[button]Semih Gümüş[/button]
Yazmanın yaratmak olduğu düşünülürse, ondan daha çekici ne olabilir. Yaratmak, âdeta ilahi bir yeti. Edebiyat bunun için, bilinen gerçekliğin ötesine geçerek kurmaca bir gerçeklik yaratırken metafiziğin içinden çıkıyor. Bu arada anlatılanların gerçekten yaşandığını düşündürten büyüsü, bu kez de onu hayata bağlayıp ayaklarının yerden kesilmesini önlüyor.
Bunları düşününce, sayılamayacak çoklukta yaratıcı yazar geliyor akla. Kendi sınırlarımız içirnde tek bir kişiyken uzaklaştıkça sayıları çoğalan öteki yazarlar, demek okudukça tükenmeyecek, kucaklanması olanaksız büyüklüğünü görmekten endişe ettiğimiz bir dünya oluşturmaya başlıyor.
Onları okumak… Eşsiz bir uğraş. Onları yaratıcı biçimde, dolayısıyla dünyalarını genişleterek okumak, bize kendi yazdıklarımızdan öylesine zengin bir hayal dünyası kazandırır ki. Yaratıcı okuma, sanırım yazmanın yerini alacak kertede güçlü bir duygu.
Enis Batur’un aktardığı anekdot çok güzel: Alain Robbe-Grillet’nin dairesinde televizyon olmadığını öğrenen kapıcısı sormuş: “Peki nasıl televizyon seyrediyorsunuz?”
Okumak için yeterli zamanı bulamadığını söyleyen okuma ve yazma meraklıları karşısında benim dilimin ucuna da ilkin bu gelir: “Peki okumadan nasıl yaşıyorsunuz?”
Ben de, okumadan yaşanmaz, demiyorum ama kimilerinin okumadan nasıl yaşadıklarını gerçekten merak ediyorum. Belki bir yirmi yıl önce değildi ama yaşım altmışa vurdu vuracakken, bundan sonra okumaktan ölüm ayırmalı beni, diye düşünüyorum.
Okumaktan söz ettiğimizde, önce en önemli ve herkesi etkileyebileçek kitaplar gelir akla. Oysa öyle kitaplar vardır ki, bir kıyıda kalmış, ne doğru dürüst okuru görmüş ne yayıncısı arkasında durmuştur ama onlar bazen bizim hayatımızda yılların silemediği izler bırakmış olabilir. Vardır benim böyle kitaplarım.

Heinrich Böll’ün
Ve O Hiçbir Şey Demedi romanını yirmi yıl önce okumuşum. Savaşın dolaylı etkilerinin insanların hayatlarını nasıl değiştirdiği de önemli belki ama özellikle iç dünyalar ve ilişkilerdeki adı konmamış hasarlar çok daha yaralayıcı. Savaşın ertesindeki Almanya’nın mutsuz, kırık dökük insanlarını Bogner’in yaşadıkları üstünden anlatan bu romanı hiç unutamıyorum. Tam bu yazıyı yazdığım sırada yeniden okurken de ilk okuduğumdan daha büyük bir tutkuyla okunabileceğini de görüyorum. Behçet Necatigil’in çevirisinin de bunda payı var mıdır? Onun titizlikle yaptığı çevirinin
Ve O Hiçbir Şey Demedi’nin buruk tadına ustaca bir dokunuş olduğu da kuşkusuz.
Pedro Paramo’yu da Tomris Uyar’ın çevirisi ilk kez yayımlandığında bulmuştum. Tam bir rastlantı sayılmaz elbette. Juan Rulfo ne de olsa Latin Amerikalı. Öteki bütün Latin Amerikalı yazarları nasıl yakınımmış gibi görüyorsam, onu da okumalıyım diye düşünmüşümdür. Otuz yıl geçmiş. Önceleri pek kimsenin ilgisini çekmedi ama neden sonra Juan Rulfo hakkında orada burada bir şeyler yazılmaya başlayınca,
Pedro Paramo edebiyatın dil içindeki tütsüsünü sevenlerce keşfedildi. Gene de çok okunmuyor. Oysa yalnızca şu satırları bulmak için bile okunur bütün kitap: “Bacaklarını onun bacakları arasına koyarmış geceleri. Buz gibi ayakları fırında pişen ekmekler gibi sıcacık olurmuş. O adam ısırırmış ayaklarını, taze pişmiş ekmeğe benziyorlar dermiş. Uyurken sokulurmuş, onun içine gizlenmek istermiş.”

