Islak saçlarını kremle ovmaya başlamıştı, telefon çaldı. "Tam zamanında," dedi. Onu izleyen terebentin kokulu buharı ardında bırakarak banyodan çıktı, zil sesine yöneldi. Çalan telefonu orta sehpanın karmaşasında derginin altında buldu. Kremli parmak ucuyla ekrana sakınarak dokundu. O kadındı yine… “Yapıştı adeta,” diye mırıldandı. Telefonu sessize alıp tekrar banyoya yöneldi.
Sıvazladığı saçları alnından epey geriye açılmış, seyrelmişti de. Ektirse miydi? Artan beyazlar yirmiden fazla. Canı sıkıldı, düşen yüzünü toparlamak için ayna karşısında gıdısını yukarı sıvazladı, yanaklarını gerdi, kaşlarının arasından yukarı doğru cildini çekiştirdi. Losyon sürerken gülme terapisinde öğretildiği gibi gülümsemesini eksik etmedi, olumlu şeyler düşünmeliydi. Kendi yanağından bir makas alarak sarı ışıklı aynadaki görüntüsüne çapkınca göz kırptı. Saç kurutma makinasını prize taktı, vigoyla buklelerini şekillendirmeye başladı. Saç jölesinin kapağını açmıştı ki vazgeçti. Saçlarını dökebilirdi. Dişlerini fırçalayıp banyodan çıktı.
Aramasına cevap vermeyince İlayda mesaj atmıştı: "Uygun olunca ara lütfen." “İyi ki ‘okundu’ bilgisi görülmesin diye ayar yapmıştım. Görmezliğime gelsin," diye düşündü. Birlikte içtikleri akşamdan sonra kadın adeta yapışmıştı. Bir yatmayla ilişki başlasaydı; hemen arabeske vuruyor, ne de olsa varoş dilberi. Bir daha stajyerlerle tövbe, su bile içmeyecekti. Oysa olgun nezih kadınlar başka, nerede başlamalı, nerede bitmeli iyi bilirlerdi. Psikopat olanları hariç tabii… Elçin gözünde canlandı: kendine güvenli görünen, alımlı, hafif kibirli, mesafeli bir yönetici. Bölümde üstü pozisyondaydı ve kocasından hayli bıkmıştı. İlişkiyi her nasılsa Elçin başlatmıştı. "Bitirelim" dediğinde ay ne ağlamıştı! İşyerinde, göz kapaklarının şişini örtemeyen makyajı, cezalandırılmış kız çocuğu ısrarla babasına bakar gibi bütün gün kendisini göz hapsine, vicdan kıskacına almaya çalışmıştı. "Neyse ki departman değiştirdi de kurtuldum," diye derin nefes verdi. "Alexi klasik müzik aç!" Hafiften yumuşak piyano sesi evi doldurdu.
Soyunma odasında dolabı açtı, kravatların arasından kırmızı-mavi çizgiliyi çıkardı. Sarı mı olsa? Yok yok, kırmızı-mavi daha uygun. Bugün toplantı kıyasıya geçecek, birkaç kişiye yol vereceklerdi. Sarı olmaz diye düşündü gülerek, "ayrılık var" diye manidar olur. Kahve kokusu soyunma odasına kadar yayılmıştı. Daha yarım saati vardı.
Dans eden adımlarla tezgâha yöneldi. Granolayı çanağa boşalttı, sütü ekledi. Son paket light… Akşam gelirken unutmamalı. Elinde çanak, pencereden ormanlığa baktı, sisli yeşil henüz güneşe bulanmamıştı, keyiflendi. Telefonunda ajandayı açtı, bugün en önemlisi departman toplantısı. Boşalan kabın dibinde bir iki kırıntı sütte yüzüyordu, çalkalayıp lavaboya bıraktı. Evden çıktı.
