Siborg figüründen siberfeminizme, zenofeminizmden teknofeminizme, posthümanizmden transhümanizme; feminist siberpunk ve bilimkurgudan queer sanata, klon-kız kardeşten femme-bot ve siberorospulara dek siber alanda kadınlar ve mutasyona uğrayan feminizmler...
Dijital bilgi, siber kurulum, yapay zeka ve transhümanizm çağında kaçınılmaz, hatta zorunlu olarak sanal alemin, tekno-kültürün, sosyal medyanın, egemen algoritmaların içindeyiz. İnternetin olanaklarını hem öznel arzu ve ihtiyaçlarımız, hem feminist bilgi ve belleği aktararak güncellemek, feminist eleştiri ve politikalar üretmek için gayet yoğun ve işlevsel biçimde kullanıyoruz. Biz, internet öncesini de bilen karma kuşak, online faaliyetlere belki şaşarak, bocalayarak da olsa adapte olduk, sanal dünyanın tam içine doğan yeni kuşaklar ise bu adaptasyondan yepyeni feminist anlamlar, kuramlar, akımlar üretmeye başladı.
Martin ve Valenti sanal dünyaya böylesine adapte olma halini dijital feminizm olarak tanımlarken[1], yine feminizm ile siber alanın verimli bir işbirliği yaptığını, dijital teknolojilerin sunduğu olanaklar çerçevesinde feminist mücadelenin yeni bir boyut kazandığını düşünen Wilding bu uyuma siberfeminizm adını verdi. Günümüzde, kendi başına bir bilgi kuramı, bir feminist akım halini alan siberfeminizm, genel olarak sanal ortamlardaki feminist aktivizm olarak tanımlansa da van Zoonen siberfeminizmin yeni medya mecralarındaki akademik ve sanatsal odaklı bir kavram olarak kullanılması gerektiğini düşünüyor; Paasonen, Booth ve Flanagan ise toplumsal cinsiyet, şeyleşme ve cinsiyet sorunu ile ağ kültürü arasındaki ilişkileri inceleyen, dijital teknolojilerin eril kodlamasına karşı duran yeni bir feminist alan olarak tanımlıyorlar siberfeminizmi.[2] Kimine göre postfeminizmin teknolojik manifestosu; kimine göreyse “teknolojiyi hayatlarında ve işlerinde kullanan kadınların faaliyetlerini temsil etmeyi ve bunları kurumsallaştırmayı”[3] ifade ediyor siberfeminizm.

Bir “alan” olarak siberfeminizm, dijital teknolojilerin toplumsal cinsiyet ve beden üzerindeki etkileri, siber uzamdaki anonimitenin avantajları gibi politik ve kültürel meselelere odaklanırken; bir “kavram” ve “aktivizm” olarak siberfeminizm daha çok sanatsal, akademik, kurgusal, ütopik ve soyut bir görünüm sunuyor. Bu bağlamda, Booth ve Flanagan’ın, “Siberfeminizmin belli bir ortak paydası yoktur. Çeşitli tartışmalar, taktikler, düzensiz uygulama ve tartışmalardan oluşur” tanımı ile Duygu Aydemir’in “Cinsiyet, makine ve dijital kültürle ilgili bir dizi dağınık, tedbirli, parçalı kimlikler, karşıt kuramlar, tartışmalar ve uygulamalar bütünüdür”[4] yorumu gayet isabetli görünüyor.
Belli bir ortak paydası, merkezi bir amacı ve tek bir görünümü olmayan, birbirine zıt akım ve ideolojilerin yer yer kesiştiği ya da çeliştiği bir dizi kuram, uygulama, etkinlik, tasarı, ürün, eser, tartışma vb içeren ve hızla değişen siberfeminizm, hem kendinden önceki feminist akımlara özgü, hem de kendine özgün. Tıpkı içinden çıktığı üçüncü dalga gibi…
Dördüncü dalgayla doruğa çıkan, kimine göreyse bu dalganın başlı başına adı olan siberfeminizm, üçüncü dalgada, yani feminizmin hem enternasyonalleştiği hem yerelleştiği, kimlik politikalarının eleştirildiği postmodern dönemde, dolayısıyla çok yönlü ve çok bileşenli bir yelpazede oluşmaya başladı. “Üçüncü Dalga” kavramı ilk kez, siyah feminizmin kurucularından Alice Walker’ın kızı Rebecca Walker tarafından queer ve beyaz olmayan kadınlara odaklanmayı göstermek için kullanılmışsa da zamanla postmodern ve popüler feminizmler, akademisyenler ve liberaller üçüncü dalgayı tümden sahiplendi. Feminizm hem akademikleşti, hem beyaz görünümünü korudu. Oysa üçüncü dalganın çekirdeğini oluşturanlar siyahlar, sömürge ülkelerinde yaşayan kadınlar, işçi sınıfı kadınlar, cis olmayan kadınlar, çevreciler, karşı kültürel, etnik, ideolojik azınlıklardı. Bu nedenle Rebecca Walker kendisini “Ben postfeminizm feministi değilim. Ben üçüncü dalgayım” diye tanımlayacaktı. (Zira dördüncü dalganın kesişimsel tabanını da siyah feministler oluşturacaktı.)

