Oggito Logo

Ne Haber

Bilim Teknoloji

Ekonomi

Liste

Söyleşi

Öykü

Video

28 Mayıs 2013

Edebiyat

Portre: Ahmet Hamdi Tanpınar | İsmail Sancak

İsmail Sancak

Paylaş

24

0


Tarihin dehlizlerinde şaşaadan ziyade; insanın, medeniyetlerin ve sanatın izini sürerek yürüdü. Gündelik olanın doğallığından ayrılmadan estetiği, insanı zaaflarından ayırmadan medeniyet mefkûresini rehber edindi. Ve o,  bu yolda sabırla çalışan inandığı yolda yürümekten başka beklentisi olmayan bir yılmaz şövalyeydi: Edebiyat tarihçisi, eğitimci, şair ve romancı: Ahmet Hamdi Tanpınar.. Osmanlı İmparatorluğunun son döneminde vuku bulan sadece büyük bir cihan devletinin yavaş yavaş erimesi, topraklarını kaybedip kendi kabuğuna çekilmesi değildi.. Şarkın değerlerine yabancılaşmaya başladığı; garp medeniyetinin aldığı mesafeyle hayatları kuşattığı bir dönemde, münevverlerden başlayarak bütün toplumun arada kalmışlığın nedenlerini, kendisini bu dünyaya mukim kılan değerlerin ne olup olmadığını sorgulamaktan kaçamadığı yıllardı bu yıllar. İsmail Dede Efendi musikide Şeyh Galip edebiyatta son sözü söylemişlerdi, şimdi yeni bir söz bulma, batı karşısında ona öykünerek ama ondan farklı değerler üzerine kurulu bir gelenekten geldiğini unutmadan yeniden var olma zamanıydı. 1901 İstanbul doğumlu Ahmet Hamdi Tanpınar, bu sancıyı bütün benliğiyle hissetmiş ve hayatını doğu- batı ekseninde geçmişine sahip çıkarak, yeni olanın güzelliğinin farkına varmaya hasretmişti. Bir yanında mimarisi, estetiği, musikisi ve tasavvufuyla büyük bir geçmiş vardı, öbür yanında söz, felsefe ve müzik ustalarıyla anlaşılmaya bekleyen yeni bir dünya..  O’nun hayatı bu çatışmanın sancısıyla şekillendi. Ahmet Hamdi Tanpınar, aslen Batum’lu olan Müftizadeler ailesinden Kadı Hüseyin Fikri Bey’le, Trabzonlu Kansızzadeler ailesinden Nesime Bahriye hanımın üçüncü çocuklarıydı. Tanpınar’ın çocukluğu ve ilk gençliği Hüseyin Fikri beyin tayin edildiği Anadolu şehirlerinde geçti. Egani, Sinop, Siirt, Kerkük ve Antalya Tanpınar’ın çocukluk muhayyilesinde doğası ve  insanlarıyla derin izler bıraktı. Sadece büyük şehir kültürünü değil taşranın doğasını, tarihini ve sosyal yaşamını gözlemleme imkanı buldu. İlerde sahip olacağı büyük medeniyet tasavvurunun temelleri bu konar göçer hayat içinde atıldı: “Ergani'den sonra Sinop'a gittik (..) Orada denizle dost oldum. Çocukluğumun en büyük zevki bir berzahta kurulu şehrin iki yanındaki deniz kıyısında oynamaktı (..) arka taraftaki kumlukta dalgaların gelişini seyretmekten hoşlanırdım.(...). Siirt'te uzak dağlara akşam saatlerinde çöken yalnızlığı ve yıldızlı geceleri tanıdım. Yazları çok sıcak olan bu memlekette damlarda yatardık. Yıldızlı gece beni büyülerdi sanki. Sonsuzluk dalga dalga vücudumu ve ruhumu doldururdu. Bir Sümer rahibi gibi muhayyilem hep yıldızlarla meşguldü. Sırrın içinde yüzerdim. Buna akşam saatlerinde uzak dağların o korkunç yalnızlığını, o ezici morluğu ilave edin...” Birinci dünya savaşının sona erdiği Mondros ateşkes antlaşmasıyla Osmanlı İmparatorluğunun tasfiye sürecinin başladığı günlerde Ahmet Hamdi Tanpınar, yüksek tahsilini  yapmak üzere Antalya’dan İstanbul’a geldi.. Bir yıl Halkalı Zirarat Mektebinde okuduktan sonra Darülfünun’un Türk Dili ve edebiyatı bölümüne geçti. Bölüm hocaları  Cenap Şahabettin, Ferit Kam, Hüseyin Daniş, Necip Asım, Fuat Köprülü, gibi alanlarında söz sahibi olan dönemin iyi yetişmiş