Oggito Logo

Ne Haber

Bilim Teknoloji

Ekonomi

Liste

Söyleşi

Öykü

Video

31 Aralık 2022

Öykü

Dedikodular ve Alarmlar

Efe Önal

Paylaş

3

0


Sokağın ortasına denk gelen geniş, beyaz apartmanın üçüncü kattaki balkonunda otururduk. Ağustos sıcağında püfür püfür, akşam namazına doğru iyice eser, yanında mis kokan pastalar, börekler, çaylar, çörekler de muhabbete tat katar, balkonda dedikoduya doyulmazdı. Kül tablasını ortamıza koyup eski Alman dürbününü al vere başladık mı, geç saatlere kadar çekiştire çekiştire bitiremezdik mahalleliyi; ama öyle cadaloz, uydurukçu kadınlardan da değildik. Nursel Abla ve ben, azıcık yozlaşmış bir yerel haber ajansı ya da zevkine işleyen iki kişilik bir istihbarat örgütü gibi görürdük kendimizi. Yaptığımız dedikodunun değeri olduğuna inanır, ettiğimiz lafın sorumluluğunu duyarak icra ederdik zanaatımızı. Ben kalfaydım, o usta. Onun mesaisi uyandığı gibi başlar; bir elinde siyah dürbünü, bir elinde şekerli kahvesiyle bütün gün balkonda oturur, haber değeri olduğuna inandığı bir olayla karşılaşınca, ben yanında değilsem bile telefonla arayıp, “Ayfer, gördün mü Çengel ne yaptı?” gibi merakta bırakan sözlerle anlatmaya başlardı. Ben bir yandan can kulağıyla dinler, bir yandan apar topar hazırlanır, soluğu Nursel Abla’nın balkonunda alırdım.

Görev bilincimizden, ciddiyetimizden olacak; bir dedikoduyu yaymadan, doğruluğundan muhakkak emin olurduk. Mesela, üç bina öteye öğretmen diye taşınan kadının aslında ev sahibi Haldun Bey’in metresi olduğunu biz yaymıştık mahalleye, ama öyle sokakta yan yana görünce falan değil; evde rakılı çiğ köfteli alem yaptıklarını görmüş, “Kız bu ne?” demiş, emin olmuş, birbirimize anlatarak boşlukları doldurmuş da öyle salmıştık mahalleye: “Öğretmen kız, Haldun Bey’in kapatmasıymış Gülten! Ya! Adam evi garsoniyer yapmış anam!” Böyle böyle, Hacı Hüsam’ın aslında oruç tutmadığını, Doğa Apartmanı’ndaki Firüzan’ın saçlarının boya olduğunu, köşedeki öğrenci kızların direk dansı yaptığını, Fırıncı Mehmet’in evinin çöp ev olduğunu, kızının da sigara içtiğini, Kahveci Acar’ın otuz yaşındaki oğluna vurduğunu hep biz duyurduk mahalleye, elden ele geçen dürbünümüz, biraz da hayal gücümüzle. Tabii hayal gücü deyince olur olmadık fısıltılarla insancıklara kara çalıyoruz sanılmasın. Hikayenin çekiciliğini artırmak, kulaktan kulağa akıp gitmesini kolaylaştırmak için, ya da olaylara etki etmek zorunluluğunu hissettiğimizden, nadiren eklemeler yapardık gerçeklere.