Postmodern feministler, edebiyat, sanat, felsefe, psikanaliz eleştirisinde yapısökümcülük, postyapısalcılık ve postmodernizmi benimserken, modernite eksenli feminizmler topa tutuldu. Judith Butler ve Donna Haraway, kadın ve kadınlar kategorisinin sabitleştirilmiş, sorunlu kategoriler olduğunu vurgulayarak feminist teoriyi eleştirdiler. Cinsiyetin performatifliğini savunan Butler, zamanla kadınlar kategorisinin gerekliliğini kabul etmiş ve bu kategoriyi genişletme taraftarı olmuşsa da Haraway, daima cinsiyetsiz bir dünya hayal etti ve feministlerden de cinsiyetsiz bir yaklaşıma sahip olmalarını istedi:
“Dişi olmanın kadınları birbirine bağlayan doğal bir yanı yoktur, cinsel bilimsel söylemler ve başka toplumsal pratikler dâhilinde inşa edilmiş, son derece karmaşık bir sınıflandırma olduğundan, kadın diyebileceğimiz bir hâl mevcut değildir.”[5]

Sosyalist feminist gelenekten gelen Donna Haraway, feminist politikayı dişi olmak yani cinsiyet üzerinden değil, ötekilik, çoğulluk parametresinden ve muhalefet veçhesinde değerlendiriyordu. Her şeyden önce bir sosyalist olarak, kolonyal merkezli ikilikleri odağına alan tüm düşünceleri eleştirdiği için “kadın” kimliğine karşıydı, kadınların politika yapmasına değil. İşte tam da üçüncü dalgayı oluşturan siyah feministlerin örgütlü mücadelesi, bu muhalif bilince örnekti ve Haraway de buna hayrandı: “Bu kimlik ötekilik, farklılık ve özgüllükten doğan bir kimliktir. Burada önemli olan, bu kadın gruplamalarının dişilik temelli olmayışı ve bir tekilliğe indirgenmemiş olmasıdır.”[6]
80’lerde kadın, beden, insan, evren gibi kategorilerin tarihsel/toplumsal özgüllüğü içinde dağıldığını iddia eden postfeministlerden farklı olarak Haraway, postyapısalcılığa da yakın değildir; “öznenin ölümü” argümanına ve cinsiyet sonrası (post-gender) kavramına son derece karşıdır. Çünkü özneyi “bağlı, ilişkili bedenler, varlıkların konumlanmış bir ağı” olarak görmeyi kasteden Haraway’in öznesi çokludur ve dolayısıyla bu çokluluk özneyi öldürmek bir yana daha iyi dünyalara götüreceği umudunu taşımaktadır. Haraway toplumsal cinsiyet argümanını baştan reddettiği için kadın kategorisini de post-gender argümanını da kabullenmedi, ancak cinsiyeti de yıkması dolayısı ve şartıyla “cinsiyet sonrası” kavramını onayladı. Ne var ki bu, ütopik bir cinsiyet sonrası değildi. Bu, sadece zorunluluğun yıkımıydı: Sadece kendisi için ve kendi bağlamında duran her toplumsal cinsiyet analizini reddederek bir tür acımasız kesişme durumunda ısrar etmesi noktasında ‘cinsiyet sonrası’ kavramını anlamlı buluyorum.” [7]
Teknobilim, antropoloji, feminizm, felsefe, zooloji, sosyalizm, tarih, genetik gibi farklı disiplinleri sentezleyen Haraway ne doğalcıdır ne kültürel inşacı, ne biyolojik belirlenimcidir ne toplumsal... Egemen ikili yapıları kırabilmek ve kimliğin çoğulluğunu, akışkanlığını araştırabilmek için 1980’ler boyunca primat’larla çalıştı, türler arasındaki akrabalığı araştırdı, türlerin birbiri yerine geçebildiğini günümüz teknolojisine baktı.O döneme dek feminizm hep kısmî kalmış, özellikle de bilimsel konulara, feminist bir bilime yönelmemiş ve toplumsal cinsiyet ekseninden pek çıkamamıştı. Oysa Haraway, sosyalizme güvendiği kadar bilime ve teknolojiye de güvendi. Siborglar, primatlar, yoldaş türler, mütevazı tanık, OnkoFare™, DişiAdam© gibi genetik mühendisliği ile yaratılmış laboratuvar organizmaları tasarladı, kuramlar üretti, kitaplar yazdı. Yıllar yılı maskülen dil ve kültüre karşı yeni bir dil, yeni bir iletişim, yeni bir var olma biçimi aradı. Gayet mütevazı varoluşu içinde, belki henüz adı konulmamış, tasvir dahi edilmemiş bir yere ulaşma konusunda rehberlik etti, feminizm, sosyalizm ve materyalizm temelli ironik bir siyasal mit kurguladı.
“Benim argümanım, sosyalist-feminist kültür ve teoriye, postmodernist, natüralist olmayan bir tarzda ve cinsiyetin olmadığı bir dünya, belki doğuşun olmadığı, belki sonu da olmayan bir dünya tahayyül eden ütopik gelenek dâhilinde, katkıda bulunma çabasını temsil eder.”[8]

Siborg’un Doğuşu: Feminist Bilimkurgu, Klon-Kız Kardeş ve Androjen Temsiller
Teknolojinin, organik ile inorganik arasındaki sınırları bulanıklaştırmasının bedenleri dönüştürdüğünü, türlerin birbiri yerine geçebildiğini, bunun cinsiyet kategorilerini kademeli olarak devre dışı bırakacağını savunan Donna Haraway’in çalışmalarının temelini, radikal ayrılıkçılığın keskin ismi Shulamith Firestone oluşturmuştur. Zira Haraway de tıpkı Firestone gibi androjen ideallere ve teknolojinin biyolojinin ötesine geçmesine dair arzulara sahipti. Kadını baskı altına alan yapının biyoloji olduğuna işaret ederek, kadının özgürleşmesinin kaynağının da yüksek teknoloji içeren biyolojik devrimde yatmakta olduğunu vurgulayan Firestone, kadın kimliğinin doğumla bağlantısını yok etmek için türlü üreme teknolojileri olasılıklarına odaklanmış, üremeyle ilgili roller ortadan kaldırılırsa, cinsiyet eşitsizliğinin ve kadınlara yönelik baskının çözülebileceğine inanmıştı.[9]
Kadınları biyolojik kaderlerinden kurtarmak için teknolojiyi kullanmak gerektiğini düşünmesi hem özcü hem de bilimkurgusal bir tasarıydı. Hayli eleştiri alsa da, üreme teknolojilerinde ilerlemiş, erkeklere ihtiyaç duyulmayan toplumların tasarlandığı feminist ütopya ve distopyasına esin kaynağı oldu Firestone. Feminist bilimkurgunun derinlemesine incelediği cinsel kimlik, biyopolitika ve olası distopyalar, tekno-distopyalar, post-apokaliptik dünyalar 70’lerde yani Haraway’den çok önce türün başlıca temalarıydı.