Büyükdere Caddesi'nden Maslak’a yaklaşınca her sabah olduğu gibi on yirmi kilometre hızla ilerleyebildi, egzoz kokusu arabaya dolmuştu. Şirketin olduğu binanın köşesinde kırmızı ışıkta takıldı. Gözü araba aynasında yüzüne ilişti: Sabah stresiyle her bir kası kasılmış, bakışları gergin. Yoga falan bu şehre sökmüyordu. Derin nefes aldı, verdi. Aldı, ona kadar saydı, yine verdi, nefesiyle dikdörtgen çizdi. Gerilen kaslarını gevşetmeye çalıştı, gülümsedi. Sarı ışık yanınca direksiyonu sağa, otoparka kırdı.
Asansörde aynadaki görüntüsü artık formdaydı, altıya bastı. Zemin katta asansör durdu, Erhan’dı.
"Günaydın Bora, nasılsın?"
"Günaydın Erhancığım. Teşekkürler, ya sen?"
"Eh işte… Biliyorsun bu sıra iyi duyumlar gelmiyor ama… Bakalım."
Sonra sustular. Erhan gergindi. Kuşkuyla kendisini süzüp bakışlarından bir anlam okumaya çalışıyordu. Renk vermek istemedi, bugün topun ağzında o da değerlendirilecekti. Erhan dördüncü katta indi.
Ofisine geldiğinde sekreteri gülümseyerek "Günaydın" diye toplantı dokümanlarını uzattı. "Kırk dakika sonra büyük ofiste toplantınız başlıyor, kahvenizi masanıza koydum." Bu kızı tutuyordu; iş bitirici, ölçülü, bir o kadar sevimli.
Toplantı öncesi dosyaları son kez açtı; Erhan dâhil yedi kişinin performans skorları, kalite biriminin raporları. Bugün üç kişiyi göndereceklerdi. Yukarısı küçülme istiyordu. Pandemi sonrası evler homeofise dönmüş, çıkarmaların ardı arkası kesilmez olmuştu. Yeni ortaklık anlaşması sonrası daha fazla personelin tasfiye edileceği söylentisi dolaşıyordu. “Yönetim koca şirket binasının gereksizliğini dahi tartışıyor,” diye kulaklarına gelmişti.
Göz atmaya Erhan'ın dosyasından başladı. Çocuktular, tanıştıklarında kendisi on Erhan on bir yaşındaydı. Yaz boyu, Kireçburnu'nda olta atma, midye çıkarma sevdası peşinde kaynaşmışlardı. Mahalleden taşındıktan sonra yıllarca onu görmemişti, bu şirkette yolları kesişene değin. Başta sık görüşüyorlardı. Yolları ayrılana kadar: İki yılda kendisi terfi almış, o alamamıştı. İş başka, arkadaşlık başka… Takmamıştı. Ne de olsa birileri kaybedecek, birileri kazanacaktı.
İlk iki yıl, ne stresli günlerdi! Fazla mesailer, performansını sergilemek için yaptığı projeler, kullanılmayan izinler… Saçında beyaz teller ilk kez o günlerde belirmişti. Stresten uyuyamıyordu, psikiyatriste başvurmak zorunda kalmıştı. Duysalar… Hâlâ gizli tutuyor. Neyse ki verilen ilaçlar rahatlattı, verimliliği etkilenmediği gibi başarısı da arttı. O berbat dönemde ilk fırsatta başladığı yoga, sonrası baş vurduğu psikolog, kendini keşfetme, "olumlama" çalışmaları… Şimdi çok daha iyi hissediyordu. Performansı, Erhan'ı altta bırakmış, kendisini altıncı kata taşımıştı. "Potansiyelini açığa çıkaran kazanır," diye düşündü.
Kahvesini yudumladı, ofisin camından baktı, trafik hala tıkalıydı. Telaşlı sürücüler, adeta minik oyuncak arabalar, rengârenk, dip dibe, kıpırtısız…Havada duran trafiğe tezat sürekli devinen martılar. Derin nefes aldı, tuttu, içindeki havayı yavaşça boşalttı. Ofisinden çıktı.