“Zorunluluk neymiş, size mi düştü milletin hayatından atıp tutmak” düşüncesindeyseniz; evet efendim, bize düştüğü oluyordu. Bizim gördüğümüzü görseniz, insanlığınız da göğsünüzde taşlaşmamışsa, size de düşerdi atıp tutmak. Siz de camiden çıkan çocukların yaz boyu salya sümük ağlayarak, düşmemek için birbirlerine dayanarak evlerine dağılışlarını görseniz, işin aslını öğrenmek istersiniz. Biz de istedik. Hemen kendimizi Fiskos’un balkonuna davet ettirdik, cami kabak gibi karşımızda. Baklava desenli demirlerle kafeslenmiş pencereden tam da rahlelerin arkasında diz dize tünemiş çocukları ve önlerinde Hoca’yı görüyorduk. Başında takkesi, sakalını titrete titrete, uzun uzun konuştu; duymasak da el kol hareketlerinden celalli olduğunu anlıyorduk. Sustuğunda, sessizliğin getirdiği huzursuzlukla dizlerinin üstünde kıpırdanan çocuklardan en soldaki okumaya başladı. Yanlış okumuş olacak, Hoca hışımla üstüne yürüdü, daha tokadı yemeden, bir anda gözleri irileşti, yaşlandı el kadar oğlanın. Onun yanağından bize kadar gelen şaklama bütün çocukları ağlattı. Sıradan birer tokat daha, bu defa sussunlar diye. Sonra okusunlar diye ellerine, kıçlarına, sırtlarına inen bastonu cemaat hediye etmişti Hoca’ya. Biz de geri cemaate şikayet ettik onu. “Allah’ından bulasıca… Evet, dövüyormuş çocukları, hem de bastonuyla! Vallahi gördük!”

Hoca’nın zulmü mahallede yayıldı yayılmasına ama çocukcağızların ağlamaları, camiden eve güç bela mekik dokumaları devam etti. Biz de balkondan balkona sıçrayan bir zehir saldık bu defa ortaya, “Hoca içiyormuş!” İnsan garip yaratık işte, beş altı yaşında çocuklara sıra dayağı çekmek değil, iki kadeh rakının gölgesi durdurdu hocayı, biz de rahat bir nefes aldık.

Birkaç gün insanlığımızın keyfini sürdük sürmedik, karşı binada, sekiz numarada oturan dul Hüsamettin Bey vefat etti. Adamcağızın bir tanecik kızı da yurt dışında, cenazeden sonra hemen kiraya çıktı ev; dedikodu mabedimiz olan balkonun tam karşısına düşen salon, böylece boşaltıldı. Camına bir kiralık ilanı yapıştırıldı, daha evi görmeye gelen kimse olmamıştı ki ilan indirildi. İşkillenip emlakçıyı aradık tabii. Otuzlarında bir beyin hiç görmeden tuttuğunu öğrendik evi, bu da garsoniyer oldu herhalde dedik. Ertesi günün sabahında, daha ben Nursel Abla’nın balkonuna gitmemişken, Hilmi işe çıkmadan önce haşlanmış yumurtalarını çayıyla boğazından aşağı kaydırırken telefon çaldı: “Ayfer koş, adam geldi, eşyalarını taşıyor!”

Balkona vardığımda eşyaların çoğu taşınmış, geriye sadece karton koliler kalmıştı. Onları nakliyecilere taşıtmadı adam, hepsini teker teker itinayla kucaklayıp perdesiz salonunun ortasına bıraktı ama az koli yoktu; kamyonu kolilerin başında dikerek belki yirmi defa indi çıktı. Nakliyecilere ödeme yapıp arkalarından bir an baktıktan sonra irkilerek kolunu sıvadı ki ne görelim, dört beş tane saat var kolda. En baştakinin bir düğmesine bastı, gerisin geri çıktı eve, doğru salona girdi. İçeride büyükçe bir masa, üç sandalye, iki kanepe, bir berjer, bir televizyon sehpası; hepsi siyah, dolduramamışlardı odayı. Koliler de ortada. Üstlerindeki yazılara baka baka bir tanesini seçti, bantlarını yırtarak açtı, içinden bir kâğıt çıkardı, şöyle bir göz attı. Geri kutuya döndü, paket paket pil çıkardı farklı boylarda, bir maket bıçağı, mezura, bir de çekiç. Sıradan bütün kolileri açıp yan yana dizdi. İlk koliden dört tane duvar saati çıktı, öyle afili saatler de değil; bankaların, ilaç firmalarının vereceği plastik, uyduruk şeyler. Doğru pilleri buldu, saatlere yerleştirdi, ayarladı, kurdu. Duvara çiviler çaktı, saatleri çivilerine oturttu. İkinci koliden yine saatler çıktı. Onlar da kuruldu, ayarlandı, duvarda yerini aldı. Üçüncü koli, saatler. Dördüncü, beşinci, onuncu koli… Hepsi saatlerle doluydu. Adam kah sandalyenin, kah dizlerinin üstünde; ufak saatler, renkli saatler, saat başı saat kere çalan klasik saatler, antika, uyduruk, güzel ve çirkin saatler salonun dört duvarını muntazaman kapladı. Ağzımız açık, kesin ve dikkatli hareketlerle başlayıp biten bu çakma, kurma, asma curcunasını izledik Nursel Abla’yla. Dürbünü alıyor, veriyor; hop oturuyor, hop kalkıyor, her kutudan ısrarla saat çıkmasına anlam veremiyorduk.

