Oggito Logo

Ne Haber

Bilim Teknoloji

Ekonomi

Liste

Söyleşi

Öykü

Video

16 Ocak 2024

Söyleşi

Duran Emre Kanacı: "Tunç Çağı'nı günümüzün bir yansıması olarak kullandım."

Abdullah Oduncu

Paylaş

0

0


Yapı ve Yasa’dan sonra, Büyük Deniz Köpürüyor adlı ikinci kitabını İthaki Yayınları etiketiyle yayınlayan Duran Emre Kanacı, bu kitabında bizi Tunç Çağı’ndaki Doğu Akdeniz’e götürüyor ve aradan geçen onca yıla rağmen nelerin değişip nelerin değişmediğini sorguluyor.

Büyük Deniz Köpürüyor raflardaki yerini yeni yeni alırken, biz de bu vesileyle Kanacı’ya sorularımızı yönelttik.

“Hem acı veren hem keyifli bir süreçti”

Abdullah Oduncu: Büyük Deniz Köpürüyor nasıl ortaya çıktı? Kitabın yazım sürecine dair bize neler anlatmak istersiniz?

Duran Emre Kanacı: Önce teşekkür edeyim bu söyleşi için. Hepimiz gibi ben de Doğu Akdeniz’deki insanlık dramını farkında olarak ya da olmadan zihnimde anlamlandırmaya çalışıyordum uzun süredir. Büyük Deniz Köpürüyor bu anlama ulaştığımı düşündüğüm zamanlarda, bir roman olarak ortaya çıktı. Kitabın yazım süreci hem acı veren hem keyifli bir süreçti. İşin üzerine ciddi olarak düştüğümde zoraki göç ve kadın problemlerinin verdiği acıyı ancak bu acıyı iyi, etkili bir şekilde anlatarak insanlara ulaştırabileceğim kararını verdim ve bunun için uğraştım. Bir edebi eser olarak yazımındaki keyif de buradan geliyor. Yazarken çok şey öğrendiğim, kalemimde yeni şeyler denediğim bir roman oldu.

AO: Yaptığınız bir tarihi araştırma oldu mu?

DEK: Evet, Tunç Çağı’nı günümüzün bir yansıması olarak kullandım ancak günümüzün savaşlarının aynısının zaten o zamanda da yaşandığını biliyordum. Bunun üzerine tarih okumalarım arttı, olabildiğince gerçek bir dünya yaratmak istedim okura. Bu tarihi araştırmaların kaynaklarını, ürünlerini de romanın son bölümünde notlar halinde verdim.

AO: Kitapta savaştan kaçan bir ailenin serüvenine odaklanıyoruz. Aradan geçen yüzyıllara rağmen aynı bölgede benzer savaşlar yaşanıyor ve benzer aile faciaları ortaya çıkıyor. Buna dair yorumunuzu öğrenebilir miyiz?

AO: Tam da bu sebepten kitabı bir tarihi kurgu olarak yazdım, savaşların, çocukların ve ailelerin akıbetinin hiç de yeni, bilinmez olmadığını hatırlatmak için. Coğrafyamızın, komşu milletlerimizin, ortak geleceğimizin gölgeli göründüğünü biliyoruz bugünden bakınca ancak belki geçmişte yol gösterici bir şeyler vardır. Bu yol gösterici elbette bu roman değil, romanın da beslendiği kaynaklar, mitoloji. Bu yüzden bu ikisine ağırlık verdim romanda.

“Toplum tanrılar kültürünü doğurmuş, tanrılar kültü toplumu."

AO: Üstelik bu savaşın bir yansıması tanrılar arasında da sürüyor. İnsanlarla tanrıların bu zihinsel ortaklığına dair neler söylemek istersiniz?

AO: Bu çok güzel bir soru. Romanda okurun odaklanmasını dilediğim kısımlardan biri de bu, tektanrıcı dinlerin doğumundan önce, ki bu “önce” aslında insanlık olarak ortak hafızamızın, üst benliğimizin geliştiği, bence insanlık olarak ortak kaderimiz adına en önemli dönemler, tanrılar ve insanların ilişkisinin çok farklı olduğunu biliyoruz. İnsanlarla içki masasına oturan İskandinav tanrıları görmek de mümkün mitlerde, Mısır tanrıları da. Bu yüzden mitolojide tanrıların, örneğin bu kitabın meselesi olarak, kendi aralarındaki dişi tanrılara bakışları, erkeklerin kadınlara bakışından farklı değil, toplum tanrılar kültünü doğurmuş, tanrılar kültü toplumu aynı fikir ürünleriyle yüzyıllarca yönetmiş. Doğumdan ölüme, hayatın nasıl yaşanacağına kadar her şey. Örneğin güncel bir problemi düşünürken bu yollara gitmenin, Levy Bruhl’e, Campbell’e gitmenin, insanlığın ortak sorunlarının kökenini, çözümlerini buralarda aramanın faydalı olacağını düşünüyorum.

duran emre kanacı büyük deniz köpürüyor

AO: Kitabın pek çok yerinde Arap şiirinden örnekler görüyoruz. Biraz da bundan bahsedelim mi?

