Olga Tokarczuk’un Empusyon romanı, insanın kendini tanıma macerası hakkında bir anlatı ve bu haliyle zamanı ve mekânı aşan bir nitelik taşıyor.
Aydınlık ve karanlık arasında çok kısa bir denge anı bulunur, neredeyse algılanmayan ve tüm modeli içine alan bir an. Büyük düzen vaadi verir, ama sadece göz açıp kapayıncaya kadar sürer bu an. O kısa sürede her şey, cennet dünyadan ayrılmadan önce var olan mükemmellik anına, o eski haline döner.” (s. 88)
Şu geçtiğimiz son üç haftada badireden badireye koştum. Bu koşturmaca sırasında elimde içimi karartan anlamak için kimi sayfalarını birden fazla kez okuduğum bir roman vardı, Olga Tokarczuk’un yeni romanı Empusyon. Kaza, hastalık, vefat derken üzerine bir de kadın-erkek ilişkileri denklemlerinin sirayet ettiği toplumsal meseleler devreye girince aklım biraz yanmadı değil. Tokarczuk böyle bir dönemde, “dur daha, bunlar iyi günlerin ama hiçbir dert de çaresiz değil” der gibi elimin altından seslendi durdu.
Nobel Edebiyat Ödülü sahibi Olga Tokarczuk’un son romanı Empusyon, Timaş Yayınları tarafından Nisan ayında Neşe Taluy Yüce’nin Lehçe aslından çevirisiyle Türkçe yayımlandı. Yakın zamanlarda eserin, Tokarczuk’un defalarca hayranlıkla bahsettiği Thomas Mann’in Büyülü Dağ romanından intihal olduğu yönünde tartışmalar yaşandı. Çevirmen Yüce’nin kitabın girişinde, bu iki eser arasındaki benzerlikleri ve farklılıkları titizlikle ele aldığı yazı bütün soruların cevabını veriyor.
Her iki romanda da ana karakterler tedavi olmak amacıyla kaldıkları dağ sanatoryumlarında kalıyor. İnsan ruhu ve toplum üzerine derinlemesine sorgulamalar yapıyorlar. Büyülü Dağ'da Hans Castorp, Empusyon’da ise Mieczyslaw Wojnicz, fiziksel iyileşme süreçleri boyunca kendilerini çevreleyen dünya hakkındaki düşüncelerini gözden geçiriyor, bir bakıma bu açıdan da iyileşmeye çalışıyorlar. Etraflarındaki çeşitli karakterler aracılığıyla felsefi ve toplumsal meselelere kafa yoruyor ve sağalma sürecini bir içsel keşif macerasına dönüştürüyorlar.
Empusyon’da, Tokarczuk kendine has anlatımıyla, Mieczyslaw’ın sanatoryumdaki karşılaşmaları ve deneyimleri üzerinden zengin bir toplumsal ve kültürel panoramayı tasvir ediyor. Sanatoryum, sadece bir iyileşme mekânı değil. Her türden fikir ve düşünce alışverişinin yaşandığı, çeşitli sosyal ve politik meselelerin tartışıldığı bir platform.
Roman I. Dünya Savaşı’nın eşiğinde Avrupa’nın karışık ve gergin atmosferinde geçiyor. Tüberküloz teşhisi konmuş genç mühendislik öğrencisi Mieczyslaw Wojnicz’in Görbersdorf’taki bir kaplıcaya tedavi olmaya gelmesiyle başlıyor her şey. Wojnicz, burada fiziksel olarak iyileşmeye çalışırken bir yandan da, hayatın anlamı ve varoluş üzerine derin düşüncelere dalıyor. Kaplıca, çeşitli Avrupa ülkelerinden gelen hastalarla dolu. Bu sayede Mieczyslaw, farklı kültürlerden insanlarla tanışma ve onların bakış açılarını kendi sorgulamasına dahil etme fırsatı sunuyor.