Adam son saati de astı, keyifli bir ifadeyle eserini izliyordu ki bir tanesinin alarmı çaldı, gitti susturdu, kolileri topladı, bantları, karton parçalarını attı, salondan çıktı. Biz adama ne ad takacağımızı tartışırken başka bir saat çaldı, adam geri salona gelip onu da susturdu, evden çıktı.

***

Kendisini yakından ve merakla izlediğimiz birkaç hafta boyunca, yeni komşumuz salona hiç eşya almadı. Siyah, ruhsuz mobilyalarıyla, kesinlikten ve mükemmellikten doğan bir rahatlama uğruna aynı anda çınlayarak büyük, net bir tike ve tok bir taka dönüşen saatleriyle olduğu gibi kaldı salon. Biz de adını Tiktak koyduk adamın. Yatak odasını göremiyorduk ama her gün aynı mekanik alarma uyandığını, uyanmasına esneyecek kadar bile şaşırmadan doğru banyoya gittiğini, banyo aynasının önündeki küçük saatlerden birinin çalmasıyla klozetten kalkıp küvete geçtiğini, yine aynanın oradan işaret gelince kurulmuş gibi, her gün aynı hareketlerle, sol eliyle duş perdesini aralayıp sağ eliyle çamaşır makinesinin üzerine koyduğu bornozunu yakaladıktan sonra, daha küvette üstüne geçirip dikkatle önce sağ ve sonra sol bacağını atarak buhar içinde kalmış banyonun soğuk zeminine bastığını tahmin ediyorduk. Çünkü görebildiğimiz her hareketini, zamanı geldiğini ilan eden kuru bir alarm doğrultusunda gerçekleştiriyordu. Zırrrt, televizyon açılıyor, ding ding deyince kapanıyor; bip bip başlayınca gazete açılıyor, o da bilmem nasıl bir alarm sesine uyarak kapanıveriyordu. Yemekler, evden çıkmalar, geri gelmeler, tıraş olmalar, salonda spor yapmalar, çay içmeler, telefon etmeler hep bir alarma tabii, inanılacak şey değildi.

Deli mi bu acaba, diye düşündüğümüz oluyordu bazen ama yakıştırmıyorduk Tiktak’a. Garipsiyorsak da, biraz aşinalıkla, sanırım biraz da öngörmesi kolay bir insan olduğundan, seviyor gibiydik onu. Garipliği su götürmezdi ama kimseye bir zararını görmüş müydük ki bu adamın, akıllıyım diye gezenlerin nelerini nelerini görmüştük oysa. Hem bırakın zararı dokunmasını, zorunda kalmadıkça, insanlarla herhangi bir iletişimini ya da etkileşimini de yakalayamadık. Berberle, bakkalla zorunlu bir ilişkisi vardı tabii; ama ağızları aranınca onların da anlatacak pek bir şeyleri yoktu Tiktak hakkında, saatlerden ve alarmlardan başka. Adını da bilmiyorlar, arkasından “Saatçi” diyorlardı.