AO: Maram-al Masri ve Nizar Kabbani iki Suriyeli yazar, Doğu Akdeniz’in makus talihini en saf, en iyi haliyle anlatmışlar bana göre. Masri Suriye iç savaşından kadın seslerini yansıtıyor, maalesef şu an evinden çok uzakta, Avrupa’da demir atmak zorunda kalmış. Nizar Kabbani 98’de vefat etmiş ve Arap yöneticileri eleştirerek, sonra Filistin meselesini gündemine alarak sürdürmüş sanatını. İki şairle de romanı yazarken kesişti yolum ve durumun günümüzdeki haline dair söylenebilecek her şeyi söylemiş oldukları için onlara yer verdim romanda, onlardan destek aldım diyelim. Mesela bir bölümün sonunda yer verdiğim üç dört satırlık Kabbani şiiri o tüm bölümü ve daha fazlasını anlatmıştır zaten. Büyük bir saygı duyarak okurla da tanıştırmak istedim bu iki yazarı eğer tanışmamışlar ise.

“Farklı disiplinler üzerine düşünmemi sağladı roman.”

AO: Ayrıca çeşitli yerlerde çivi yazısı benzeri bir yazıyla da karşılaşıyoruz. Neden kitaba böyle bir şey koyma gereği duydunuz?

AO: Bölümleri adlandırırken ve içindekiler kısmını hazırlarken Ugaritçe alfabeyi kullandım, bu dil tekneye sığınmış halkın dili olduğundan onu günümüz Türkçesinde kullanmak istemedim. Okurun bilfiil bu yazıyı görmesi, romanı gerçekliğe yaklaştıracak bir başka etmendi. Bir yandan da bir edebi oyun olarak görüyorum, elbette Türkçe çevirileriyle beraber yer verdim, yabancı ve ölü bir dille uğraştım senelerdir. Ancak mesela Ugaritçede, ki ne kadar eski bir dil Tunç Çağı’ndan, “iblis”, “dbb” yani “dabbe” demek. Öyleyse bir ölü dil ne kadar ölüdür? Farklı disiplinler üzerine düşünmemi sağladı roman. Bunu okurla da paylaşmak istedim.

AO: Bugünlerde Köln Üniversitesi’nde sinirbilim alanında, beyinde öğrenme ve hafızanın moleküler temelleri üzerine çalışıyorsunuz. Branşınızın edebiyatınıza nasıl bir katkısı oldu?

AO: Bilimde uğraşmanın yazarlığıma, edebiyatıma büyük katkıları var. İlk öykümden beri hikâyem ne olursa olsun kendime dert edindiğim teknik meseleleri, anlatıcıyı, tekrarları, kurguyu, ne derseniz, bir deneyci soğukkanlılığıyla kurcalamama olanak sağlıyor. Bir yandan da yazınımdaki insan ilişkilerine, ortak hafızaya, diyaloglara, tespitlere sızıyor sinirbilim çalışmanın getirdiği bilgiler. Zihin, öğrenme, unutma üzerine bildiklerim hep kendine yer buluyor, daha da bulmasını amaçlıyorum, öğrenmeye ve yazmaya devam ediyorum.

“Genç yazarların romanlarında yenilikler görüyorum.”

AO: Günümüz romanına dair neler düşünüyorsunuz?

AO: Ben Türk edebiyatında üretim kısmında bir problemimizin olmadığını düşünüyorum, herhangi bir kitap sitesini açtığımızda tarihi kurgudan spekülatif kurguya kadar birçok roman türü görmek mümkün. Elbette hep tartışılan nitelik-nicelik meselesi söz konusu burada da ama ben özellikle kendim gibi genç yazarların romanlarında yenilikler görüyorum ve çok mutlu oluyorum. Burada kastım postmodern anlatılar değil, benim de yakın olduğum gelenekçi anlatının içinde yeni denemeler. Çeviri romanda da kaliteli modern eserlere ulaşmamız çok kolaylaştı, çevirmenlerimiz sağ olsunlar.

AO: Yeni çalışmalarınızla ilgili bilgi alabilir miyiz?

AO: Öykü yazmaya devam ediyorum, roman uzun süre kenarda olgunlaşırken halihazırda yeni öykü dosyamı hazırladım. Başka öyküler için araştırma yapıyorum, kaynaklarımı topluyorum. Hareketlilik hep var, seviyorum.

YORUMLAR

Henüz hiç yorum yapılmamış. İlk yorum yapan sen ol!

Öne Çıkanlar

Aristoteles’ten Orta Çağ’a Tersine Çev..William Egginton
İLGİNİZİ ÇEKEBİLİR

Oggito

30 Kasım 2025

Cynthia Ozick ile Hayatındaki Kitaplar..

Okumaya dair en erken anım Andrew Lang’ın Lang Masalları. Mavi, sarı ve eflatun rengi olanlar. Bir de Grimms Masalları’nın bozulmamış versiyonları. “Ağaçlar bulvarı” gibi çağrışım yapan ifadeler, yer yer ortaya çıkıveren ve artık kullanılmayan çekici deyi..

Devamı..

Zamansız Notlar

Cüneyt Ayral

"İnsanları yalnızca bilinmeyen korkutur.
Ama insan bilinmeyenle yüz yüze geldi mi, o korku bilinene dönüşür."

Antoine de Saint-Exupéry

BİZİ SOSYAL MEDYADA TAKİP EDİN

Oggito © 2024