Departman direktörü toplantı odasına girince gergin bekleyiş bitti. Mesafeli ama rahat adamdı. Kırklı yaşlarda ancak vardı. Onay bekler gibi sık sık kendisiyle göz teması kurardı. Yine de o sormadan kimse görüşünü belirtemezdi.
Dosyaları, skorları değerlendirdiler. Erhan'ın pek şansı yok gibiydi. Hımbıl davranmasa şimdi masada konuşuluyor olmazdı. Kendisi ne kadar çaba sarf etmişti... Psikoloğa verdiği yüklü para cabası. Sonuç ortada, kazan kazan prensibi. Direktör üç kişi için görüşleri aldı, ardından pozisyonlarda oluşan boşlukları kimlerin kapatacağı konuşuldu. İK'ya söz verdi, sonrası görüşünü tartışmaya sundu. Erhan için itiraz etmedi, profesyonellikle duygusallığı ayırmayı epeydir öğrenmişti.
Toplantı sonrası gün boyu şirkette gerginlik dalgalandı. İşten atılanlar infialle yöneticilerin kapısına dayandı. Geçmişte seyrettiği bir filmi çağrıştırdı: arafta kalan ruh binada huzursuzca geziniyor, hissediliyor ama görülemiyordu, birden birileri av olup ölüyordu. Zihninin kara mizahı onu gülümsetti. Koridorda ilerlerken bir an Erhan'ı yürürken uzaktan gördü, öfkeliydi. Neyse ki kendisini görmemişti. Ofisine girdiğinde sekreterini sıkıca tembihledi: "Dışarıda, toplantıda" diyecek, yönetim dışında telefon bağlamayacaktı. Günü nihayet kazasız kapattılar. Bilgisayarda sosyal medyada fazladan oyalandı, kimseyle karşılaşmadan otoparktan çıkabildi.
Akşam çıkışta yoga için Mecidiyeköy'deki otelin spor salonuna gitti. İyi ki bu akşamdı! Ne gündü ama… Rahatlamaya, vücudundan stresi uzaklaştırmaya çok ihtiyacı vardı. Salonda matına oturduğunda içerisi karartıldı. Yoga hocası son bölümünde uzanıp gevşemelerini istediğinde mat üzerinde az daha uyuyacaktı. Sonrası saunada Fin hamamı... Çam terebentin kokulu sıcak buharın sardığı vücudu hamur gibi yumuşamıştı. "İşte bu!.." dedi.
Eve geldiğinde kapıyı açar açmaz reçineli temizlik kokusu burnuna çarptı, gözleri parladı. Fikriye Hanım evi parlatmış, yine döktürmüştü: Masanın üzerinde pancar salatası, piyaz, tarif ettiği şekilde mantar sote.
Raftan Cabernet Merlot’yu seçti, balon kadehi yarısına kadar doldurdu. Bir ince dilim gravyer, cevizli mini peynir tabağı, birkaç kara üzüm tanesi serpti. Yorgunluk sonrası ödül zamanı… Televizyon kumandasının düğmesine bastı, ekran açılırken spikerin sesi yükseldi: "Gazze'de yaşanan kuşatmada ölen çocukların sayı…" Kanalı değiştirdi. İşyerindeki kriz sonrası vücudu zor gevşemişti. Dünyanın yükünü de bugünlük başkaları kaldırsındı. Müzik kanalına bastı. Blues rock çalıyordu.
Hoş bir enerjiyle kendini bulmaya başladı, dans ederek tabak çatalı masaya dizdi, şarabını yerleştirdi, kokulu mumu yaktı, ışıkları kıstı. Romantik komedi türü puanı yüksek bir film seçti. Sandalyeye yerleşti. Kadehi hafifçe çalkalayıp şarabın camda bıraktığı ayakları izledi, ilk yudum ağzında, gravyere uzanırken kulaklıktan telefon çaldı: "Erhan iş arıyor, cevaplansın mı?"
