Hayata Bakan Fotoğraflar ve Nikos Economopoulos
28 Haziran 2018 Kültür Sanat Fotoğraf Sanat

Hayata Bakan Fotoğraflar ve Nikos Economopoulos


Twitter'da Paylaş
0

Economopoulos, kendisini çevreleyen dünyayla bir oyun duygusu içinde olduğunu, fotoğraflarını hayata dokunma, hayatın içinde hissedip etmeme güdüsüyle ve sorunsalıyla çektiğini söyler.
Erhan Sunar
Belgesel fotoğrafçılıkla, toplumsal veya siyasi olanın çarpıcılığı genellikle birlikte düşünülür. Bir gezgin fotoğrafçıysanız ve izlediğiniz ülkeler de yeterince iç karmaşaya sahipse, bu yöndeki beklenti daha da artar üstelik. Nikos Economopoulos ise, birçok yerde ve söyleşilerinde ısrarla bunun aksini vurguluyor ve asıl niyetinin, tanık olduğu gerçekliğe asıl yaklaşımının çok daha basit ve saf bir içgörü taşıdığını söylüyor. Fotoğraflarını toplumsal olaylarla bunların kıyısında sürüp giden insan hikâyeleri arasında bir ayrım yaparak değerlendirecek olursak, fotoğrafçının bakışının da nasıl değişebildiğini kolaylıkla görürüz. Toplumsal içerikli olanlarında daha ciddi bir bakış egemendir. Doksanlı yılların ortalarında Yemen’de, İsrail’de, Filistin’de, Yunanistan ve Arnavutluk sınırında çektiği fotoğraflara bakalım. Kimileri Magnum üyelerinin sürdürdüğü belgesel fotoğrafçılık geleneğine yakınlaşan bu fotoğrafların belirgin bir insan trajedisini olduğu kadar, görselliği iyice düşünülmüş ve aynı oranda tasarlanmış bir kadrajın çerçevesini, böyle öznel bir sınırlamanın sorunlarını yansıttığını hemen fark ederiz. Birçok meslektaşına kıyasla sıcak savaş bölgelerinden uzak durduğu ve daha çok mültecilik, göç ve sığınma gibi meseleleri ele almaya çalıştığı bu fotoğraflarında bir kompozisyon duygusuna hep bağlı kalmış olduğu görülür. Fotoğrafçının serinkanlılığını gösteriyor olabilir bu durum. Ama burada da yine bir miktar duraksamalı ve foto muhabirliği yakıştırmasını soğukkanlılıkla karşıladığı gibi fotoğrafçının daha sanatsal bir konuma yerleştirilmesine de pek aldırmadığını hatırlamalıyız. Görsellik, kadraj duygusu, fotoğrafçının bireysel dokunuşu gibi hayli aldatıcı olabilecek ve bizi fotoğraflanan meselenin iç gerçekliğine az da olsa peşinen yabancılaştırabilecek unsurlara da mesafelidir Economopoulos. Her şeye karşın böyle siyasi ve toplumsal olayları yansıtan fotoğraflarında bir doğrudanlık, meselenin özüne inme yanlısı bir yaklaşımı olduğu görülür; fotoğrafik güzellik unsurlarının izleyicinin gözünü bağlamasına veya buna benzer estetik arayışlarına pek imkân tanımaz. Aslında toplumsal içerikli fotoğrafları özelinde böyle bir ayrım da çoğunlukla her şeyi açıklamaya yetmez; içten içe fotoğraflarının olası anlamlarını ve etki alanını çok daha farklı yerlerde, biraz daha ara bölgelerde arıyor olduğunu sezinleriz. Bu fotoğraflar çarpıcılıklarını dış dünyaya, olup bitenlere ayna tutmalarıyla kazanıyor gibi görünseler de, gerilerde bir yerlerde sahibinin zihninin tüm bunlarla uğraşıyor olmasını da açığa vururlar. Pek belirgin olmayan bir dokunuştur bu ve her zaman için mutlak bir anlam taşımaz. Söz konusu ülkenin içyapısı ve ruhsal coğrafyası neyi gerektiriyorsa ona göre bir yaklaşım sergiliyordur fotoğrafçı. (Sözgelimi Balkan ülkeleri fotoğrafçının daha bir yürekten davranmasını gerektirmiş, çünkü yine kendi sözleriyle, bu ülkeler zaten belirgin bir duygusallık bağı ile bütün bir geçmişlerini ve kimliklerini oluşturmuşlardır.) Bütün bu ikili duygular uyandıran toplumsal-belgesel ağırlıklı eserleri bir kenara bırakılacak olursa, fotoğrafçının asıl öznelliği ve hünerinin, bakışındaki esprinin daha gündelik olanlarında meydana çıktığı söylenebilir. Fotoğraflarına bakarken, kendisinin çok sevdiği ve üzerindeki etkilerini gizlemediği Henri Cartier-Bresson’un neredeyse bir kurama dönüştürdüğü “karar ânı” mefhumunun onda belirgin bir seziş duygusuyla birleştiğini hissediveririz. Bu durumun, fotoğraflarını belirli, kesinleşmiş bir konunun parçaları olarak düşünmemesinin, kendini tam o anda, orada konumlandırıyor olabilmesinin olanaklarıyla sağlanmış olduğunu anlamamız zor olmaz. Yüzeysel bir okumayla bakılacak olsa bile, birçok fotoğrafının çerçeveye sığmayan, kadraj fikrinin üzerinde fotoğrafçının bir ön tasarıya sahip olduğunu ima edercesine sadece bir parçaları, bazen bir tek gölgeleri yakalanmış insan figürleriyle dolu olduğu görülecektir. Spontane çekimle de tam olarak açıklanamayacak bir yaklaşımdır bu; daha çok hayatın, gündelik