Kazsaydık toprağı da içine koysaydık. Kapansa, açılmasa, yutsa, kaybetseydi yer. Bilirdik orada. Bir kemik, bir parça, bir madde, bir şey... Çürüse de var. Gömülse de var. Zihnimiz de yanında gömülü kalırdı. Toz mu bu adam, buhar mı ne. Yok dediler, yok olmanın ne olduğunu anlayamadık. Boşlukta kaldık.
Yer yutsa iyiydi. Yer yutmadı, şehir yuttu Akın’ı.
Şehir bir cangıl, nasıl. İnsanları üst üste kanatlı karınca sürüsü. İnsanları birbirlerine çekilmiş bıçak, sırta hançer, cana ziyan.
Şehir... Yolları kaportadan bir nehir. Durduğu yerde kanar. Her gün bir boy daha atar binaları. Yer çukur çukur. Çukurlar demir, beton, kan ve insan kemikleriyle dolar. Upuzun tüneller bir kara kör mağara. Köprüsü, viyadüğü çok ayaklı canavar... Şehir, gayya kuyusu.
Sese ses olmazdı, konuşmazdı Akın. Kaçar mıydı? Kaçmazdı. Dururdu, bakardı, gülerdi. Nedensiz. Şehri bilmez mi, bilirdi. Korkardı. Bak, dedim bir gün. Sokağın sonuna gelmiş. Gelmiş, gelmezdi. Buradan bir adım daha gitmek yok, ötesi vuuuuuu, çok kötü... Hı hı, dedi, döndü. Ne güzel döndü. Boynu büküldü, bakışı buğulandı. Bir buğu da bende, öylece...
Bak, dedim bir gün yine. Sen temiz adamsın. Saf ne demek? Temiz. Oranın insanı öyle mi? Hepsi pisliğe bulanmış. Oranın derken elimle öteleri, tepeleri sivilce gibi basmış yüksek binaları gösterdim.
“Vuuuu,” dedi.
“Vu ya.”
Yanımızdaki otobandan vu’layarak geçen kamyonlara, arabalara baktı. İçi mi gitti ne, gözleri bir çift düğme, onlara iliklendi.
“Yok,” dedim, “yok.”
Demedim mi, dedim.
O sabah, Akın yok, dediler. Her yere bakmışlar, yok. Evine gittim. Sokak kapısına ters bırakmışlar ayakkabılarını. Zili çaldım, tanımadığım yaşlı akrabalarından birisi. İçerisi kalabalık, sesler, ağlayışlar. Anladı beni, sormadan daha, “Yok evladım,” dedi. Ayrılacakken kapıdaki ayakkabıları geldi aklıma.
“Ölünce konmaz mı ayakkabılar,” diye sordum.
“Ölmüştür,” dedi.
Ok gibi fırladım otoyola. El edip kamyonları, arabaları durdurmaya çalıştım. Durmadılar. Önlerine attım kendimi. Acı acı frenlediler de yine durmadılar. Bir deli koşuş şehre. Apartman boşluklarına, köprü altlarına, sokak aralarına, kımıl kımıl kaynaşan insan kalabalığının içine baktım. Her gördüğüme onu sordum, onu anlattım. Kimse görmemiş, bilmemiş, hiç tanımamışlar. Tanımazlar.
Seslendim meydanından, polis durdurdu. Arıyorum, dedim, Biz ararız, dedi. Aramazsınız, dedim. Bulsanız da bulduğunuzun o olduğunu anlamazsınız. O temiz adamdı, dedim. Dinlemediler. Kir çöktü şehre. Göz gözü görmez oldu. Çaresiz geri döndüm.
Aylar geçti, yok. Bir kaybolmuşluk hali de bizde.
Dün Mazı’yı gördüm yolda. Ayaküstü konuşulacak şey değil ya dayanamadım.
“Mazı,” dedim, lafı uzatmadan, “bizim Akın’a n’oldu sence?”
Kan sıçradı beynine, yüzü kıpkırmızı oldu. Yürüdü üstüme, korktum.
“Ne diyorsun sen,” dedi.
“Ne bileyim, yok diyorlar onun için.”
“Yok ne demek ha, yok ne demek?”
Öyle bir bağırdı ki Mazı, sesi kulağımı yırttı. Ciddileşti birden.
“Ben görüyorum onu,” dedi.
“Nerede görüyorsun?”
“Orda burda, ne bileyim?”
“Ee?”
“Orda burda işte.”
Bir heyecan sardı ikimizi de. Büfelerin önlerine çıkardığı masalardan birine sürükleyip oturttum.
“Anlatsana.”
“Gelip gidiyor buralara. Genelde oralarda tabii. Akın hassas çocuk, gittiği yerde biraz zorlanmış.”
“Zorlanmıştır.”
“Alışmış sonra.”
“Alışmış mı? Ee?”
“E’si öyle.”
Bir keyif yayılır gibi oldu içimize. Çay söyledik. Uzun uzun karıştırıp şekerleri çayda erittik.
“Kaç zamandır göremeyince,” dedim.
Dayanamadı, zıpladı yine yerinden.
“Olur mu hiç? Konuştum. İyiymiş,” deyip sustu.
Sustum. Oturduğumuz masaya, kaldırıma, yola, sokağa berbat bir gerçek gelip lök gibi yayılıyordu ağır ağır. Eziliyorduk, boğuluyorduk altında, pis kokulu bir şeydi. Yine de konuşmaya devam ediyordu Mazı, susmuyordu. Sesi gittikçe duyulmaz oluyordu ya, susmuyordu.
“İyiymiş,” diyordu, “çok iyiymiş.”
Ağzından içeri yuvarlandı son cümle, hepten duyulmaz oldu. Başı önüne düştü. Bardakta yarılanmış çayı bir dikişte bitirdi. Yutmakta zorlandı son yudumu. Yüzünü buruşturdu, söylendi.
“Niye bu acı çayı içirdin bana, zehir gibi.”
“Boş ver çayı,” dedim.
Gülümseyerek bakıyordum Mazı’ya. Boşluktan bir el uzanmış, elimi tutuyordu.