Adeta kristal avize birden yere düştü, ışıltıları saçıldı; loşluk... Saniyelerle her şeyin tadı kaçmıştı. Elini telefona attı, vazgeçti, masaya bıraktı. Duymazlığa gelmek belki en iyisiydi. Telefonu sessize aldı, rahatsızlık veren düşünceleri savmaya çalıştı. "Uyuyakalmışım farz edelim," diye kendini rahatlattı. Gün yorucu değil miydi? İnandırıcı olurdu. Masaya dalgın baktı; pancar salatasının bordo rengi, gri masaya yakışan kırmızısıyla yarıya kadar dolu balon kadeh, piyaza incecik dilinmiş maydanozun yeşili... Gravyerden bir parça ağzına attı, minik sert topaklarından hafif kekremsi lezzet yayıldı. Nedense, çocuklukta Erhan'la sahilde tenekede pişirdikleri midyelerin sıcak gevşek dokusu, ağızdan genze akan suyunun tadını anımsadı. Geri arasa mıydı? Ne diyecekti? Şirket yönetimi bir kez karar verdiyse ne yapabilirdi ki? Kumandaya uzandı, filmi geri aldı ve kaldığı yerden devam etti. Sauna boşa gitmişti.
Gece erkenden yatağa gitti. Erhan ne zaman zihninde belirse uzaklaştırmaya çalıştı. Telefonda meditasyon programını açtı, gevşemeye çalıştı.
Ertesi sabah işyerine girdiğinde koridorlarda sessizlik hâkimdi. Sanki tüm şirket susmuştu. Sekreteri bile zoraki gülücükle, "Günaydın," dedi, "kahveniz hazır." Ofisinde kahvesini yudumlarken göz ucuyla mesajları taradı, gece Erhan yazmıştı… Öğlen okurdu, başka mesaja geçti. Günlük programına hızlıca göz attı, check-up sonuç randevusunu ertelemeye karar verdi. Bugün yönetimin yeni ortaklarla toplantısı vardı, gündem gizli, ayrılmasa iyi olurdu.
Dışarıda bir martı adeta pencere camına çarpacak gibi yaklaştı, ardından karga belirdi, dalaşa girmişlerdi. Sakinleştirici klasik müzik aradı, Ortaylı'nın okuma müziği listesi idealdi, tıkladı. Bilgisayarında dünden kalan işe odaklandı, reklam projesini incelemeye devam etti. Yeni ortaklar bu reklama nedense çok önem veriyordu.
Öğlen yine Erhan aradı. Cevap vermese olmaz, açtı.
"Dünden bu yana arıyorum, bana dönmedin?"
“Biliyorsun, hepimiz için dün berbattı. Kanepede uyumuş kalmışım. Sabahtan şu ana değin burnumu işten kaldıramadım, ortam çok gergin. Sen nasılsın?"
"Nasıl olayım? Ne olduğunu anlamadan kapının önüne koydular. Fark etsem başka iş arardım, ön alırdım. Sen de mi duymadın?"
Ne dese diye düşündü. "Profesyonellik gereği" dese –belli ki hâlâ öfkeli– anlatamaz. "Yok duysam… Yeni ortaklar çok ketum, birden önümüze koydular. İş hayatı, acımasız işte." Aklının bir yanında "Borç mu isteyecek?" düşüncesi belirdi.
"Tazminatları ödediler mi?"
"Bu hafta yatıracağız dediler ama…" Ses tonu gittikçe soğumuş, sitemkâr geliyordu.
Konuşmayı bitirmek istedi, sekreteri içeri girmişçesine "Tamam, geliyorum kızım," dedi. "Toplantı başlıyor, sonra görüşürüz," diyerek telefonu kapattı. Kulaklığından RomanzaApassionata sakin tınısıyla tekrar akmaya başladı.