Kimseyle görüşmeyen bir adam hakkında öğrendikleriyle dedikodu yapamayınca, Nursel Abla, yeni komşumuza olan ilgisini yavaş yavaş kaybetti. Yine de bir umut Gülten’i aradı, “Kızım sizin üstteki yok mu, yeni gelen, çık bir bak bakayım, kimmiş, neymiş,” diye yolladı kızı yukarı. Gülten çıkarken biz de dürbünümüzü Tiktak’a diktik. Kapı çalınca şaşkınlıkla etrafa bakındı ama duyduğu ses beklediği alarm olmadığından dalgın dalgın akşam haberlerini izlemeye devam etti. Kapı tekrar çaldıysa da, bir daha ne etrafına bakındı ne de kapının çaldığına işaret edecek başka bir tepki gösterdi. Nursel Abla’ya bu kadar Tiktak yetti. “Canım şaşırıyorum ama şaşırdığımla kalıyorum, ne yapayım?” diyerek resmiyete de kavuşturdu kaybolan ilgi alakasını. Hayal kırıklığımı yüzümden okur okumaz da, “Sen yine bakar ol, bir şey çıkarsa haber verirsin,” gibi bir gönül alma cümlesi sıkıştırarak mutfağa yollandı. Bense kaldığım yerden Tiktak’ın televizyon izleyişini izlemeye dönerken, Sonraki alarmda kaçarım, diye geçirdim içimden; kaçamadım.

Yaz belli etmeden, ağır ağır güze, güz bir anda kışa döndü. Alarm çalınca kesilen karpuzlar yerini alarm çalınca çizilen, suya atılan, alarm çalınca közlenen kestanelere bıraktı. Günler kısaldıkça dürbün arkasında şaşkınlık dolu Tiktak seyirlerim uzadı. Her konuyu er geç bu ilginç adama getirir, onun hakkında hayaller kurar oldum. Nursel Abla bu halimden usandı, hatta korktu, “Ayfer neden bu kadar taktın bu adama kızım?” dedi de, zamanla o da alıştı, “N’apıyor seninki kesti mi tırnaklarını?” diye takılır oldu bana. Hiç bozuntuya vermedim. Merakla her çeşit saati, ne erken ne geç, tam istediği ana odaklayabilen bu yalnız, varlığına inanması güç adamı izlemeyi, hayal etmeyi sürdürdüm.

Her gün yapacaklarını tahmin etmeye çalıştım, olmadı. Günlük, haftalık, aylık, eminim yıllık örüntüler hayatına öyle işlemişti ki, hepsini bilmeye imkan yoktu. Sadece kendisi biliyordu. Sadece o, bin bir renk ipliklerin hepsini karıştırıp, içlerinde sadece kendisinin anlayacağı bir düzen görebilecek ve ona şekil verebilecek kadar kontrol sahibiydi. Bir günü üç aşağı beş yukarı belli olsa da çoğu kez insanı şaşırtacak bir şeyler çıkıyordu. Gazetesini kapatıp televizyonu açmasını beklediğiniz bir anda, beklemediğiniz bir alarmın çalmasıyla, ilk defa gördüğünüz şişman dolma kalemini çıkarıp masanın başında hiç değişmeyen ketum suratıyla birkaç sayfa yazabiliyor, yazdıklarını zarfa koyup özenle yaladıktan sonra, çalacağını adı gibi bildiği alarmı kendinden emin, dingin bir bilmeyle karşılayabiliyordu. Bilememek de beni gittikçe Tiktak’a daha hayran, onunla daha dertli yapıyordu.