eğitimcileriydi. Tecessüs duygusu güçlü ve edebiyata temayülü yüksek bu genci en  fazla etkileyen ,  önüne yeni ufuklar açan isim Yahya Kemal Beyatlı oldu. “Şiirde ve fikirde ilk ve galiba yüzünü gördüğüm son hocam Yahya Kemal oldu. Haşim'i daha evvel okumuş ve sevmiştim. Bu iki şair bana kendilerinden evvelkileri unutturdular. Yahya Kemal'in derslerinden -fakülte hocamdı- ayrıca eski şiirlerin lezzetini tattım. Gâlib'i, Nedîm'i, Bâkî'yi, Nâilî'yi ondan öğrendim ve sevdim. Yahya Kemal'in üzerimdeki asıl tesiri şiirlerindeki mükemmeliyet fikri ile dil güzelliğidir. Dilin kapısını bize o açtı..” Şiirde mükemmeli peşinden koşmaya kararlı  bu genç şair için Mütareke dönemi İstanbul’unun en önemli yayınlarından  biri olan Dergah Dergisi   ikinci bir okul oldu.Toplam 11 şirinin yayınlandığı bu dergide  hocası Yahya Kemal ve  Ahmet Haşim gibi usta isimlerle beraber , Yakup Kadri,  Nurullah Ataç ve Ahmet Kutsi gibi genç edebiyatçılarla dostluklar kurma, şiir, roman ve estetik tartışma imkanı buldu.. 1923 yılında  Şeyhi’nin Hüsrev-ü Şirin mesnevi üzerine yaptığı tez çalışmasıyla Darülfünun’dan mezun olan Tanpınar aynı yıl Erzurum lisesine edebiyat öğretmeni olarak atandı. Erzurum’dan sonraki görev yeri Konya’ydı..  Gerek derslerde gerek ders dışı zamanlarda hayatında sürekliliği olan tek uğraş edebiyattı; Anatole France, Hoffmann, Edgar Allan Poe, Gerard de Nerval,  Andre Gide,  Marcel Proust, Dostoyevski ve Goethe gibi yazarların eserlerini tekrar tekarar okuyor onlarda yeni dünyalar, imgeler ve anlatım biçimleri keşfediyordu. 26 yaşındayken ilk kez okuduğu Fransız şair Paul Valery Tanpınar’ın estetik algısına yepyeni bir boyut kazandırdı. Yine Konya’da bir Mevlevi ayninde dinlediği bir Dede Efendi bestesi onda Türk klasik musikisini tanıma, bu büyük mirası, anlama ve içselleştirme duygusu uyandırdı... Hem batı, hem de doğu formlarıyla musiki, onun zengin ruh dünyasına her zaman eşlik eden, hayatın  ağırlığını kaldırmayı bir nebzede olsa kolaylaştıran bir evrendi. Tanpınar, 1927 yılında Ankara Lisesine tayin edildi. üç yıl sonra Gazi Eğitim Enstitüsü Edebiyat hocalığına getirildi.  1932 yılında yeniden İstanbul’daydı. Kadıköy Lisesi edebiyat öğretmenliğinin yanında Güzel Sanatlar Akademisi Sanat Tarihi dersleri vermeye başladı.. Henüz 30’lu yaşlarının başlarında estetiğin bütün disiplinlerinde söz sahibi, geniş bir birikim ve perspektifle hayata bakabilen bir münevverdi  Ahmet Hamdi Tanpınar. Bütün birikimini incelik ve hassasiyetle, oya gibi işleyerek ve  en mükemmele varmaya çalışarak şiirde dışa vurmak istiyordu. Ona göre şiir hayatımızın maddi taraflarıyla, gündelik meşgaleleriyle  bir münasebeti olmayan saf bir his uyandırmalıydı..  Ulaşılması gereken merhale; rüyanın kendisinden ziyade, bazı rüyalara içimizde refakat eden duyguyu ifade edebilmekti. Tanpınar, şiiri sanatın bu kadar merkezinde tutmasına rağmen hiçbir zaman üretken bir şair olmadı. Bunda hocası Yahya Kemal’in şiirine olan hayranlığı bir raddeye kadar etkiliydi ama asıl mühim olan mükemmele varma çabası ve bu noktada hiçbir zaman tatmin olmamasıydı. Bütün bu saiklerle çok az şiir yayımladı, hatta ömrümün son demlerine kadar şiirlerini kitaplaştırmadı. “Kozmosla insanın birleşmesini” naklettiğini söylediği,  “bir çeşit rüya hali” olarak tasvir ettiği “Ne İçindeyim Zaman’ın “ çalışması onun en bilinen, kuşaklar boyu en çok hatırlanan şiiri oldu.