Feminist bilimkurgunun öncüsü kabul edilen The Female Man (1970), tamamı kadınlardan oluşan bir toplumun da içlerinde olduğu dört alternatif evrenin, erkeğe dönüşen bir kadın çerçevesinde anlatıldığı bir bilimkurgu-ütopyadır. Joanna Russ, “kadın yüzlü bir erkek; erkek aklına sahip bir kadın” olan kahramanını, Jung’un erkekteki kadın/kadındaki erkek (anima-animus) ruhbilimsel merceğiyle yansıtır. When it Changed (1972) adlı eserinde yine sadece kadınlardan oluşan bir gezegeni, The Adventures of Alyx’de (1976) kadınların erkek egemene karşı mücadelesini anlatan Russ, toplumsal cinsiyet olgusunu androjen karakterler üzerinden sorgulamıştır. 70’lerin ortasında “klon-kız kardeş” kavramını ortaya atan Russ’ın yanı sıra pek çok ayrılıkçı yazar, totalitarizmin baskısı altında “şeyleşen”, “ucubeleşen” kadın temsiliyetlerini, genetik bilim, doğum ve cinsellik kontrol politikalarına karşı alternatifleri gündeme getirmişlerdi. Kanonu oluşturan pek çok yazarın ortak hedefi, toplumsal cinsiyetin altüst edilmesi ve dildeki eril egemenliğe karşı yeni bir dil icat edilmesiydi.
Yeni bir dil ve kimlik arayışı Haraway’in de mücadelesiydi. “Feminist bilimkurgulardaki bu kadın-adam(lar) ya da adam-kadın(lar) ya da her neyse onları, sınırlamalara ve evrimini tamamlamış bir bütünlüğe başkaldırı” olarak gören Haraway, kimliklerin, yapıların, cinsiyetin akışkanlığı, belirsizliği ve yeniden inşa edilir olma ihtimalini teknoloji ile sentezledi ve ortaya cinsiyet ve insan ötesi, muğlak, soyut bir model çıktı: “Siborg”.
İkinci Dünya Savaşı sonrası biyoloji biliminin patlaması ve gelişen bilişim teknolojisi sonucunda ortaya çıkan bu figür, Haraway’in Siborg Manifestosu’nda (1985) uzun uzun anlattığı gibi bir bütün etmeyen ama ilişki kurabilen bedeniyle, türlerin iç içe geçtiği bir mit, sibernetik organizma olarak melez bir figür, kurgusal bir yaratık, parçalanma ve çoklu, dağınık şekilde yoluna devam etme hikâyesidir, ironiktir, sapkındır, vefasız ve muhaliftir. “Toplumsal cinsiyetsiz ucube bir dünya umudunun ütopik hayalini gerçekleştirecek” [10] olması hasebiyle elbette cinsiyetsiz de olmalıdır, ama nedense Haraway de kimi okurlar da onu bir kadın olarak düşünmüş, onda kadınsı bir taraf görmüşlerdir.
“Benim için siborg mefhumu dişiydi ve karmaşık yönlerden bir kadındı. O bir direniş eylemiydi, hoş ve açık sözlüsünden bir muhalif hareketti. O aynı zamanda erkek-tanımlı bilimkurgu dışındaki bilimkurgusal bir figürdü. Sonra popüler kültürde ve tıp kültürünün bazı türlerinde de siborgun kadın olduğu başka bir boyut vardı.” [11]
Tanrıça olmaktan ziyade siborg olmayı tercih eden Haraway’in kadın ve siborg arasında kurduğu benzerlik, yapısallık üzerinedir; her ikisi de kendinden değil, kurgulanmış varlıklardır. Ancak siborgun, kadınları “biyo-politika ve toplumsal cinsiyet kıskacının dışına taşıyabilecek tek güç” olabilmesi için tarihsel ve kimliksel boyutlardan sıyrılması gerekmektedir ki siborg köken hikâyelerinden, cinsel kimliklerden kurtarılır. Kadının da bunu yapması gerekir, zira Haraway’e göre bu dönüşümü sağlayacak olan sadece teknoloji değil, tıpkı siborg gibi “baba”sının zincirlerinden kurtulacak olan kadın ve kadınların muhalefetidir. Siborg basitçe bir makine değil, “Yirminci yüzyılın son döneminde 'kadın deneyimi' sayılan olguyu değiştirecek bir kurgu ve canlı deneyim meselesidir.”[12]
Haraway’in siborg kuram ve tahayyülünün tam karşılığı henüz pratiğe dökülmemiş olsa da, günümüzde robotlar hâlâ cinsiyetli kurgulanmaktaysa da, teknolojik devrim, tıp alanında kimi yaşamsal ihtiyaçların karşılanmasında (lensler, piller, protezler, organ nakilleri, cinsiyetler arası dönüşümler, estetik cerrahi, yapay döllenme vb), kişinin kendini yeniden kurabilmesinde ve beden, kimlik, cinsiyet politikalarının yeniden düşünülmesinde kuşkusuz etkili, kimi kez mucizevi bir rol oynuyor. Radikaller ve siberfeministler, yapay döllenme, yapay rahim gibi yapay veya sentetik organların bedene entegre olmasıyla, hümanist anlayışın ötekileştirdiği dişi ve queer bedenlere bakışın da değişeceğini iddia ediyor.

Peki bu nasıl olacak? Tümüyle teknolojik gelişim ve müdahaleler ile! Bu bakış, teknolojinin ve bilimin de tıpkı cinsiyet gibi daima ırk, sınıf, iktidar ile ilişkili ve güç ilişkileriyle bağlantılı olduğu gerçeğini göz ardı mı ediyor? Yani sosyalist feminist düşünceyi mi değilliyor?
