yitirildiği bir hiçliğin kanıksandığı göstermektedir. Belleğin şiddeti yeniden kurgulayarak ve çoğu yerde ölümün kuru anlamlarıyla sarmalayarak yarattığı boşluk Abdo’da karakterlerin dışarıda bırakılma ve öteki olma hallerinin türediği arzu baskılamalarını da gün yüzüne çıkarır. Odağına lezbiyen ilişkileri alan kardan kadın öyküsünde Selma ile Nisa arasındaki yadsınan arzunun bir cinayet sonrasına odaklanan evresine bakmamızı sağlayan Abdo, Lâçin öyküsünde bedeni deforme olmuş evsiz ve kederli kahramanlara ve onların intiharıyla sonuçlanan ölümlere odaklar anlatıyı; arzu’da kısa ve kesik sapmalarla dışsal olanın içerisinden, karanlıktan beslenir Abdo’nun dili.

Semih Gümüş ile yapılan bir röportajda Bora Abdo:

“Karanlıksa sonsuzdur. Bütün ilham, malzeme ondadır. Sınırları yoktur. Karanlık bir başlangıçtır, bir kuyu gibi, derindir. Büyüktür. Bu yüzden de edebiyatın temel konusudur. ‘Görünen’ olamayacağı için de en özgün olan hep karanlıktır. Bilinen ifadeyle görünmeyeni görünür kılmayı yeğlerim kendi adıma”6 diyerek bir bakıma yukarıda vurgulamış olduğumuz haliyle karanlık olana, görülmeyen demeyelim ama görülmek istenmeyene yöneltir dilin keskin uçlarını. Bu karanlık, kara kış, soğuk ve öteki olma halleri üzerine dolanan öykülerde dil soyut-somut ikiliğinden de beslenir bir bakıma. Louıs Althusser’in somut bir dünyada ve somut’un egemenliği altında yaşamak üzerine değindiği “bütün gerçekliği” değil yalnızca o gerçekliğin bir parçasının soyutlanması yoluyla algılayışın tarihsel süreç içerisindeki ilk soyutlama aracı olan dille sağlanması hususu Abdo’da karanlık denilen mefhumun dil ile ama dilin reddiyesini de içinde barındırarak sağlandığı pekâlâ iddia edilebilir.

Bütünsel ve evrensel gerçeklik halinin soyutlama yoluyla elde edilen somut’a ulaşılarak kavranması gibi Abdo’da kısa ve yalın ama bir yerde de paradoksal, alışılmışın dışında dil oyunları ile varılmaya çalışılan somut, nesnel şiddetin özü kavranabilir.

Bora Abdo yine Seval Şahin ile Açık Radyo da yayımlanan Günün ve Güncelin Edebiyatı programında7 en başından beri yola çıkarken hep tek derdinin insanı anlatmak olduğunu ve çıplak insanın sahtelik kimliğinden sıyrılarak çekirdeğine ulaştığı zaman dipte biriken, var olan karanlığı anlatmaya çalıştığını söylemişti. Bu karanlığın, dilin içinden edebiyatın yapı söküm olanaklarıyla biçimlenen ve gün yüzüne çıkan noktasına, öteki olana, ölüme, şiddete odaklanır bu bağlamda, Öteki kışın Kitabı. İnsanın çekirdeğine, onun karanlıkta kalan tarafına, görülmek istenmeyenin tekinsiz çeperine dayandıkça öyküde dil bozulmalara uğrayarak sapmalar gösterir. Bu da tabi kurgu ile gerçeklik arasında girilen gerilimden beslenen minör bir karanlık yaratır.

Jacque Lacan’ın ayna evresindeki8 özne-ben idrakine varan çıplak ve savunmasız insan önermesi, Öteki Kışın Kitabı’nda kendine mahrem bir alan bulur. Zira Abdo’da varılmak istenen insan denen fenomenin çekirdek karanlığı bir yerde özsel bir yanılsamadan ibarettir. Nitekim Özne olarak insan çıplak bir formla aynada kendini hem tanıyarak, özerk bir vaadin içerisinde kimlik inşasına girişmiştir, hem de koparılamaz bir bütün içerisinde yanılsamaya kapılmıştır denebilir. Abdo’da kendine sıkça yer bulan karanlık doğa, insan doğası imgelemi bu bağlamda Öteki kışın Kitabı’nda kurgulanan dille, dilin ayna işlevi ile kendi öz-ben’inin idrakine varan kahramanların içerisinden dışarıya, okuyucuya yansıyan yanılsamalı karanlığa odaklanır anlatı. Bu da tabi kırılan bütünden sızan hakikatin, çıplak ve koyu bir melankoliye sarmalanması sağlar öykülerde.

Baba

Şiddet ve kötücül olanın doğası üzerinden beslenen anlatının “baba” durağına sapmadan devam edebilmesi pek olanaklı değildi zaten. Öteki Kışın Kitabı bir babaya ithaf kitabı aynı zamanda. “Her şey bozuluyor babacığım. Soğuyor. Sonra yanıyor. Yanıyorum. “Baba,” diyorum,” söyle babam,” diyorsun. Ben bütün bunları yazarken. Sen. Yazmamı sevmezdin. Bu kitap senin için” der, Abdo öykülere, öykülerin karanlık sapağına girmeden önce. Kurgusal bir boşluktur baba, öyküler arasında gölgesinin belirsiz ve tekinsiz izi ile boğuşur anlatıcı bir yerde. Baba ve Anne ile sevgili arasında dolanan, karışan, özden arınan, dibe, karanlığa çekilen, idin sınırlarından taşan ve bilinç akışının devamlı, gramer ve dilin sekansını hiçe sayarak, sere serpe uzandığı sayfalarca bir gölgeye erişme erincine odaklanmış Ay gitti ninnisi; Baba ile varlık-yokluk çatışkısının merkeze alındığı sapa bir durak bu bakımdan.