Ev halini dikkatle takipte olsam da, tanıdığımı hissetmiyordum Tiktak’ı. Bir elektrik faturasını bile bulamamış, adını bile öğrenememiştim. Nereli olduğunu, kaç yaşında olduğunu, ne iş yaptığını bilmiyordum; onun hakkında bildiklerim, dört duvar arasında, yalnızlık içinde yaptıklarından ibaretti. Evin dışındaki Tiktak hakkında bilgim yoktu. Hayatının göremediğim parçalarını kendim tamamlamayı denedim önce. Bir defa, ben de berber ve bakkalla aynı fikirdeydim, Tiktak bir saatçi olmalıydı. Muhtemelen Kızılay’daki hanların birinde tıkırtılarla dolu bir saatçi dükkanı; içinde çarklar, dişliler, tornavida, pense, cımbız ve adını bilemeyeceğim envaiçeşit saatçi eşyaları ve elbette yüzlerce, belki binlerce saat vardı. Bizim sokaktan Milli Kütüphane durağına on dakikada yürüyüp beş de metro beklese, varması on dakika, hana yürümesi beş dakika sürse, evden de her sabah yedi otuz yedide çıktığına göre; en geç sekizi çeyrek geçe dükkanda olabilirdi. Peki, Cumartesi sabahları on buçukta soluk, yamalı takım elbisesini giyip annesine mi gidiyordu hep? Annesi evinde miydi, mezarında mı? Cuma akşamları yalnız, beyaz tabağını, tek bardağını ve ekmek kırıntılarını siyah masadan topladıktan sonra çalan alarmla birlikte arayıp hep on beş dakika konuştuğu kişi kimdi? Bir telefon konuşması nasıl her defasında tamı tamına on beş dakika sürerdi? Acaba sekiz yüzlü hatları arıyordu da on beş dakikalık mı açtırıyordu internet kafelerdeki gibi? Her yaptığı nasıl önceden düşünülmüş, saniyesine kadar ayarlanmış olabilirdi? Sorular çoğaldıkça bilme isteğim karşı koyması mümkün olmayan bir dürtüye dönüştü. Çoktan beri saplantıya, hatta derin bir gıpta hissine evrildiğini sezdiğim Tiktakperverliğim sabrıma üstün geldi. Zamanı böyle kesinlikle bölebilen, ifadesiz bir suratla hayatı beklentisinin dışına çıkmaktan alıkoyan bu adamı daha yakından tanımak istedim, cesaret edebilirsem selam bile verecektim.

Bir Salı sabahı yedi otuz yedide Tiktak’la aynı anda Şubat soğuğuna bıraktım kendimi. Önde kahramanım, peşinden ben metroya kadar aynı ritmi tutan adımlarla yürüdük, indik yerin altına. Böyle bir ayar nasıl yapılır bilmiyorum ama, tünelin içindeki hava akımını karıştıra karıştıra gelen trenin kapıları açılırken, biraz ötemde, binişleri ve inişleri işaret eden kırmızı okların üzerinde, Tiktak’ın kolundan trenin gelişinin tam vaktiyle planları dahilinde bulunduğunu bildiren bir alarm sesi duyuldu. Kimsenin dikkatini çekmese de zamanın böyle kıskıvrak yakalanmasından müthiş zevk duyan ben, Kızılay’a gelirken şaşkınlığımı henüz üzerimden atamamıştım. Gözlerimi, camdan akıp giden karanlığı seyreden Tiktak’a hayranlıkla dikmiş düşünüyordum ki tren aniden, hepimizi sarsarak durdu. Seçilemeyen birkaç mırıltı dışında kimse oralı olmadı, herkes telefonlarına, kitaplarına, kısa elişi derslerinin ve reklamların oynadığı ekranlara ya da birbirine bakmaya devam etti; Tiktak hariç. Onun sinirleri dondurulmuş yüzü, tat kaçıran bir somurtmayla asıldı, bacakları ortamda kaybolan hareketi sağlayabilirlermiş gibi huzursuz parmak uçlarının üzerinde sallanmaya başladı. Hareketsizliğin devam ettiği birkaç saniye içinde gözleri bir metro hatlarını farklı renklerle gösteren şemaya, bir saatlerine kayıyordu. Elleri titremeye başladı, çenesi kasıldı, şakaklarında boncuk boncuk ter, gittikçe daha hızlı nefes alıp vermeye, bacaklarını daha hızlı, daha huzursuz sallamaya başladı ama cetvel kaymıştı artık; tren hareket etse de alarm yanlış zamanda çalacaktı, ki çaldı. Gözlerini yuvalarından uğratan, bir an şaşkınlıkla etrafına bakındıktan sonra oturduğu yerde büzülüvermesine, boğuk ama şiddetli bir inlemeyle başlayıp, kafası morarana kadar hıçkıra hıçkıra, tıkanarak ağlamasına yol açan şiddetli patlama, yanlış zamanda çalan cılız bir casio alarmından ibaretti. Bir süre sadece ben değil, bütün vagon dehşetle Tiktak’ı izledik ama tren hareket etti ve insanların bakışları dağıldı. Çılgınca ağlamanın yerini yumulu gözlerden sızan ince yaşlar ve garip bir hırıltı aldı.