Haraway, tüm kategorik ayrımların, ataerkil, Batı merkezci düşüncenin tahakkümünü meşrulaştırmaya hizmet ettiğini düşünmüştür ancak teknolojinin de aynı tahakküme hizmet ettiği ve ondan beslendiği gerçeğine nedense ilk başlarda vurgu yapmamıştır. Haraway’e yönlendirilen eleştirilerin en temeli de bu yöndedir; teknolojiyi mistifiye etmesi ve yeni bir determinizm yaratan riskli kuramları... Rosa Bradiotti, siborg kimliğini, hiyerarşik ve ataerkil sınırları aşarak, daha esnek, çok katmanlı ve melez kimliklerin mümkün olabileceğini göstermesi bakımından ilham verici bulsa da, benliğin maddeselliğini reddetme eğiliminin tuzaklarına değinir: Tuzaklardan birisi; siyasetin görselleştiği bu dönemde bedensel benliği temsilden ibaret bir yüzey olarak algılayan ve sanal bedenleşimleri bedenden bağımsız bir iyimserlikle kutlayan ‘postmodern nihilizm’dir. Göçebe özne akışa ve dönüşüme elbette açıktır, ancak, bedensel olandan kaçış Kartezyen düşüncenin temel unsurlarındandır ve bu durum tarihsel olarak ataerkil duruşa teslim olmayı da içerir.[13]
Feminist politikasını, bir cinsiyetsizleşme politikası olarak kuran Haraway’in feminizminin öznesi kadın değil, siborgtur ve bu risklidir. Kadın kimliğinin bir kalemde silinmesi, kadınların öznelliklerini ve farklılıklarını tanımlamak için gösterdikleri kolektif çabayı, kadını bir siyasal özne olarak kuran feminist bilgi ve politikayı da silmektedir. Yıllardır akademik çevrelerde bu ve benzer veçhelerde eleştirilmesine rağmen Donna Haraway, anlaşılması emek, birikim, deneyim gerektiren çetrefilli bir düşünür, genetik mühendisliği teknikleri ile sosyalist feminist düşünceyi sentezleyen ve eleştirisini “siborg”tan “yoldaş türler”e genişleten ufku açık bir feminist akademisyendir. Siborg’un yanı sıra köpekler ve melez türler üzerine çalışan Haraway’in bize bugün gösterdiği şey, bedenli bir özne olan insanın hayvanlarla, makinelerle ve uygunsuz ötekilerle akraba olabilme ihtimalidir. Ki bu argüman, kesişimsellik, kapsayıcılık, çaprazlık için mücadele eden, heterojenliğini temsil etmeyi amaçlayan dördüncü dalga feminizm için de vizyoner bir bakış açısıdır.
Siberfeminizmin Altın Çağı: 90’lar, İlk Siber-Punk Edebi ve Sanatsal Temsilciler
Haraway’in siborg kavramı/kuramı, feministler tarafından ve akademide eleştirilse de siberfeminist kuram, sanatsal uygulamalar, feminist siberpunk ve bilimkurgu için esin ve cesaret verdi. Siberfeminist kavramı, 80’lerdeki siber-punk edebiyatının erkek egemen, hatta mizojinist eğilimlerinin bir eleştirisi anlamında kullanılmaya başlandı. Vonda McIntyre’ın Superluminal (1983) adlı romanı, siborg tahayyülünün feminist bir açıdan güçlü ve karmaşık yönlerini ortaya koydu. Le Guin’in 80’lerden itibaren yazdığı romanlar, androjen komünleri, melez varlıkları, alternatif dil ve anlamları araştırdı. Emma Bull’un Bone Dance (1991) adlı eseri, post-apokaliptik bir gelecekte, hem kadın hem de erkek olarak algılanabilen, toplumsal cinsiyet kategorilerinin ötesine geçen bir kahraman figürü sunmuş; ilk siyah kadın bilimkurgu yazarı Octavia Butler’ın eserlerinde, cinsiyet, tür gibi kavramlar yeniden tanımlanmaya başlanmıştı. Eserlerinde yapay zekâlı rahimler, yenilenmiş hücreler, teknolojik ve biyomekanik sistemler, retro fütürizm, alternatif evrenler, hardcore siberpunk kimlikler, yaşamlar kurgulayan Türkiye'nin ilk siberpunk, solarpunk, queer bilim-kurgu yazarı Sheida Aiden (Şeyda Aydın) da bu bağlamda anılmaya değer.
Haraway’in siborg figürü ve ondan türeyen melezler, 90’lardan itibaren teknoloji ile cinsiyetin kesişiminde muğlak kimlikler arayan yeni feminist bilimkurgunun vazgeçilmez figürleri olarak temsile ve evrilmeye devam ederken, siborg, yeni feminist sanatın da sahiplendiği, evirip çevirdiği, isyankâr bir figür oldu. Linda Dement tarafından “reddedilen-yabancı isyanı, travma-keyif ve queer punk'ın hızlı ve sert ritminde pıhtılaşan ve kıvılcımlanan” bir hareket olarak tanımlanan “siberfeminizm”, VNS Matrix aracılığıyla bir manifestoya kavuştu. 1991'de Avustralya’da kurulan VNS Matrix, Haraway’in ütopik düşüncelerine ve teknoseverliğine en yakın, ilk sanatsal temsilciydi.
“1991 yılında, Avustralya'nın şirin bir şehri olan Adelaide'de, sıkılmış dört kız sanatla ve Fransız Feminist teorisiyle biraz eğlenmeye karar verdi ve Donna Haraway'e saygı duruşunda bulunarak siberfeminizm fikriyle oynamaya başladılar.”

Kuruluş hikâyelerini bu şekilde anlatan Virginia Barrat, Julianne Pierce, Francesca di Rimini ve Josephine Starrs, kendileriniyse şöyle tanımlıyorlardı:
“biz modern amcıklarız
mantık karşıtı
sınırsız, bağımsız, merhametsiz
sanata amımızla bakar, amımızla sanat yaparız
mutluluğa deliliğe kutsallığa şiire inanırız
“yeni dünya düzensizliğinin” virüsüyüz
sembolleri içeriden bitirenleriz
kodaman işlemcisinin sabotajcıları
ahlaki kodların terminatörü
çamurun askerleri
sefilliğin sunaklarına inen
içeri sızan, bozan, yok eden
biz gelecek amcıklarıyız.”[14]
Erkeklerin tekelindeki ütopya/distopya evrenini, siber uzayın eril dilini, kadınların femme-botlar ve siber-bebekler şeklindeki temsiliyetlerini eleştiren VNS Matrix, bu temsiliyet ve işleyişi tersine çevirmeyi, kadınların ve marjinal toplulukların, “siberorospular” ve “anarko siber-teröristler”in sesini duyurmayı amaçladı. Erkeksi veri dünyasının temsillerini dişilik özellikleriyle değiştirmek amacıyla cinsel sözcükler ve tanımlar kullanarak, kara mizah ve ironiye başvurarak dişi kimliğini yeniden biçimlendirmeye çalıştı. All New Gen’de, Ödipal kompleksi ve “Big Daddy” metaforunu hackleyerek fallik iktidara, onun sembolleriyle saldırdı. “Klitoris, matrise doğrudan bir hattır (The clitoris is a direct line to the Matrix)” sloganıyla yola çıkan topluluk, siberfeminizmin ruhunu en iyi yansıtan eser olarak görülen “21. Yüzyıl İçin Siberfeminist Manifesto” başta olmak üzere “Bitch Mutant Manifest”, “All New Gen” ve “Bad Code” gibi projeler, uluslararası siberfeminizm konferansları düzenledi.