“bak ben babamı öldürdüm de herkese anne diyorum.” (Ay gitti ninnisi, s. 105)

“ben annemi öldürürüm öldürmesine de” diyorum “sonra kime baba derim.”

Baba ile girilen çatışkı ve dönüşüm, güven ve doğumun, dünyaya gelme travmasının baba ile, babanın varlık olarak uzamdan dirim bir boşlukta mimlenmesi ile acı ve yoksunluk, eksiklik olarak belirir metinde.

“anne beni doğururken, öldüğümü görmedin mi?” der miyim hiç “baba, ölü çocuklarını yaralama bir daha, gitme.” (Ay gitti ninnisi, s. 105)

Metne hâkim olan baba imgesinin anne ile yer değiştirmesi, babanın ölümü, eril olanın yarattığı boşluğun anne ile baba arasında geçirimsel boşluklar yaratması ve dilin durmadan akan bir bilinci yakalama çabası Abdo’da ithaf edilen belirsizliğin de göstergesi konumundadır. Baba, olmayandır aynı zamanda. Yazı yoktur, metin kapalı bir evrende kısılıp kalmış, çepeçevre kuşatılmıştır. Bir bakıma gotik bir dilin havariliği yapan metinlerdir Abdo’un metinleri, Baba denen mefhum da bu karanlık çeperin odağı, kaynağı ve yansımasıdır aynı zamanda. Kahramanın baba’nın yokluğunu anne’ye pay biçmesi, hesaplaşmanın değil, iç içe geçen hikayelerin ve anlamların arasından varılan yokluğun baba ile hemhal olması, karanlık bir nokta olarak baba’yı ister istemez yazının odağına koyacaktır. Nitekim Abdo’da bundan kaçamamıştır.

Edebiyatın sınırları kötülüğün sınırları ile orantılı mıdır?

Bora Abdo’da devamlı bir şekilde, ilmek ilmek örülen karanlık ve kötücül koza varlığın içeride olma hali ile paralellikler taşır. Bu iç dış meselesi müphemdir biraz da. Edip Cansever’in “gülcü’nün ölümü”nü anlattığı dizelerde özne olarak ben olan anlatıcının ölmüş olan ile yer değiştirdiği bitimsiz acı anı, bu bakımdan örneksenebilir. Dışarı da “çıplak olan” uzanmış bir gül satıcısının cesedini meyhane’nin camından gözleyen anlatıcının “Ben meyhanenin penceresindeyim/İçerde ve kar içindeyim/Bir demet gül içindeyim/Güle gömülüyüm/ Kana”9 dediği noktada acının, yer değiştirdiği, duyumsamanın dıştan içe yayıldığı bir eşikle karşı karşıyayızdır. Abdo’nun da tıpkı kara gömülü, kan içinde olan karakterlerinin özünden teşekkül olan kötücüllüğü, ürkütücü yalnızlığı içeri olana taşıyarak, özün perdesini araladığı ve tıpkı Cansever’in ilk gözyaşının tarihini bulup altınız çizmesi gibi, insanda olan kötücül çekirdeğin acısını bulup, kanatıp teşhir ettiği bir bakıma yavan bir şekilde önümüze serdiği açıktır.

Öteki kışın kitabı bir bakıma edebiyatın sınırları ile kötücül olanın sınırları arasında gezinen anlatıcının Bilge Karasu’nun devamlı süren oyunu gibi oyun içinde oyunlar oynayarak yazının dışını aşındırarak, kimlik denen yarayı teşhir ederek, dili yontarak, kırarak içeride olana, anlatıcıya göre öz bir karanlığa bakmayı deneme çabası olarak okunabilir. Bu da Dostoyevski’den Kafka’ya ve hatta Atay’a uzanan ve daha bir sürü yazarın aşındırdığı patikada yeni bir ayak izinin peşinden bizi karanlık olana bir kez daha bakmayı davet edecektir muhakkak.

1 Öteki Kışın Kitabı, Bora Abdo, Alakarga Yayınevi, 1. Bası Eylül 2012 (Bu incelemedeki kitap alıntıları ve sayfa numaraları bu bası ekseninde düzenlenmiştir)

2 Cogito, Kış-Bahar 96. Sayı, YKY, Şiddet Üzerine, Hannah Arendt, s. 7

3 Dünya Lekesi, Seyyidah Kömürcü, Everest Yayınevi,

4 Sarı Kahkaha, Murat Özyaşar, Doğan Kitap,

5 Negatif Diyalektik, Theodor W. Adorno, Metis Yayınları, 1.Bası Ocak 2016, s. 115

6 https://oggito.com/icerikler/bora-abdo-oykuyle-romani-okumak-arasinda-fark-var-dolayisiyla-yazmak-arasinda-da-var/46907

7 Günün ve Güncelin Edebiyatı, Açık Radyo, Seval Şahin, “Bora Abdo ile Tene değen Sözcükler”, dinlemek isteyenler için yayın tarihi 25.08.2016

8 İdeolojiyi Haritalamak, Jacques Lacan, “Özne-Ben” İşlevinin Oluşturucusu Olarak Ayna Evresi, Dipnot Yayınları,

9 Sonrası Kalır-II, Edip Cansever, YKY, 11. Bası Mart-2015, S. 90

 

Twitter'da Paylaş
0

YORUMLAR


İLGİNİZİ ÇEKEBİLİR