Sanatoryumdaki hastaların ve çalışanların her biri kendi hikayelerini ve yaşam felsefelerini paylaşırken, bu diyaloglar Mieczyslaw’ın kendi içsel yolculuğunda yeni patikalar oluşturuyor. Okur, hastalık ve iyileşme sürecinin yanı sıra, bireyin toplum içindeki yerini, insan ilişkilerinin karmaşıklığını ve zamanın ruhunu ele alan kapsamlı bir muhakeme sürecine dahil oluyor böylece.
Tokarczuk’un, bireysel ve toplumsal sıkıntıları, cinsiyet, güç ve kimlik meselelerini sorgulama sürecindeki rehberi feminist bakış açısı. Kadın karakterler için oluşturduğu güçlü temsiller kadar, toplumsal cinsiyet rollerine dair incelikli eleştirisinde de güçlü bir şekilde hissediliyor bu. Aşk ise bir diğer önemli teması bu romanın. Aşk bir yandan yaşam mücadelesinin temel enerji kaynağı olurken, diğer yandan karakterler arasındaki romantik ilişkiler aracılığıyla dönüştürücü, handiyse devrimci bir öğe olarak yerini buluyor atmosferde. Öyle ki, hastalık ve iyileşme süreçleri boyunca karakterlerin motivasyonunu ve dayanıklılığını artıran bir faktör olarak da tasvir ediliyor.
Yo yo, anlatılan sanatoryum karışık değil, yani sadece erkeklerden ibaret bir topluluk aslında. Bu nedenle sabahtan akşama kadar her konuda karşılıklı ahkâm kesen bir topluluktan bahsediyoruz son tahlilde. Hakkında ahkâm kesilen konuların başında ise elbette kadınlar geliyor. Başka türlüsü düşünülebilir mi hiç? Başlıyorlar hemen kadınların mı erkeklerin mi beyni daha büyük meselinden. Ah ah, aslında neler denir de sözün burasında, hadi susayım ben yine. Bakın bakalım, Tokarczuk ne yapmış onlarla?
Olga Tokarczuk’un Empusyon romanı, insanın kendini tanıma macerası hakkında bir anlatı ve bu haliyle zamanı ve mekânı aşan bir nitelik taşıyor. Karakterlerin iç dünyalarını ve çevreleriyle olan etkileşimlerini ustalıkla tasvir ediyor, toplumsal cinsiyet rolleri, güç dinamikleri ve insan doğası gibi temalar pek çok açıdan ele alarak tartışıyor. Roman, okuyucuya sadece tarihî bir dönemin panoramasını sunmakla kalmıyor, aynı zamanda yaşam, ölüm, aşk ve iyileşme gibi evrensel meseleleri de birbirleriyle ilişkilendirerek sorgulama fırsatı veriyor.
Bir tedavi merkezinde iyileşmeye gelen bir grup insanın hemen herkesin konuştuğu konuları bütün erkeklikleriyle konuştukları bir mekanı okuyoruz Empusyon’da. Aslında o kadar da inanılmayan inançların körü körüne savunulduğu anlara şahit oluyoruz. İnsanın içinde yer alan karanlık gözler önüne seriliyor. Düşüncelerde ayıp ya da günah kalmıyor çünkü herkes hasta ve herkes şifa bulmak için gelmiş sanatoryuma. İyileşmenin mümkün olup olmayacağından da kimse emin değil. O zaman susmanın ne alemi var, değil mi?
Kafalarının içinde bir ses taşımayan insanlar varmış biliyor musunuz? İlk duyduğumda çok şaşırmıştım buna. Çünkü benim kafamın içindeki sesler asla susmaz. Empusyon, o sesleri yükseltip törpüledi, daha tanıyabileceğim, kimliklerini teşhis edebileceğim şekilde belirginleştirdi niteliklerini. Böyle olunca arada bir ben de öfkeyle ve sesimi yükselterek okudum bu romanı. Bazen de o hasta adamlardan birini karşıma alıp kavga etmeye başladım elimde olmayarak. Diyebilirim ki kafamda kuruldu o sanatoryum romanı okurken. Şifa buldum mu bilmiyorum, ama hastalıklar konusunda hayli fikir edindim.