İlk kez VNS Matrix tarafından kavramsallaştırılan siberfeminizm, 90’lardan itibaren interneti, siberuzayı ve yeni medya teknolojilerini eleştirmek, keşfetmek ve yeniden yaratmakla ilgilenen feministleri kendine çekti. Nancy Paterson’a göre siber alan yaratıcı feminist deneyimler için dolambaçlı bir alternatif evrendi ve kadın sanatçılar son derece radikal ve ayrıksı CD’ler, web tabanlı multimedya sanat eserleri, video oyunları, dişi karakterler, siber anlatılar ürettiler, yeni bir mit yazmaya başladılar. Cornelia Sollfrank şöyle diyordu: “Siberfeminizm bir mittir. Bir mit, kökeni belirlenemeyen veya farklı kökenlere sahip bir hikâyedir. Bir mit, tek bir tarihi ve tek bir gerçeği reddeder ve farklı hikâyeler arasındaki farklılıklarda, mekânlarda bir hakikat arayışını ima eder.”[15]
Sollfrank, 1997’de Berlin’de Susanne Ackers, Ellen Nonnenmacher, Vali Djordjevic ve Julianne Pierce’in bir araya gelişiyle oluşturulan Old Boys Network’ün (OBN) önemli bir üyesiydi. Siberfeministlerin araştırma yapabileceği gerçek ve sanal alanlar ve bağlamsal bir varlık sağlamayı amaçlayan grup, kurulduğu ilk yıl yayımladığı Siberfeminizmin 100 Anti-Tezi’nde tam da postfeminist bir ironik tavırla, siberfeminizme dair belli bir tanımlama yapmaktan kaçındığını belirterek, sadece ne olmadığını açıkladı: Siberfeminizm: Satılık değildi, postmodern değildi, bir moda ifadesi değildi, piknik değildi, medya balonu değildi, bilimkurgu değildi, sıkıcı oğlanlar için sıkıcı bir oyuncak değildi!..
Bu alana “hiyerarşinin ötesinde, çekici ve kimlik karşıtı bir yöntem” kazandırma hedefindeki OBN’nin 1997’de Kassel Documenta X’teki Birinci Siber Feminist Enternasyonal sırasında ortaya attığı “gelecek dişidir (the future is femail)” sloganı, 21. yüzyıl feminizminin mottosu haline geldi.[16] 2001’de dağılan OBN, gelecek teknolojilerinin kadınlara ait olacağı idealini, vaadini taşıyordu. Aynı dönemde yazılan ve siberfeminizme dair önemli kaynaklar olarak gösterilen Sandy Stone’un War of Desire and Technology (1995) ve Sadie Plant’in Zeroes and Ones (1997) adlı kitapları da aynı ideale sahipti: Gelecek teknolojileri kadınlarındır, kadınları özgürleştirecek olan şey teknolojidir.
VNS Matrix ile aynı yıl, onlardan habersiz biçimde “siberfeminizm” terimini ilk kullanan Sadie Plant’e göre kadınlar zeki makinelerdir, robotik dişildir. Dijital makineler akıllandıkça kadınlar da özgürleşecektir.[17] Yine kurtuluşu teknolojide gören Sandy Stone, kadınlar ve makineler arasındaki kompleks ilişkiden, kadınların makinelere yatkınlığından söz ederken, tüm makinelerin ve internetin de kadın olduğunu, sebebinin ise tahmin edilemez olmaları ve erkeklerin onların üzerinde çalışması olduğunu belirtiyordu (!)[18] Feminist teknoloji çalışmalarıyla bilinen Anne Marie Balsamo, Technologies of the Gendered Body: Reading Cyborg Women (1996) adlı kitabına şu cümleyle başlamıştı: “Annem bir bilgisayardı!” [19]
Biliyoruz ki ilk bilgisayar algoritmasını 19. yüzyılda bir kadın, Ada Lovelace yaratmış ve bilgisayarlar icat edilmeden yüzyıl önce, adını tarihe yazdırmıştı. Eskiden hesaplama işlemini kadınlar yapardı ve bu mesleği icra eden kadınlara, “insan-bilgisayar” denilirdi. II. Dünya Savaşı’nda Amerika’nın casus siber programlarını kadınlar tasarlamıştı. 50’lerde, evinde bilgisayar kullanan ilk kişi, ilk yazılımcı bir kadındı; Mary Allen Wilkes. Programlamanın öncü isimlerinin çoğunu kadınlar oluşturuyordu ama 80’lerden itibaren toplumsal cinsiyet kavramı anaakımlaşmaya başlamış, anneliğin kutsallığı yeniden hortlatılmış, kadın zekasından, yaratıcılığından korkulmuş ve kız çocuklarına uygun görülen mesleklerin yükselişi yeniden gündeme getirilmişti. Başarılı da olunmuştu.
