Klasik kişisel gelişim idealinin yerini alan verimlilik kültü insanı hem çalışma hayatında hem de boş zamanlarında tüketip her ikisini de içi boş performanslara dönüştürüyor.
2020’li yılların başında Britanya’da inanılmaz bir dil öğrenme çılgınlığı baş gösterdi. Ve o zamandan bu yana İngilizler, dünyanın geri kalanına kıyasla iki kat daha fazla dil öğrendi. Duolingo’nun kendi verilerine göre uygulama 2023 itibarıyla Birleşik Krallık’ta 20 milyon kez indirildi. İlk üç sırada Fransızca, İspanyolca ve İtalyanca var, yani İngiliz turistlerin en popüler tatil rotaları.
Duolingo, dil öğrenimini beş dakikalık kısa egzersizlerle üstesinden gelinebilecek bir dizi kalıp olarak sunan onlarca uygulamadan biri. Günlük pratik karşılığında vaat ettiği sanal ödüllerse kullanıcıyı telefon bildirimleri, titreşimler ve hatırlatmalarla sürekli kendine çağırıyor. Küçük kazanımlar, kullanıcının o dili gerçekten anladığını sanması üzerine tasarlanmış: Duolingo kullanan herkes, kısa bir süre sonra o dili akıcı bir biçimde konuşacağına ve dil seviyesi bakımından kitap ya da gazete okuyabilecek bir duruma gelebileceğine inanıyor.
Buradaki ironi, modern yaşamın bir zamanlar dil öğrenmek için gereken bütün o zahmetli süreci gereksizmiş gibi göstermesi. Mesela eskinden olsa, dilini yeni öğrendiğiniz bir ülkeye gittiğinizde tren ve otobüs bileti satın almak için basit cümleler kurmak zorunda kalırdınız. Şimdiyse aynı süreç internet üzerinden çevrimiçi araçlarla hallediliyor. En son ne zaman yüz yüze bilet aldığımı hatırlamıyorum bile. Ama bunu son yaptığımda sırf gittiğim ülkenin dilini az da olsa kullanabilmek için yapmıştım – gideceğim istikamet, hareket tarihim, ne zaman dönmeyi planladığım gibi basit cümleler.
Beden algımız bile teknolojinin şekillendirdiği kişisel gelişim planlarıyla oluşuyor. Eskiden biri uzun mesafe koşusundan bahsettiğinde çoğu insan buna deli işi diye bakardı ve anca eksantrik tiplerin yapacağı bir şey olarak görülürdü. Ama şimdi etrafınıza bir bakıyorsunuz, en sıradan insan bile “antrenmanda.” Strava ya da Runna gibi uygulamaların dayattığı planlamalar net bir yol haritası sunarken koşucunun nereye, nasıl bir hedefe varmak istediği muallak kalıyor. Peki kardiyovasküler performansı optimize etmek adına dizlerde protez riskini göze almak ne kadar mantıklı?
Modern ofis çalışanının içinde olduğu koşuşturmaca da benzer bir mantığa dayanıyor. İlerlemek için dur durak bilmeden çaba sarf etmeli, ufak tefek kazanımlarını dünyayı kurtarmışçasına ilan etmeli ve bulduğu her fırsatta ne kadar çok işi olduğunu, yoğunluktan başını kaldıramadığını duyurmalı. Kariyer basamakları binlerce küçük sıçramadan oluşuyor: eli yüzü düzgün bir e-posta şurada gerekli, lafı gediğine koyan bir yorumsa bu toplantıda. Öte yandan kendini geliştirme meselesi de var ve bu mesele internet çağının en büyük çıkmazlarından birini görünür hale getiriyor: Her şey birbirine bu denli bağlıyken ve insanlar sürekli aldıkları geri bildirimler çerçevesinde didinip dururken niçin sözde muhteşem teknolojik buluşların vaat ettiği o büyük verimlilik sıçramasını yakalayamıyoruz?