Ne içindeyim zamanın Ne de büsbütün dışında; Yekpare geniş bir anın Parçalanmış akışında, Bir garip rüya rengiyle Uyumuş gibi her şekil, Rüzgarda uçan tüy bile Benim kadar hafif değil.

Başım sukutu öğüten Uçsuz, bucaksız değirmen; Içim muradıma ermiş Abasız, postsuz bir derviş;

Koku bende bir sarmaşık Olmuş dünya sezmekteyim, Mavi, masmavi bir ışık Ortasında yüzmekteyim

1934- 1939 yılları arasında Güzel Sanatlar Akademisi’nde Sanat Tarihi hocalığını  sürdüren Tanpınar, 1938’da geçirdiği bir rahatsızlık nedeniyle uzun süre hastanede yattı. Bu rahatsızlığın izlerini hayatının sonuna kadar taşıdı. 1939’da İstanbul Üniversitesi Edebiyat Fakültesi  Yeni Türk Edebiyatı kürsüsünün başına Profesör unvanıyla getirildi. Bu kürsüde derin Türk edebiyat tarihi bilgisiyle birçok öğrencinin yetişmesinin yanı sıra bu disipline getirdiği usullerle de yeni bir çığır açtı. Tanpınar, 1942 yılında Maraş mebusu olarak Büyük Millet Meclisine girdi. İstanbul’dan, derslerden, öğrencilerden uzaklaşmak uzun zamandır tasarladığı hikaye ve romanları yazmak için bir imkan doğurdu. Önce Mahur Beste’yi yazdı Tanpınar,  olaylar örgüsünden çok dönemin dokusunu, sosyal yapısını irdeledi bu kısa romanda.. Mahur Beste’nin ardından Huzur’u kaleme aldı. Bugün hemen bütün edebiyat eleştirmenlerince Türk edebiyatının en önemli romanlarından  biri olarak kabul edilen bu Huzur’da  Tanpınar, Mümtaz ve Nalan sevgisi çerçevesinde, karakterlerin  değerlerini, ilişkilerini ve  dünya üzerindeki konumlarını sorgulayışlarını ve  devraldıkları kültürel  mirasla başa   çıkma çabalarını anlattı.. Romanın baş karakterlerinden biri de İstanbul’du.. Hikâye boyunca, giderek geçmişi hatırlamanın huzursuzluğuyla bambaşka bir ruh haline bürünüyordu şehir. Huzur romanında İstanbul, kare kare  resmedilmiş çoğu zaman realist, bazen de sürrealist bir  tablo gibiydi..

“Boğaz vapuru başka tür bir kalabalıkla doluydu. Orası Ada gibi asıl İstanbul’un çöküş devrinde, bir mevsim denecek kadar kısa bir zamanda adeta birden oluvermiş, zengin, müreffeh, her hususiyetini paranın düzenleyip ayarladığı , geniş asfalt yollu, çiçek tarhı kılıklı sayfiyesi değildi.  O, başından beri İstanbul’la yaşamış, onun zengin olduğu zamanlarda zengin olmuş, çarşı ve pazarını kaybedip fakir düştüğü zamanlarda fakir olmuş, zevki değiştiği zaman kendi içine çekilmiş, hayatında geçmiş modaları elinden geldiğince muhafaza etmiş, hülasa bir medeniyeti kendine ait bir macera gibi yaşamış bir yerdi”