90’ların başında, ilk kez kuramsal olarak kavramsallaştırılan siberfeminizm, tüm bu eril tekno-bilime karşı makinenin dişilliğini yeniden hatırlatma ve dişi ile makine arasında yeni bir ilişki biçimi, yeni bir anlatı ortaya koyma amacına yönelmeye başladı. Haraway siborgu yani teknolojiyi, cinsiyet başta, ikili karşıtlık sistemini yıkacak bir oluşum olarak ele alırken, Plant, Stone ve Balsamo siber uzamı ve teknolojiyi, kadın özgürlüğü için temel bir dayanak noktası olarak görerek kadın-makine yatkınlığından dem vurdular. Beryl Fletcher ise siber alanın büyük bir kütüphane, dedikodu seansı, politik, duygusal bir alan, kısacası, feministler için harika bir yer olduğunu düşünüyordu.[20]
İnternetin doğası gereği dişil niteliklere sahip olduğunu öne süren bu feministlerle birlikte Haraway’in cinsiyetsizleşme politikasından uzakta, kadına, esasen “ideal kadın”a vurgu yapan yeni bir siberfeminizm oluşuyordu. Ağ teknolojilerini dişileştirme amacıyla abartılı dişilik özellikleriyle çeşitli siborg modelleri, moda stilleri, tarzlar, akımlar, dijital sanat eserleri üreten bu yeni feministlerin erkek egemen sisteme karşı tavırları, bırakın cinsiyetsizliği ya da kadını bir özne olarak kurmayı, dişi oluşu, cazibeyi, hatta gençliği yüceltmekti. 90’lardan itibaren İngiltere ve Amerika’dan çıkıp tüm dünyaya salınan, hedef kitlesi ergenler ve genç kızlar olan “The Future is Feminine”, “Super Girl”, “Girl Power”, “Revolution Girl Style Now” gibi sloganlar ve akımlar, Spice Girls, Girl Power, Riot Grrrl gibi gruplar ile siberfeminist sanatsal projeler (bad grrrl, guerilla grrl, VNS Matrix, OBN), kişisel başarı, görünüm ve güç odaklı, eğlenceye, zevk arayışına adanmış bir feminizm ortaya koyarken, gariptir ki Haraway yeniden kült bir takipçi kitlesi kazandı. Genellikle siber sanat ve tekno müzik gruplarının bohem üye ve tutkunlarından oluşan genç feministler manifestonun siborgunu, kendi amaçları için diledikleri gibi kullandılar.
Kadınları siborg cadılar, siber canavar kızlar, ütopik fanteziler ve dişiliği sembolize ettiği düşünülen balçıkla (slime) dolu fantastik maceralara çağıran bu sanatsal projeler, daha çok karamizah, ironi, bilimkurgudan beslenirken, yeni bir bilimkurgu porno, bilimkurgu queer sinema ve görsellik yaratmayı amaçlıyor. Ne var ki tüm yaratıcılığı ve deneyselliğine rağmen ideolojik feminizmi apolitik bir dişil söyleme, kapital bir moda akımına ve dijital kız feminizmine indirgemeye, çekmeye çalışan bu akımlar ve anlatılar yaygınlaştıkça, siberfeminizmin ilk baştaki yapı kırıcılığa yönelik her türlü niyeti ve girişimi de boşa çıkıyor; “hiyerarşinin ötesinde, çekici ve kimlik karşıtı bir yöntem” amacından sapılarak, belli bir dişilik kodunu dijital alana taşıyor, yeni bir iktidar alanı yaratıyor, dişil stereotiplerin yeniden markalanmış araçları, odakları haline geliyorlar. Oysa Haraway’in söz ettiği bu değildi!
“Onların benden, demokratik sosyalizmin bu özel momentinden, 1980’lerin değişimlerinden tamamen farklı bir geçmişleri, kültürel ve sanatsal üretim, medya ve müzikle de farklı ilişkileri vardı. Onlar, hayret ve memnuniyetle karşıladığım bir şekilde, Siborg Manifestosu’nu queer teorinin teknobilimle ilgili bazı türleri için faydalı buldular. Bu genç feministler, benim niyetimin bir parçası olmayan ama ne yaptıklarını da görebildiğim bir açıdan manifestoyu tamamen yeniden yazdılar. Bunun meşru bir okuma olduğunu düşünüyorum ve bu hoşuma gidiyor ama gerçekten de bu benim yazdığım değildi.”[21]
Evet değildi. Hatta OBN’nin Siberfeminizmin 100 Anti-Tezi’nde manifestoladığı gibi “postmodern değildi, bir moda ifadesi değildi, medya balonu değildi”, ne var ki hızla olmadığı şeylere dönüşüyor, kendini değilliyordu.
Siborg’un Mutasyonu, Siber Viral Kızlar, Otantik Kimlik ve Kesişimsel 4. Dalga
Cinsiyetsiz, köksüz, kimliksiz bir figür iken belli bir dişiliğin temsiline evrilen siborg, tıpkı kimliğin belirsizliğinin simgesi haline gelen Q modeli gibi 2000’lere doğru eleştirel yönünü kaybedip anaakım bir anlatı içindeki kopya bir figüre dönüşürken, post-yapısalcı feminizm de giderek pop-feminizme, “isyankar kız” kültürüne indirgeniyor ve en çok internet ortamında yayılıyordu. 2008’den itibaren devreye giren sosyal medya platformları sayesinde “kız eğilimleri”, “kız gizemleri”, “vahşi kız”, “kötü kız”, “sürtük/kaltak” gibi temsiller, filtreli güzellik normları, tüketim vurgusu, beden teşhiri, çıplaklıktrend olmaya, sahiplenilmeye başladı. Kadınların dijital alanda onaylanmış bir görünürlük kazanabilmesi, ancak belli bir dişilik koduna, egemen algoritmalara ve tüketim kültürüne uygunlukla mümkün hale geldi. Üçüncü dalganın internet uzantısı olarak gösterilen Feministing.com’un kurucusu Jessica Valenti, yüzbinlerce takipçili Twitter hesabında “kaltak suratım asla rahat durmuyor (my bitch face never rests)” derken “cesur orospular”a sesleniyordu. Feminizmi bir eşitlik hareketi; Feministing’i ise “anne filtresinden geçmenin bir yolu” olarak tanımlayan Valenti’nin amacı genç feministlere kariyerlerini inşa etmeleri için bir alan açmaktı.[22]

Valenti’nin “Belki de dördüncü dalga sanal ortamdadır” açıklaması, popüler blog yazarı Rebecca Traister’in “feminizm teknolojik bir biçim alıyor”[23] yorumu ve Kira Cochrane’nin “yeni dalga feminizmin teknoloji tarafından tanımlandığı” düşüncesi son dönemin ana fikirlerinden biri hâline gelirken, dördüncü dalganın, 21. yüzyılın teknolojileriyle anılan “çevrimiçi feminist hareket”i, siberfeminizmi ifade ettiğini düşünenler çoğalıyor.
2008’de tüm dünyayı etkisi altına alan küresel ekonomik kriz, artan ırkçılık, şiddet, savaş ve göç politikalarının zemininde hareketlenen dördüncü dalga, evet dijital alanda yayılmaya başladı ve böylelikle enternasyonel bir nitelik kazandı. Sosyal ağların hayatımıza girdiği bu dönem, yeni bir feminist kamusallığın ve öznelliğin de geliştiği bir dönem oldu. Ancak çok bileşenli dördüncü dalganın tümüyle siber ya da dijital feminizm olduğunu söylemek hem hiç doğru olmaz, hem de tıpkı üçüncü dalga gibi dördüncü dalgayı da oluşturan siyah feministlerin emeği ve mücadelesini de göz ardı eder.