Kapılar açılınca ben de herkesle birlikte indim. Birkaç adım atıp bakınca, Tiktak’ın hala vagonda oturduğunu, çevresini saran yeni yolcuların arasında kollarını kavuşturmuş, ileri geri, belli belirsiz sallandığını gördüm. Bir an geri dönmeyi tarttıysam da ayaklarım beni ağır ağır Güvenpark’a götürdü. Farkında olmadan oturduğum bankta uzun süre Tiktak’ı düşündüm. Onu gizli gizli izlediğim aylar, mevsimler boyunca zaman üzerinde kurduğu kesin denetime şahit olmuş, onun bir zamanlama uzmanı, planlama üstadı olduğuna gönülden inanmıştım. Her ufak işini alarmlarla tescillemiş, mutlak kontrol sahibiydi o. Ama en önemsiz bir planı gerçekleşmediğinde düştüğü acınası, delice hal, yüzünde gördüğüm ilk ifade olan çılgınlık, kafamdaki mucizevi Tiktak düşüncesini sarsıyordu. Aslında neyi gerçekten istediği için yapıyordu? Alarm çalmasa da dişlerini fırçalayacağının bir garantisi var mıydı? Dürbünün ucunda geçirdiği zaman boyunca neyi o an karar vererek yapmıştı? Cevabı biliyordum ama itiraf etmek çok güçtü. Nicedir, adeta tapınarak inşa ettiğim heykelin şangırdayarak tuz buz olduğuna inanamıyor, biraz önce metroda hüngür hüngür ağlayan adamın bendeki kutsal imgesine mukayyet olmaya çalışıyordum. Beynimin içinde debelendiğim saatler boyunca durumun safça inandığım gibi olmadığını, hayal kırıklığına bulanmış, başımı döndüren bir üzüntü ve pişmanlıkla kabul ettim: Tiktak hayatı ehlileştirmiş bir ermiş değildi. Böyle yaşamayı kendi seçtiğine dair bir gösterge bile yoktu. Pekala alarmlar ezelden beridir gerçek kontrol sahibi olabilir, önce gaddar bir bakıcı, ardından endişeli bir abla, sonra belki anlayışlı bir eski eş tarafından yıllarca kurulagelmiş olabilirdi. Ya da başta, uzun zaman önce Tiktak onları kuruyorduysa da artık alarmların Tiktak’ı kurduğu belliydi.

Güneş batana kadar ruh gibi gezindim Güvenpark’ta. El ele oturan liselilere, beslediği güvercinleri babacan edalarla izleyen yaşlı amcalara, kaçak sigaracılara, termosla çay taşıyan çocuklara, mendil satan kadınlara bakarken hep Tiktak’ı düşündüm. Kendimi onun yerine koymaya, hissettiklerini hissetmeye çalıştım. Titreyen ellerini, moraran suratını, o ana dek günlerce, içinde rahat ama soğuk bir şekilde yaşadığı kesinliği hayal etmeye çalıştım, öyle bir kesinlik olmadığını anlamama rağmen. Sonraki alarm çalana kadar yapmak zorunda olduğu şeyden zevk alıyor muydu bari? Alarmlar arasında aklından ne geçiyordu, hayallere dalıp başka hayatlar mı yaşıyordu? Yoksa ömür boyu bilinçli isteklerden, hatta düşünmekten vazgeçtiği bitimsiz bir meditasyon halinde miydi? Ne olursa olsun, acıyla anlamıştım ki, Tiktak, hayatta hiçbir yetki ve sorumluluğu kabul etmeden, tekdüze bir edilgenlik ve kabulleniş içinde yaşıyordu. Of, zamana kıvrak namelerle hasır sepetlerdeki yılanlar gibi dans ettiren bir kavalcı değil; ne yapacağı önceden belli, en alelade bir seçimden doğabilecek en hafif sorumluluğun bile altına girmemeye yeminli, sonsuz döngüler içinde yaşayan, zavallı biriydi.

