Arayıp, eşyalarını getireceğiz demişlerdi. Eşya dedikleri de ne, bir sandık kitap, çamaşır, don gömlek işte. Öyle atar gibi bırakıverdiler kapının önüne. Bir de yüz bin ton beddua. Hoş, yüzüme tükürseler yarabbi şükür diyeceğim. O raddeye gelmişim. Kendi gelmedi tabii, ablasıyla eniştesini yollamış.
Aslında yazmaya başlamadan, daha harfler kâğıdın üstünde tek tek sıraya girmeden önce düşünmüştüm, kime ne senin sikimsonik ayrılık hikâyenden diye. Benimkisi sadece bir ayrılık hikâyesi değildi ki. İnsan denilen mahlûkun dipsiz bir kötülük kuyusuna dönüşebilme becerisiydi de aynı zamanda.
Anama anlatamazdım. Nasıl anlatayım ki? Kadın işin başlangıcında anlamıştı her şeyi de, ses etmemişti garibim. Üstüne, evlilik hazırlıkları için, emekli maaşını aldığı bankadan kredi bile çekmişti. Eşyaların kapıya atılışını da görmüştü balkondan, benim kan ter içinde onları üst kata taşıyıp eski odama yerleştirişimi de. Yemek yedik, çay içtik. Konuşmadık. Arayıp arkadaşlara anlatsam, “biz sana dememiş miydik bundan sana hayır gelmez” diye başlayacaklardı. Hem öbür şeyi de anlatamazdım. Nasıl anlatılır ki? Neyi mi? Geleceğiz oralara geleceğiz, sabır. E konu komşu, akrabaların bir kısmı da zaten tetikte bekliyor. “Şu sünepe oğlan ikinciyi de yürütemedi. Yazık anasının emeklerine”, “zaten gençliğinde de çok çektirmişti kadıncağıza, az mı topladı bunu karakollardan”, “tutturmuş, iş, hak, hukuk, baksana ekmeğine yahu” diyerek, şimdiden haset dolu cümleleri demliyorlardır çaydanlıklarında.
Aslında, ölsem ikinciye yeltenmem diyordum her ortamda. Anam yıllar yılı, “Aman oğlum, bak ben gidiciyim, bulalım sana birini, en azından yanına bir nefes” dedi durdu. Ama dinleyen kim? Hem zaten fırsat da olmuyordu ki. İş, güç, toplantı, miting. Bizim cenahtan da kimse yanaşmıyordu. Ben de aman askıntı demesinler diye, hep kıçın kıçın uzaktan bakmakla yetiniyordum. Ya ben çok beceriksizdim ya da onlar çok akıllıydı. Şimdi bile çözebilmiş değilim. Tam da umudumu yitirmiş, yalnızlığımı seveceğim kıvama gelmişken çıktı karşıma. Çıkmaz olasıca.
O bile başlarda olmazlandı. Olmazlanınca inat ettim. Bir şekilde oldurmalıydım. Aşk şiiri de bilmiyordum ki, yazıp göndereyim. Anca, kavga, emek, mücadele. Sonunda buldum. Sonra, üst üste mesajla…
Oldurdum, oldurdum. Ama sorun bir, nasıl oldurdum? Her şeyi sorun etti mendebur kadın. Yok, ananın kirpiği kırpıştı, yok, teyzen yengemin ayağına kasten bastı, vay efendim, nişanda bu elbise giyilir miymiş? Daha anlatmaya değmez bir sürü ıvır zıvır. Onca zaman mitinglerde gür sesiyle kitleleri coşturan ben, damdan düşmüş eşeğe dönmüştüm. Her şeye tamam diyordum. Akrabalar kendi aralarında “kesin büyü yapmışlar bu salak oğlana” diye konuşmaya başlamışlardı bile. Anam hiç ses etmedi. Ne desindi ki kır eşek yaşına gelmiş oğluna.
Şimdi soracaksınız tabii, onca okumuş, feleğin çemberinden kırk kere geçmiş adamsın, nasıl düştün bu tongaya diye? Kadın oturdu karşıma, sanki mükellef bir sofra da karşılıklı rakı içiyoruz. Fonda, incecik içli bir müzik, ana yemeğe de hazin bir hikâye oturttu, anlattıkça anlatıyor. Haksızlıklar, dramlar, itilmeler, kakılmalar. Yani öyle bir anlatıyor ki, bunca haksızlığı duysa Marks bile mezarından çıkıp gelir. O derece. Bizde insanız neticede değil mi? Akabinde, içlendik, üzüldük, kafa yorduk. O konuştu, gözyaşını silmek bana düştü. O anlattı ben gözüm yaşını ceketimin kollarıyla sildim. E hal böyle olunca da sanki ben mağduriyetleri giderme merkeziymişim gibi hissettim kendimi. Belki dedim, belki o ve ben mutlu… Atladım sazan gibi tabii.