hayatların her ânına yetişmeye çalışan –ve belki de daima yarım kalacağını bilen– bir bakışın çabasını yansıtıyor gibidirler. Nitekim Economopoulos da bir yerde, kendisini çevreleyen dünyayla bir oyun duygusu içinde olduğunu, fotoğraflarını hayata dokunma, hayatın içinde hissedip etmeme güdüsüyle ve sorunsalıyla çektiğini söyler. Fotoğraflarını, diyelim belirli bir ülkede belirli bir zaman aralığında çektiği kimilerini arka arkaya getirdiğimizde karşılaşacağımız zenginlik de bununla ilişkili olmalı: Bütüncül bir gazete haberinin, bir foto röportajın, sonradan tarihsel bir olguya dönüşecek anların yansıtılmasıyla oluşan bir görsel diziden önce, her biri tek tek ele alınmayı bekleyen belgeler gibi görünüyordur bunlar. Elbette yine belirgin bir refleksle bu fotoğrafları “haber” sahibi olmak için de inceleyebiliriz; ama gündelik hayatın, insan hikâyelerinin, çocukların, harabe yapı ve sokakların, bunlara benzer nice detayın art arda baktığımız fotoğraflarda daha baskın çıktığını, belki de savaş ya da toplumsal olayların izdüşümleriyle fotoğrafçının daha çok ilgilendiğini anlarız. Yozgat’ta 1990’da görünüşe bakılırsa bir toplumsal birliktelik sırasında, kadraja – yine – tam sığmayan bir adamın sırtındaki kelebeği gösteren bir tanesi tam olarak böyle bir sezgi ânını, hayatın gelişigüzel bir parçasını bir hoşluk ve hafiflik hissi uyandırırcasına yansıtır – fotoğrafın güzel bir “karar ânı” olduğunu da unutturmadan elbette. Economopoulos’un, gördüklerini yansıtmaktan çok onlarla neredeyse bir olan saf ve bilgece bir bakışı var. Fotoğraflarını bu yüzden teknik bilgiyle, belirli dizgelerle, sürekli bağlantılar kurarak da değerlendirmenin boşuna olduğunu fark ederiz. Neredeyse her birinin iç ilişkilerinin bile silikleşmiş olduğunu ima eden bu fotoğraflar, en sonunda fotoğrafçının hayal dünyasıyla bizimkini bir noktada birleştiriverir. Gezip gördüğü yerlere “hazırlıklı” olmasının her seferinde, yeni her bir fotoğrafla değişip durmasının, bu yolla hayal dünyasına yer açmasının payını gizlemeyen fotoğrafçının bakış mutluluğunun dolaysızca yansıtılması demektir bu: Fotoğrafların çoğunu karakterize eden açık alanlar, genişlik hissi, aydınlanma anları izleyiciye de yer açmış olur böylelikle. Birçok fotoğrafı, adeta içine girip gezilecek kadar – tıpkı iyi romanlar gibi – genişlik vaat eder. Profesyonel fotoğrafçılık kariyerinden önce gazetecilik yaptığını, bundan da önce ve en temeldeyse derin bir edebiyat ilgisinin olduğunu söyleyen Economopoulos’un, biraz keyfi bir yorumla, bu üç alan arasında bölündüğünü, fotoğraflarının bunların her birinden izler taşıdığını ileri sürmek mümkün. İyi bir edebiyat metni gibi sizi pek de zorlamadan belirli anlarla, anlamlarla, görünümlerle baş başa bırakıyor; bir gazetecilik tavrıyla zaman zaman en güncel olanı dolaysızca yakalıyor; fotoğrafçılık güdüsüyle ise belki bu ikisini derleyip toparlıyor Economopoulos – son aşama olarak ve söylemek istediğini yine pek de dolandırmadan. Onun fotoğraf kitaplarını kurgusal bir tasarı olduğu kadar, içlerinde tamamen kaybolabileceğimiz dalgınlık, hayalcilik, kaygısızlık gibi duyguları birleştiren yapılar olarak da düşünebiliriz. Kurduğu hayal dünyasının somut gerçeklerle bağlarını ve bunu izleyiciye geçirmenin yollarını belirlemiş, kendi fotoğrafçılık yaklaşımının temel sorunlarını zorlanmadan çözmüş gibidir; karelerinin basit ve saf görünümleri de bundan kaynaklanıyordur: Hazırlık, çekim ve sonrası; teknik detayları da barındıran bu üç aşama fotoğrafçının elinde sorunsuzca güzel görüntülere dönüşmenin bir yolunu bulmuştur adeta. En sonunda fotoğrafa bakar ve iyi ya da kötü diye yargılamadan önce, ne kadar da safiyane olduklarını itiraf ederiz. Çocukları, onların dünyasını bunca fotoğraflamasının bir etkisi de budur belki de. Daha üstün, daha başka bir anlam arayışına, çok etraflı açıklamalara kapalı olduklarını söylemek biraz abartılı olur, ama daha çok “göründüğü gibi” olduklarını, hayatın da ancak böyle bir doğallık arayışıyla birleşince asıl anlamına kavuştuğunu söylüyordur bu fotoğraflar (ne kadarının fotoğrafçının idealize evreninin parçaları olduğu hep tartışılabilir tabii). Plastik, sanatsal unsurları sınırlarken daha berrak bir algı alanına yer açmak, hayatın tam içini araştırmak –bu bir fotoğrafta olsa bile– Economopoulos’un en belirgin özelliği, belki de başarısı.

Twitter'da Paylaş
0

YORUMLAR


İLGİNİZİ ÇEKEBİLİR