***

Hava kararana kadar parkta çiçekçilerin, dolmuşçuların, değnekçilerin arasında geçirdiğim, akşam vakti mahalleye dönüp olanları Nursel Abla’ya anlattığım, umutsuz, sessiz bir yıkım hissiyle Tiktak’ın artık bana da apaçık görünen deliliğini kabul ettiğim o soğuk günün üzerinden aylar geçti. Bu kabullenişi, çok uzun süren kesintisiz bir sinema matinesinden kulakları uğuldayarak çıkan, ya da içinde yıllar geçen tek gecelik bir rüyadan uyanıp da, alışkanlıklarını yadırgayarak gündelik ödevlerine uymaya çalışan birisi gibi geçirdiğim haftalar izledi. Önceleri kendimi sık sık onu düşünürken, tekrar metrodaki gibi çıldırıp çıldırmadığını merak ederken, kaçamak dürbün bakışlarıyla her zamanki güvenli rutinini tutturduğunu görüp oh çekerken yakalıyordum. Zamanla o da kalmadı. Taşındığı günden beri bütün merakımı ve uzun saatlerimi vakfederek her hareketini heyecanla izlediğim Tiktak, balkonda karşımdayken bile aklıma gelmeyen, unutulmaya yüz tutmuş bir deli hikayesine küçüldü. Böylece bahar, peşinden de yeniden yaz geldi.

***

Temmuz ortaları, yaz güneşi yeni batmış, balkon yine estirmesindeydi. Ayaklarımı demirlere uzatmış, bir de güzel kaykılmış, tam sızacaktım ki, “Ammaaan!” diye açıverdi gözlerimi Nursel Abla, “Tiktak’ın evinde biri var!” Karnıma yumruk gibi oturan o yoğunluğa rağmen oralı gözükmedim. Nursel Abla devam etti: “Usta galiba. Tavana bakıyorlar. Adam merdivene çıktı Ayfer, deliyor tavanı. O ne? Kanca mı o kız? Avize mi aldı bu, ne yaptı?” Dayanamadım, “Abla ben de bakayım.” diyerek kaptım dürbünü. Artık etkisinden çıkmış olsam da ilk defa gerçekleşeceğini bildiğim olayları kaçıracak değildim. Merdiven katlandı, usta gitti, Tiktak kancanın altındaki tozu süpürdü, salondan çıktı, elinde insce bir halatla geri döndü.

“Abla ip çıkardı bu, intihar mı edecek?”

“Aman ne intiharı canım, Allah korusun!”

“Abla ipi ellerine doladı, geçirdi kancaya, asılıyor. Sağdan, soldan asılıyor, tartıyor Abla ipi!”

“Tartsın, ne var kızım, avize asacak belki, beni de evhamladırma şimdi!”

“Abla gülüyor!”

Her yönden çekiştirerek, tutunup sallanarak hem halatın hem de kancanın sağlamlığından emin olduktan sonra, mutfaktan gelen bir alarm sesiyle toparlanıp yemek hazırlamaya girişti Tiktak. İpe asılırken suratına yerleşen şeytani neşe, yerini alıştığım ifadesiz betona bıraktı geri. Birkaç saat daha izledik ama, ne bir daha güldü, ne de kancayla ilgilendi; alarmdan alarma televizyon, bulmaca, banyo derken yattı uyudu herhalde.

Ertesi gün elinde siyah bir naylon poşetle, öğlen saatinde eve döndü, hafta içi hem de, iki gündür bir gariplik olduğu kesindi bu adama. Salona girince siyah poşetten pasparlak spor araba kırmızısı, kurmalı, tepesinde iki tane zili olan eski tip, büyükçe bir masa saati çıkardı. Sırıta sırıta kurdu, iki yanındaki zillere tutturulmuş tutamağından bağlayıp özenle geçirdi kancaya; odanın tam ortasında hafif hafif sallanan, belli belirsiz kendi ekseninde dönen kırmızı bir çalar saat. Odanın yeni ağırlık merkezi olduğunu sezdiğim andan itibaren gözlerimi ondan alamadım. Havada usulca süzülen, dingin, kuş gibi özgür izlenimi verse de metal kancaya sıkı sıkıya bağlı ve kaderi de kancanınkine bağlı bu saat beni büyülemişti. Nursel Abla’nın dürbünü isteyen sesini bilmem kaçıncı defasında, ta uzaklardan duydum; tutuk, kopuk hareketlerle uzattım ama saat gözümün önünden gitmedi. Niye kurulduğu, ne zaman çalacağı belirsiz ve beni, patlayacağını bildiğim ama vaktini kestiremediğim bir bomba gibi geren ateş kırmızı sarkaç bütün duyularıma hükmetmiş, gözlerimi rehin almış, kulaklarımı ve beynimi sağır etmişti, düşünemiyordum. Kafamın ortasında usulca sallanan, ağır ağır kendi etrafında dönen saat vardı yalnızca. Tiktak’ın çalan diğer saatleri birer birer susturup; sırası geleni salonun duvarlarından, banyodan, koridordaki raflardan indirdiğini görmedim. Hala siyah masanın üzerinde duran siyah torbadan çıkardığı şişeyi suratını buruştura buruştura diklediğini, aylardır balkondan dinlemeye alıştığım sonsuz tiktakların giderek solduğunu, yok olduğunu fark etmedim. Nursel Abla’nın bana bütün bunları heyecanla ve korkuyla anlattığını ve tahtaya vurduğunu ve Tiktak’ın saatler çivilerinden söküldükçe katıla katıla attığı deli kahkahalarını, şişedeki içki biterken salonun merkezinden yayılan alarmın ısrarlı zırıltısını duymadım. Hiçbir şey duymadım, sadece saat.