Bir dili gerçekten öğrenmek istiyorsanız bunun için inanılmaz bir çaba sarf etmeli ve benliğinizi de işin içine katmalısınız. Üstelik içinden geçmek zorunda olduğunu bu süreç, insanın dünyaya dair sınırlı algısıyla ve en alelade düşünce bile olsa onu yeni bir dilde aktarmakta güçlük çeken kusurlu organizmasıyla şekilleniyor. Düşünceyi sözcüğe dönüştürecek ve onu işitilebilir kılacak olan ağız ya da dil gibi organların beyinle olan bağlantısı yabancı bir dilde öylesine zayıf ki, kendinizden en emin olduğunuz anlarda bile kopup sizi şaşkına çeviriyor. O yüzden konuşmanın gidişatında en ufak bir değişiklik olduğunda ezberlenmiş kalıpların alt üst olması gayet normal bir durum. İkinci bir dili akıcı bir biçimde konuşan kişiler bile anca o akış içinde bazı adacıklara tutunabiliyor. Lise diplomasını yeni almış bir öğrenci size “çevre ya da ekoloji” hakkında tumturaklı bir sunum yapabilir ama konuşma kişisel ya da samimi bir hal aldığında kendini bir anda başlangıç seviyesinin içinde kaybolmuş bulabilir.
Başka bir dil öğrenmek, gerçek insanlarla kurulacak etkileşimin heyecanına ve dehşetine teslim olmak anlamına gelir. Çevrimiçi dünyaysa bu karşılaşmaları yönetilebilir bir ezbere dönüştürür. Nitekim çağdaş bilginin büyük bir kısmı da doğrudan etkileşimi en aza indirgeyecek şekilde tasarlanmıştır. Uzaktan çalışma pratikleri, e-posta yazışmaları ve WhatsApp gibi mesajlaşma platformları “ilerlemenin” çoğu zaman gerçekle alakası olmayan temsiller üzerinden ölçülüp dolaylı olarak ifade edilmesi anlamına gelir.
Konuşma eylemi, karşımızda gerçek bir insan olmasını gerekli kılar ve bu nedenle tıpkı insan ilişkileri gibi hayal kırıklığına uğratabilir, tatminsiz bırakabilir ya da nadiren heyecanlandırabilir. Bu karşın çevrimiçi dünya verimlilik, sınırsız hız ve ölçülebilir bir ilerleme sunar. Bilginin inşa edildiği alanın nasıl haritalandırıldığıysa insanların o alanda nasıl yer aldığını belirler. Google Search, sayfaları atıf sırasına göre sıralarken büyük dil modelleri, bilgiyi düzenlemek için farklı haritalar kullanır. Claude gibi bazı modeller metni paragraf biçiminde üretirken ChatGPT sıklıkla maddeleme ve listeleme yapar. Ve bu yöntemlerin kullanıcıların zihninde derin izler bırakır.
İşin ilginci, kültürel ifadenin en baskın biçiminin tamamen konuşma üzerine kurulu olması. Mesela podcastler, gün içinde yorgun düşmüş, herhangi bir şey okumaya mecali kalmamış ofis çalışanlarının kafasını boşaltması için biçilmiş birer kaftan. Zira tamamı samimiyete, şakalaşmaya ve eğlence vaat eden diyaloglara dayalı. Aynı zamanda uzun ve dolaysız bir etkileşim fırsatı sunuyor. Fakat her halükârda format, gerçek karşılaşmaların ve sohbetlerin sofistike bir simülasyonu olarak kalmaya mahkum. Podcastte tartışan iki insanın “nezaket çerçevesinde ilerleyen uzlaşmazlığı” kulağa hoş gelebilir ve bu yüzden dinleyicide herhangi bir gerilim yaratmayabilir ama gerçek yaşamdaki gerçek anlaşmazlıklarda ne kişiler ne de fikirler bu kadar düzgün bir iletişim gösterisi sahneleyebilir.
Kendini geliştirmeye yönelik herhangi bir yöntem tek başına bakıldığında faydalı olabilir. Nitekim günlük yaşamımıza iyice yerleşen akıllı telefon uygulamaları ne kadar kusurlu olurlarsa olsunlar insanın kendini geliştirmek istemesi gayet olağan. Ama teknolojinin yardımcı bir araç olmaktan çıkıp bir yaşam biçimine dönüşmesi her şeyi değiştiriyor çünkü sürekli tetikte olmayı, kendini gözetlemeyi, her şeyi ölçülebilir bir veriye indirgemeyi gerektiriyor. Ve bu, modern iş dünyasının ahlak anlayışının yansımasından başka bir şey değil. Üstelik Aydınlanma’nın Bildung idealinin, yani insanın eğitim ve içsel çaba yoluyla seçmekte özgür olduğu ideal bir duruma ulaşabileceği düşüncesinin çatlak, buğulu bir aynası. Modern ofis çalışanı boş zaman peşinde koşarken kendini geliştirmek için gerekli olan süreçlerin simülasyonunu seçiyor ve nihayetinde her ikisini birden yitiriyor.
Çeviren: Fulya Kılınçarslan