Tanpınar bu mümbit döneminde Yaz Yağmuru, Abdullah Efendi’nin Rüyaları  gibi Türk öykücülüğüne yeni bir soluk getiren hikayeler kaleme aldı. Ayrıca edebiyat öğretmenliği döneminde yaşadığı Erzurum, Konya ve Ankara ile beraber iki eski payitaht olan Bursa ve İstanbul’u anlattığı Beş Şehir isimli deneme kitabı kendi alanında bugün bile aşılamamış incelikle işlenmiş bir başyapıt olarak edebiyat tarihindeki yerini aldı.. Tanpınar bir dönem vekillik yaptıktan sonra 1946’da  İstanbul’a geri döndü. Önce Güzel Sanatlar Akademisinde ardından yeniden İstanbul Edebiyat Fakültesinde ders vermeyi sürdürdü. Derslerde işlediği konular çerçevesinde kaleme aldığı 19. Asır Türk Edebiyatı Tarihi alanında yapılmış en önemli çalışmalardan biri olma özelliğini  günümüzde de koruyan bir kaynak kitap oldu. 50’li yıllar boyunca edebiyat fakültesinde ders vermeyi sürdüren Tanpınar,  bu yıllarda birkaç kez Avrupa seyahatine çıktı, kitaplardan bildiği şehirleri görme, sevdiği yazarlarla aynı havayı soluma imkanı buldu. 1959 Haziran’ında Rockefeller Foundation  bursuyla bir yıl için yeniden Avrupa’ya giden yazar, Fransa, İngiltere, İsviçre ve Portekiz’de bulunduktan Haziran 1960’da Türkiye’ye döndü.. Tanpınar, öğrencilik yıllarından itibaren 1958’deki ölümüne kadar her fırsatta beraber olduğu, hocası, rehberi ve dostu Yahya Kemal Beyatlı’nın biyografisini 1961 yılında yayımladı. Yine aynı yıl Osmanlı toplumundan Cumhuriyete geçiş sürecini, bu süreçte değişen dönüşen kurum ve insanları ironi ile bezenmiş mükemmel bir anlatımla ele adlığı Saatleri Ayarlama Enstitüsü’nü yayımladı.

“Bu demektir ki, iyi ayarlanmış bir saat, bir saniyeyi bile ziyan etmez! Halbuki biz ne yapıyoruz? Bütün şehir ve memleket ne yapıyor? Ayarı bozuk saatlerimizle yarı vaktimizi kaybediyoruz. Herkes günde saat basına bir saniye kaybetse, saatte on sekiz milyon saniye kaybederiz. Günün asıl faydalı kısmını on saat addetsek, yüz seksen milyon saniye eder. Bir günde yüz seksen milyon saniye yani üç milyon dakika; bu demektir ki günde elli bin saat kaybediyoruz. Hesap et artık senede kaç insanın ömrü birden kaybolur”

Ömrümün son demlerini İstanbul’da şehrin ruhunu taşıyan, yorgun, evhamlı belki değerinin yeterince anlaşılmadığı düşüncesiyle küskün bir şekilde sürdürdü. Bu küskünlükte yakın zaman önce kaybettiği  dostları Yahya Kemal ve Hasan Ali Yücel’e duyduğu özlemin de payı vardı.. Hem yaşadığı sürece hem de ölümünde sonra uzun süre Tanpınar külliyatı dikkatlerden uzak sadece meraklıklarının ilgilendiği gizli hazineler olarak kaldı.  Sağcılar için solcu, solcular için sağcı göründüğünden Tanpınar hak ettiği ilgiyi uzun yıllar boyunca görmedi. 90’larla birlikte değişen dünya koşullarında Ahmet Hamdi Tanpınar yeniden keşfedildi, romanları, öyküleri, denemeleri bir çok araştırmaya konu oldu bir çok yeni yazara ilham verdi.. 1962 yılı ocak ayında rahatsızlığı artan Tanpınar 23 Ocakta fenalaşarak Haseki Hastanesine kaldırıldı.. Aynı günün gecesi saat dört sularında ebediyete intikal etti .. Kısa ömrüne sığdırdı onlarca eserle gerçek anlamda ölümsüzler kervanına katıldı. "Saatin kendisi mekan, yürüyüşü zaman, ayarı insandır... Bu da gösterir ki, zaman ve mekan, insanla mevcuttur!"
YORUMLAR

Henüz hiç yorum yapılmamış. İlk yorum yapan sen ol!

Öne Çıkanlar

Yazı makinelerinde görülmemiş tasarımlarOggito
İLGİNİZİ ÇEKEBİLİR

İdil Sancar

28 Nisan 2026

Post-Truth Çağında Bir Distopya: Her Ş..

Roman bittiğinde okur, şu can alıcı soruyla baş başa kalıyor: Bize sunulan “cennet” gerçekten güvenli mi, yoksa gerçekleri görmemizi engelleyen bir perde mi?Televizyonu her açtığımızda ya da sosyal medyadaki haber akışımıza göz attığımızda karş..

Devamı..

Dinçer Güçyeter: "İnsan, geçmişinden n..

Uğur Ugan

"İnsanları yalnızca bilinmeyen korkutur.
Ama insan bilinmeyenle yüz yüze geldi mi, o korku bilinene dönüşür."

Antoine de Saint-Exupéry

BİZİ SOSYAL MEDYADA TAKİP EDİN

Oggito © 2024