“Gülten! Koşun üstteki intihar ediyor, kırın kapıyı!”

“Alo! İsmet yetiş, sekiz numara canına kıyıyor oğlum!”

“Ambulans! Taşkent Caddesi elli sekize sekiz, yardım edin, adam kendini asıyor!”

Transta gibiydim, Nursel ablanın elime tutuşturduğu dürbünü uyuşmuş gözlerime götürünce, Tiktak’ın kancanın ucuna, saatin yerine geçtiğini gördüm. İp dengesini bulmaya çalışırken bedeni, tıpkı saat gibi, yavaşça bize doğru döndü ve bizi gördü! Yine o günkü gibi mosmor yüzü bu defa huzurlu, bizi algıladığı gibi endişeyle kasıldı, o ana dek hareketsiz duran bedeni çırpınmaya başlayıp, elleri boynunu sıkan ilmeğe uzanmaya çalışırken sokak kapısı gürültüyle kırıldı, salona sel gibi insan doluştu. Hemen kaldırdılar Tiktak’ı, filmlerdeki gibi öksüre tıksıra soluklanmasını izlediler, su içirip gözlerinin yaşını sildiler. Sokağa sirenler içinde ambulans ve polis arabaları geldi, zangır zangır titreyen, bağıran, ağlayarak küfürler savuran Tiktak sedyenin üzerinde apar topar hastaneye kaldırıldı.

***

İki ay sonra, sokağımız boyunca, dimdik, hızlı hızlı, ufka uzanan bakışlarla yürüyüp geldi. Doğru banyoya gitti ve bir daha görünmedi.

“Küvet kan doluymuş hayatım, bileklerinde derin kesikler… Başı önüne düşmüş ama yine de sırıtıyormuş, dediler. Hayır, biz göremedik, ambulansa naylon ceset torbasında götürdüler.”

YORUMLAR

Henüz hiç yorum yapılmamış. İlk yorum yapan sen ol!

Öne Çıkanlar

Sekiz Milyar Yüzlü Antroposen Kahraman..M. E. Hannibal
İLGİNİZİ ÇEKEBİLİR

Alara Beykan

17 Mayıs 2026

Cıvıltıların Yokluğuna Kulak Veren Çoc..

Romanın çizdiği kent manzarası da fiziksel bir dönüşümü olduğu kadar algısal bir değişimi de görünür kılıyor.Kentte yaşamanın doğal bir parçası gibi kabul ettiğimiz uğultu içinde, eksilen şeyleri fark etmek giderek zorlaşıyor. Sürekli akan trafik, bitmeyen ..

Devamı..

Balzac’ın İnsanlık Komedyası ve Hinduizm

Harsh Trivedi

"İnsanları yalnızca bilinmeyen korkutur.
Ama insan bilinmeyenle yüz yüze geldi mi, o korku bilinene dönüşür."

Antoine de Saint-Exupéry

BİZİ SOSYAL MEDYADA TAKİP EDİN

Oggito © 2024