Dördüncü dalganın en önemli özelliği olan “kesişimsellik” terimi de tıpkı “üçüncü dalga” terimi gibi ilk olarak siyah feministlerin çalışmalarıyla önem kazanmış, akademikleşmişti. Onların örgütlü ve politik sesleri, Haraway’in de belirttiği gibi muhalif bilince örnek seslerdi. Ne var ki günümüzde kesişimsellik de anaakımlaşmaya ve olası risklerini sergilemeye başladı. Pek çok “beyaz olmayan” feminist, dördüncü dalganın kapsayıcılık için mücadele eden renkli kadınları dışladığını vurguluyor. Beyaz, cisgender, üst/orta sınıf kadın bakış açılarının merkeze alınması, yönelimsel, ırksal, etnik ve sınıfsal farklılıklara dikkat edilmemesi bu haklı eleştirilerin odağında. Günümüzde renkli kadınlar, siberfeminizm akımı ile ilişki kurmuyor, Afrika fütürizmini feminist terimler ve bakış açılarıyla yeniden çerçeveliyorlar. Latin Amerikalı feministler de kesişimsellik değil, toplumun heterojenliğini temsil etme çabasıyla “çaprazlık” kavramına odaklanıyor ve kendilerini “dördüncü dalga feminizm” olarak tanımlıyorlar: Yerli, siyah, göçmen, kuir feminizmlerin çaprazlığı...
Radhika Gajjala ve Yeon Ju Oh, 21. yüzyılda feminizmin birçok yeni biçim aldığını ve kadınların çevrimiçi katılımının farklılıklarına odaklanmamız gerektiğini savunurken, ırk, cinsiyet, bedensellik, siber alan ilişkisi üzerine düşünen, çalışan feministlerin sayısı artarken, siberfeminizm de kendini yeniden anlatma, tanımlama ihtiyacı duyuyor. Çünkü dijital imkânları kullanarak feminist politika yapan, teknolojiyi bir araç/zemin olarak kullanan feministler ile teknolojiden bir feminizm üreten, teknolojiyi amaç olarak belirleyen dijital feministler, aynı dalgada hızlıca birbirlerine karıştılar. Ama aynı kümede değiller.
Günümüzün en ünlü siberfeministi Mindy Seu, #metoo hashtag’inin siberfeminizm olarak nitelendirilmemesi gerektiğini, hareketi kolaylaştırmak için teknolojiyi kullanıyor olsa da aslında teknolojinin kendisiyle ilgili olmadığını düşünüyor.[24] Bu nedenle 2019’da başlattığı, siber uzayı eril bakıştan arındıran sanatçıların retrospektifi niteliğindeki “Siberfeminizm Dizini”ne bu tür girişleri kabul etmemiş. Böyle bir ayrımın, kapsamı daraltmaya ve terimi çok bulanık hale getirecek her şeyi ortadan kaldırmaya yardımcı olduğunu belirtiyor. Siberfeminizmin sadece kadın bedeniyle değil, marjinalleştirilmiş bedenler ve insan gruplarıyla da ilgili olduğunu vurgulayan Seu’nun fikirlerinin bir yansımasını Shu Lea Cheang'in siber-pornografik bilimkurgu filmi IKU’da (2001) görmek mümkün. Sundance'te gösterilen ilk pornografik yapım olan filmde, dişil replikantlar ile cinsel karşılaşmalar çok modlu bir görsellik içinde aktarılıyor.
Sanatsal ve edebi eserlerin yanı sıra günümüzde hâlâ akademik ve bohem bir görünüm sunan siberfeminizm, bu sanatsal yapımlardaki replikantlar gibi sürekli değişiyor, hızla mutasyona uğruyor. Teknolojiyi ve makineyi mistifike etmesi, kesişimsel odaklanma eksikliği, gerçeklikten uzak ütopik vizyonu ve dağınık kuramsal yapısı gibi açmazlarıyla sorgulanan siberfeminizme alternatif perspektifler, farklı bakış açıları öneriliyor. Bunların bir kısmı toplumsal cinsiyet eşitliği niyetindeyken, karşıt diğerleri toplumsallığı ve cinsiyetliliği tümden yıkmaktan yanalar.
Mindy Seu ve Shu Lea Cheang, siberfeminist mutasyonu doğal, kutlanacak bir şey olarak görürken; Mary Magic, zenofeminizme işaret ediyor. Prema Murthy ise ırk, sınıf, cinsiyet ve hatta insan-teknoloji arasındaki ilişkiler söz konusu olduğu için transhümanizm yönünde ilerlemenin imkânlarını sorguluyor. Cornelia Sollfrank, “Siberfeminist Manifesto”nun niyetinden çok sapıldığını, siber evrenin şirket kontrollü bir topluma doğru genişlediğini belirterek, artık kendini teknofeminist olarak tanımlıyor. 2000’lerde Judy Wajcman’ın çalışmalarıyla temelleri atılan “teknofeminist” yaklaşım, teknobilimsel ilerlemelerin kadın-makine ilişkisini radikal bir şekilde dönüştürdüğünü, ancak farkı yaratanın teknolojilerin kendisinden ziyade feminist politika olduğunu ileri sürüyor, toplumsal cinsiyet ve teknolojinin birlikte inşasını tahayyül ediyor.[25] “Data feminizm” ve “feminist dijital politika” da yine toplumsal cinsiyet bağlamından varlık gösteriyor. Siberfeminizm şemsiyesi içinden çıkan “zenofeminizm” ise cinsiyet-kökünden kaldırmacılık, ırk-kökünden kaldırmacılık, sınıf-kökünden kaldırmacılık amaçları ve tekno-materyalist tavırlarıyla Haraway’e yakın duruyor. Laboria Cuboniks[26] tarafından oluşturulan zenofeminizm, queer ve trans toplulukları kapsayarak dominant gruplara mensup olmayan kadınları görünür kılma ve destek olmayı amaçlıyor. Ancak anti-natüralist felsefeleriyle hayli eleştiri alıyorlar.