Öğle sonrası rahat geçiyordu. Bir uzaklaşıp bir yakınlaşan martılar, gri gökyüzünde hava akımına kendini bırakmış, kayarcasına alçalıp yükseliyordu. Bedenine derin bir nefes doldurdu. Fırtına sonrası dinginlik… Saçılan çöpler şirkette hızla ortadan kaldırılmıştı. Ofisine göz gezdirdi. Fuşya orkide yerini sevmişti. Pencere önündeki kaktüs de bugün yarın çiçek açacaktı. Genç bir ressamdan aldığı siyah-kırmızı-beyaz akrilik soyut tablo krem rengi duvarda özgün bir hava katıyordu. Dördüncü kat ortak ofiste kalabalıkta bir masaya sıkıştığı günlerden sonra… İçi huzur doldu, istekleri hakkında pozitif düşünüp kendisine geri dönen şeyler için şükretti.
Akşam eve girdiğinde gayri ihtiyari ıslık çalıyordu. Yanında getirdiği reklam projesinin dokümanlarını masaya koydu. Atıştırmalıkları hazırladı. Masanın başında bilgisayarı açtı, bir yandan atıştırıp dosyayı incelemeye başladı. Yarın sabah reklam projesinin son halini değerlendireceklerdi. Fakat içinde bir huzursuzluk vardı. Yeni yönetimden "obsesif" lakaplı direktör bizzat toplantıda bulunacaktı, buna anlam veremiyordu. Başının arkasından başlayan ağrı yavaşça artarak sağına yayılmaya başladı. Uzun süredir yoktu oysa. İlaç dolabını açtı, ağrı kesiciden bir tane aldı. İşine ara verdi, nefes egzersizleri ve gevşeme meditasyonu yaptı. Masaya döndü. Bir saat kadar çalışmıştı ki, yeniden canlanan ağrı kafasını sıkan güçlü bir ahtapota dönüştü, çıkış yerinde bir vidayla kafatasına girmeye çalışıyordu. Canı iyice sıkıldı. Erhan konusu da onu germişti. Olumlu şeyler düşünmeye çalıştı, akupunktur noktalarına masaj yaptı, belli belirsiz uyuşma hissetti. Dayanamadı, bir diğer ilaçtan da alıp yuttu, çalışmaya devam etti. Gece gerginlik giderici bitkisel bir şeyler daha aldı. Ilık duştan sonra yatağına uzandı, karanlıkta mantra müziği açtı.
Ertesi sabah, toplantıda reklam projesini kendisi sundu. "Obsesif" ile eski şirket direktörü birlikte gelmişti. Kendi şirketinin direktörü her zamanki gibi koyu takımı, kravatsız açık renk gömleği, jöleli saçlarıyla rahat tavırlardaydı. Nedense bu kez gözlerinin içine bakıp temas kurmuyordu; diğer direktörün yorumlarını sessizce, düşünceli dinledi. Proje hakkında birkaç soru soruldu, cevapladı. Genellikle "Obsesif" konuşuyordu; yaşlı adamın yüzünden eksik olmayan gerginlikten bir anlam çıkarmak zordu. Sonuçta, beklediği övgüyü görmedi, büyük bir eleştiri de almadı nedense. Sabah geçmiş olan ağrı, sağ arkadan "Ben buradayım," diyerek hareketlendi.
Toplantı sonrası ikinci ilacı da aldı. Ofis ona çok havasız geldi. Uzun süreden sonra ilk kez öğlen dışarı çıkıp yemek isteği duydu. Öğlen kendisini açık havaya attı. Gün ışığında caddede yürümek ne garipti, cadde kenarındaki ağaçların kıpırtısı, esinti, telaşla devinen insanlar, yaklaşan ve uzaklaşan konuşmalar; uzak geçmişten tanıdık, yeniden hatırladığı şeylerdi.