Sonrası, cendere. Onunla görüşme, bununla konuşma. Bırak biraz şu kitabı. Ne işin var Ankara’lar da, bırak artık gençler gitsin. Bak abim ne demiş? Ablam ne söylemiş? Kalk annemlere gidelim. Teyzemin görümcesinin halası ölmüş, gitmesek olmaz filan demelerinden sıdkım sıyrıldı. Bırakın derneği, aman sıkıntı çıkmasın diye anamın evine bile gitmiyordum. Birkaç ay böyle geçti. Daralarak, sıkılarak, ben ne bok yedim diyerek. Akşamları iş çıkışı yorgun, argın evin yolunu tutunca, ulan diyordum, gittiğimde ölmüş olsa keşke. Sonra da, sen bunca yıl eşitliği savun, onca kitap oku, insanları sev akabinde de keşkeli ölümlerden medet um. Yakışıyor mu sana bu umu? İçimden bunları geçirince de kendimle uzun boylu münakaşalara girişiyor, her seferinde de kendime kınama cezası veriyordum. Ama ayaklarım hep geri geri…
Sonra o malum gün geldi çattı. Esasen arkadaşlar çok ısrar etmişlerdi, “sen de gel, eski günlerdeki gibi gür sesinle korteji coşturursun, dönüşte de Eski Hipodromun orda bayat balık ekmek yeriz” diye. Gitmedim. Hem zor bela bulduğum işten izin almak zordu, hem de evdekiyle yeni bir münakaşayı kaldıracak güçten yoksundum.
Tahmin edeceğiniz gibi, gitmeyişim de bir boka yaramadı, o sabah işe gitmeden önce, yine kıytırık bir sebepten dolayı bağırıp çağırdı. Yanıt vermedim. İşe gittim. İlk mola, aldım çayı elime, yaktım sigaramı, ne olacak bu işin sonu diye kara kara düşünmeye başladım. İşyerinde Kürt Nazif derler, gençten bir oğlan, bizim sokaktan. Severdi beni, ben de severdim onu tabi, fişek gibi oğlan. Özü sözü bir. Eyvallahsız. Aynı benim gençliğim. El kol hareketleriyle işliğe çağırdı beni. Hiç unutmuyorum, insan nasıl unutabilir ki saat tam 10:07 de elimde çay bardağıyla vardım yanına. Gözlerinde öfkeli parıltılar uçuşuyordu. “Hayırdır Nazif?” dedim. Yalnızca iki kelime söyleyebildi. Ankara ve bomba. Düştü elimden çay bardağı. Kalakaldım.
Ulan Allahsızlar! Sizin ben taptığınızın… Zor bela sakinleştirmişler. Üzerimi bile değiştirmeden çıktım işlikten. İnsanın en önce sevdikleri, dostları düşüyor aklına. Hepsini tek tek arıyorum. Kimine ulaşılamıyor. Kimi, Allahtan gitmemiş. En son Saniye arkadaşa ulaşıyorum. İyiyim diyor. Ardından ama’yı ekliyor, çok ölen var diyor, çok! Derneğe gideyim diyorum, haberleri vardır mutlaka. Yoldayken, evdekini arayayım da acımı paylaşayım istiyorum. Aynı yastığa baş koyuyoruz neticede. Diyorum ki böyle böyle olmuş. Arkadaşlardan da ölenler varmış. Yanıt olarak öyle bir cümle sarf etti ki, insan, savaşta düşmanına bile böylesini etmezdi.
Zaten ne olduysa o cümleden sonra oldu. “E ölmüşlerse ölmüşler, n’olmuş ki? Her gün birileri ölüyor işte.” Bu cümleyi duyunca ar ettim kendime, keşke gideydim, arkadaşlarımın yerine ben öleydim de bu cümleyi duymayaydım. İçimde Çin işi bir vazo kırıldı, parça pinçik oldu. Kırıklar, ciğerime, beynime çokuştu. Söyledikleri bütün kararsızlığımı sikip attı bir anda. Ulan dedim ben nasıl bir gudubetle evliymişim. Çüküm kopaydı da o gerdeğe girmeyeydim. Sövdüm, çok intizar ettim kendime.
İnanın o cümleyi sarf etmeseydi de bu işin uzun uzadıya sürmeyeceği belliydi. Üstelik hoşlantı, sevgi ya da alışkanlık da değildi benimkisi. Daha ne kadar tahammül edebilirimin kendi kendimle mücadelesiydi. Nedametle süslü cümleler kurup edebiyatı bu işe alet etmek istemiyorum. Götüyle inatlaşan altına sıçarmışdı. Hepsi buydu. Unutmuştum. Hatırladım. Bir daha o eve gitmedim. O lanet sesini de duymadım.
Sonra işte, ölenler öldükleriyle kaldılar. O kadar kahrolsunlar dedik, kimse kahrolmadı. Yıkılsınlar diye göğsümüzü genişlettik, gırtlaklarımızı yırttık. Yıkılmadılar. Çok geçmedi, altı ay sonra anam da öldü. Ben, kitaplarım ve kızgınlığımla baş başa kaldım. Sendeledim ama yılmadım, yıkılmadım.
Bir zaman kızgın ve küskün oturdum evde. İşe de gitmedim. Gözümün önünde hep o görüntüler, bir de insanı kendinden utandıracak o lanet cümle. Böyle olmayacaktı. Ölenleri unutmamak için zihnimin serçe parmağına kıpkırmızı bir ip bağlayıp, düştüğüm yılgınlık kuyusundan çıkıp geceye el vermem gerekiyordu. Başımı kaldırıp kitaplarıma baktım, bunca kitap sırf harfler yanyana gelsin diye yazılmış olamazdı. Kalktım, gözlerimle sevdim onları. Birini de elime alıp karıştırdım. İhtiyacım olan cümle oradaydı, “karanfil elden ele”. Başka bir itkiye gerek kalmamıştı, başka başka eller aranmak için balkona çıktım. Nazif’i gördüm. Seslendim, gözlerinde o günden kalma öfkeli parıltılar...
“Hayırdır abi?”
“Gel lan, gel! Çay demleyeceğiz” dedim. Gözlerindeki parıltılara yenileri eklendi.