Haraway, Sollfrank, Wilding gibi 80 ve 90’ların siberfeministleri, kendi ürettikleri siborg tahayyülü ve siber anlamların bilimkurgu, ütopya vizyonu ve bilimsel feminizm için korunması, ama günümüzdeki siberfeminizme eleştirel bir mesafeyle yaklaşmamız gerektiği konusunda hemfikirler. Faith Wilding, internetin derinlemesine seksist, ırkçı, sınıfsal ve politik kültürel ortamlara yerleşmiş toplumsal bir çerçevede varolduğunu görmenin ve belli bir eleştiriyi her zaman korumanın önemini vurguluyor.[27]
Elbette teknoloji-kadın arasındaki bağlantıyı koparmamak şart! Zira artık dışında kalamayacağımız bu bağlantı bize hem gelecek için bir perspektif, hem de eleştirel ötekilik için bir üstünlük noktası sağlamaktadır. Nitekim “bu anlamda siborg temsillerinin eleştirellik işine devam edebileceklerini” düşünen Haraway'in son çalışmaları, insan-hayvan ilişkilerine, melez türlere, iklim krizine, sistematik evsizliğin üretimine, sömüren güç/sömürülen kültür gibi meselelere yönelmiş ve siborg’un eleştirel yönünü korumaya almıştır. When Species Meet (2007), insan merkezli bakışı terk etme çağrısıdır: “Adalet olmadan doğa da olmaz” diyen Haraway yeni bir deneysel yaşam biçimine ihtiyacımız olduğunu belirtirken, bu tahayyülünün bir kez daha uğrayacağı mutasyon riskini de unutmuyor: “Ama tabii o da hızla bayağı, anaakım ve avutucu bir şeye dönüşebilir. Kısacası, siborg, teknobilimsel burjuva figürünün kendi konforu için bir mazeret de olabilir ya da eleştirel bir figür de olabilir.”[28]
Kuşkusuz dijital medya araçları, kadınlara, feministlere, LGBTİ+ bireylere alan açmaya devam edecek. Ancak ırk, sınıf, cinsiyet, emek ve doğa üzerinden işleyen sömürü biçimleriyle hesaplaşmadan kurtuluşu teknolojiye bağlamak, kadın öznesini silen kimliksiz bir feminizm ortaya koymak, patriyarkal kapitalizmle uzlaşma eksenine çekilmektir. Neo-liberalizmin genişleme evresi ve kapitalizmin krizi karşısında ödetilen bedelin en büyük ağırlığını kadınlar taşıyorken, günümüzde kapitalizmin elindeki nihai silah olarak görülen yapay zekâ ve dijital teknolojiler, kontrol, baskı ve sömürü konusunda yine kadınları hedef alıyor. Irkçılıktan çocuk ve kadın tacizine, homofobiden pedofiliye, zorbalıktan pornografiye dek çok geniş bir yelpazeyi içeren “siber suçlar”, bugün trilyon dolarlık bir endüstriye dönüşmüş durumda. Dijital teknolojilerin psikolojik, sosyo-ekolojik etkilerini, iklim krizindeki rolünü, yerli kaynak ve işgücü sömürüsüne, doğal zenginliklerin metalaştırılarak küreselleştirilmesine dayanan yöntemlerini de unutmamak lazım!
Ve sevindirici ki dördüncü dalga, sadece siberfeministlerden oluşmuyor. Düşmanını iyi analiz eden, patriyarka, cinsiyetçilik, ırkçılık, kapitalizm, emperyalizm, militarizm, türcülük, sınıfsallık, engelsiz bedenlilik karşıtı politikalarla feminizm yapan feministlerin sayısı artıyor. Egemen dijital platformlara karşı alternatifler, kadın işçilerin kurduğu kooperatifler, politik feminist kolektifler, aktiviteler, web dergi ve gazeteler, iktidar odaklarına meydan okuyan seslerini dünya çapında duyurmaya başlıyor. Dolayısıyla kendimi Rebecca Walker’a benzer biçimde, “Ben siberfeminist değilim. Ben dördüncü dalgayım” diye mutlulukla tanımlayabiliyorum.
@İzin alınmaksızın bir başka yayın organında yayınlanamaz, çoğaltılamaz ve kaynak gösterilmeden kullanılamaz.
[1] Feminist Bellek, https://feministbellek.org/dijital-feminizm/#:~:text=Courtney%20E
[2] Duygu Aydemir, Siberfeminizm, Urzeni, 2021.
[4] Duygu Aydemir, “Gelecek Dişitaldir?!” https://thepentacle.org/2021/05/15/gelecek-disitaldir-
[5] Donna Haraway, Başka Yer, Çev: Güçsal Pusar, Metis Yayınları, 2010.
[8] Donna Haraway, Siborg Manifestosu, Çev: Osman Akınhay, Agora, 2016.
[9] Shulamith Firestone, The Dialectic of Sex: The Case for Feminist Revolution, Bantam Books, New York, 1970.
[10] Haraway, 2016.
[12] Haraway, 2016.
[13] Rosa Braidotti, The Posthuman, Polity Press, 2013 ve Cyberfeminism with a Difference, 1996, http://www.let.uu.nl/womens_studies/rosi/cyberfem.htm
[14] https://lopcuk.org/2021/05/11/oyku-kaptan/
[15] https://en.wikipedia.org/wiki/Cyberfeminism
[16] Femail kelimesi email ve female kelimeleriyle yapılan bir söz oyunuyla türetilmiştir.
[17] Sadie Plant, Zeroes and Ones Digital Women and the New Technoculture, New York: Doubleday, 1997.
[18] Sandy Stone, War of Desire and Technology, Cambridge: MIT Press, 1995.
[19] Anne M. Balsamo,Technologies of the Gendered Body:Reading Cyborg Women, Duke University Press, 1996.
[20] VNS Matrix ve Siberfeminizm, Çeviren: Öykü Kaptan, https://lopcuk.org/2021/05/11/oyku-kaptan/
[22] Jessica Valenti, 2009. https://sites.lsa.umich.edu/mqr/2016/06/on-sex-object-a-memoir-an-interview-with-jessica-valenti/
[25] Judy Wajcman, Technofeminism. Cambridge: Polity Press, 2004.
[26] Adı, yirminci yüzyılın başlarında çoğunluğu Fransız matematikçilerden oluşan bir grubun kullandığı Nicolas Bourbaki takma adının bir anagramıdır.