Sessiz geçen iki gün sonrası neyse ki cuma günü geldi. Hafta sonu Ağva'ya mı, Sapanca'ya mı gitse? Belki gergin geçen haftanın sonrası uzaklaştıran küçük bir gezi... Babası hastaydı, ablası çağırıyordu, erken yola çıksa yarım gününü alırdı. Yarın onları ziyaret ederek kendine daha da yüklenmek istemedi. Sapanca mı Ağva mı karar verememişken telefon çaldı. Sekreter kız acil bir toplantı için yönetime çağırıldığını söyledi.
Yönetim odasına geldiğinde kalbinin ritmi artmıştı. Asistan onu karşılayıp içeri aldı. Oval toplantı masasının başında ortak şirketin direktörü, sağda eski şirketin yöneticisi, kendi departman yöneticisi ve İK… İK burada ne arıyordu? Gösterilen koltuğa oturdu. Göz teması olduğunda, üzerinde odaklanan bakışlardaki soğukluk içini dondurdu. Başının sağ arkasını oyan vida tekrar harekete geçti.
Önce katkıları için teşekkür edildi. "Projenizi değerlendirdik, sizi ve ekibinizi kutlarız. Ufak tefek rötuş ihtiyacına karşın çok etkileyici." İzleyen cümleler salınarak ağır ağır kulaklarına ulaştı: "Ama sizi farklı bir nedenle çağırdık. Açık bir pozisyonumuz için tam sizin gibi bir çalışanımıza ihtiyaç var. Ankara'daki şirketimizi buraya bağlıyoruz. Şu an bulunduğunuza benzer departman, sizin gibi yetenekli bir yöneticiye ihtiyaç … Tasarrufa… Pandemi… Değerli katkılarınıza… Teşekkür…" Sonra kelimeler havada uçuşmaya başladı, kanat açmış süzülür gibi sakin değil, daha çok havada donup asılı kalmış gibi… Dağılan zihninde saçılan kelimelerin arasında zamansız görüntüler beliriyordu: Sarıyer'de Erhan'la midye peşinde, ayaklarının altında kaygan taşlar, tuzlu suyun izi… Ne diyeceğini bilemedi. Takdirleri ve yeni göreve kendisini lâyık gördükleri için teşekkür etti. Toplantı bitmişti.
Toplantı salonundan çıktı. Nereye gittiğini, neden ilerlediğini bilmeden, iki tarafı tablolarla süslü koridorda silikleşen görüntüyü buzlu camdan izleyerek yürüdü. Bir iki insan geçti sanki, selam mı verdi, kimdi, algılamadı. Kendine değen bakışlar koridorda akıp uzaklaştı. "Ankara, başka pozisyon, lâyık görmek" kelimeleriyle denizin yosun kokusu sarmal oldu, onu içine katıp sersemce sürükledi.
Kendini ofisinde buldu. Girerken sekreteri eline bir çıktı tutuşturmuştu. "Check-up… kolonoskopi raporu… mail… print…" kelimelerini seçebildi. Kapıyı kilitledi, kanepeye yığıldı. Yeni "terfi"sini hazmetmeye çalıştı.
Ne kadar süre geçti bilmiyordu, elinin altında terden yapışan kâğıdı hissetti. Düzeltti, okumaya başladı. Renkli fotoğraflarda kavuniçi helezonik şeyler bağırsakları olmalıydı. Latince kelimeler kalabalığında sonucu okudu: adenokarsinom. Anlayamadı, bir kez daha tüm raporu okudu. Çok yorgundu, zorlandı. Telefonunda adenokarsinom nedir, baktı… Kanserdi… O an çevresindeki her şey daha da donuklaştı, gözü karardı.
Çalan telefonları açamadı, kapısını çalan sekreteri cevaplayamadı. Koltukta kıvrılmış, dizlerini karnına çekmişti. Annesi aklına düştü. Yaşasa, çocukluğundaki gibi "Dünya derdi, geçer oğlum, “diye sırtını başını yine okşasa. Yapayalnız çaresiz olduğunu düşündü, uzun süredir hissetmediği kadar yalnız...