Juan Rulfo ya da Márquez, hayranlığımı her fırsatta dile getirecek sözler ararım ama benim bir numaram Julio Cortázar.
Mırıldandığım Öyküler’deki “Gazete Kesikleri” gibi birçok kereler okunabilecek bir öykü yazmanın güçlüğü içinde Cortázar’ın yaşadığı sancıyı düşünürken kendi kılı kırk yarma çabamın yetersizliğine bakıyorum.
Andrés Fava’nın Güncesi’ni, hayatın pis grisi içinde, onda tadına doyulmaz şeyler de olduğunu gördükçe üç dört kez okudum.
Andrés Fava’nın Güncesi, Cortázar’ın yazdığı ilk roman olan
El Examen’in içinden çıkmış bir metin. Kurmaca ile gerçek arasındaki dolayımın parlak bir örneği.
Carlos Fuentes’i de seviyorum. Llosa’yı bir türlü sevemediğimi de düşününce… Latin Amerika’nın dört büyüğü Márquez, Cortázar, Fuentes, Llosa sayılır. Borges apayrı bir yerde, bir başına duruyor. Fuentes’in romana benzemez romanı
Diana da kitaplarımdandır. Kısa süren bütün aşklar gibi yoğun ve yaşatılması olanaksız bir hayalin hikâyesi, bir erkekle kadının ödünsüz ve fütursuz aşkı. Az bulunur kitaplardandır.

Kendimi hem okur hem yazar olarak Amerikan edebiyatının içinde ve Güney Amerika’nın bizimkilere benzemeyen şehirlerinin sokaklarında, alanlarında görmeye çalışmışımdır. Aslında birbirine benzemez görünen Kuzey ile Güney arasında bir kafa denkliği de görürüm, aslı var mı, bana mı öyle gelir, pek önemli değil. Joyce Carol Oates sözgelimi, nereli görünür? Birleşik Amerika’nın yarattığı bir kahraman gibidir o. Yazık ki onun da yaşı epeyce ilerledi. İnsan yaşarken sevdiği yazarların ölümüne üzülüyor, içine bazen beklenmedik büyüklükte bir sıkıntı yürüyor. Çok önceden ölmüş yazarlar için bu duyguyu taşımıyoruz. Oysa Joyce Carol Oates’i ne kadar tanıyorsam, Faulkner’ı da o kadar. Demek yaşayanları daha yakınımızda görüyoruz. Gerçekten düşünürüm bunları ve biliyorum,
Kara Su adlı o küçük ama büyük romanın yazarı ta orada hayatını kaybettiğinde ben burada bir küçük adam olarak kahrolacağım. Zor durumları anlatmanın sancısını has yazarlar iyi bilir.
Kara Su’da Senatör ile genç kızın içinde bulunduğu arabanın beklenmedik bir kaza ânında göle yuvarlanışını, suyun dibine salınışını anlatma biçiminden neler öğrenilebilir. Okunmalı.

Neredeyse kırk yıl önce okuduğum
Büyük Yolculuk romanını da yıllar sonra yeniden okudum. Jorge Semprun hem zamanımızın en saygın entelektüellerinden birisi, hem de soylu bir yazarlık serüveninin yaratıcısı.
Büyük Yolculuk, çocukluğu İspanya İç Savaşı içinden geçmiş, gençliği Buchenwald Toplama Kampı’na uzanan bir yazarın bir ağaç gövdesi gibi sağlam romanı. Bir yolculuk hikâyesi, toplama kampında yaşanan günlerin ağır duygusu içinde yaşamaya çağıran bir roman. Okurun ilgisi bu güzel romana uzanan yoldan geçmiyor sanırım.

Bir başka İspanyol, yaşımız aynı, Antonio Muñoz Molina’nın
Güzel Karanlık romanı, Yaşar Avunç’un güzel Türkçesiyle yayımlandıktan sonra gene kitapların karanlık dünyasına yuvarlanıp gitti. Artık yayıncısı da yüz vermez. Oysa
Güzel Karanlık, hem ilgi çekici hikâyesi hem de anlatımındaki yetkinlikle başucu romanlarım arasında yer almıştır. Belki böyle örneklerle sosyalizm için verilen yılların ve hayatların içinden nitelikli bir edebiyat çıkarmakta uzak duruşumuzun yerine yaratıcı yazma tutkularının yolu açılır. Yeter ki nelerin yazıldığı merak edilsin.
Romanın yarattığı büyük dünyaların çekiciliği bazen olağanüstüdür. Çoğu kez, dolgulara açık, bazen de gevşek yapısının romanın yazınsal değerini kolayca düşürdüğünü de söyleriz. Gelgelelim yazınsal bakımından büyük bir ustalıkla yaratılmışken unutulmayacak hikâyeler anlatan romanlar, nelerin nasıl yazıldığı sorusunun birbirinden ayrılmaması gerektiğini de gösteriyor bize. Bu kez önceki yıllarda yayımlanmış romanlardan söz ettim. Bir de tam şu sıralarda yayımlanıp da görülmeyenler var. Onlardan da söz ederim sanırım.