Cafe Fernando’yu merakın ve keyfin yolculuğu olarak tanımlayabiliriz büyük bir mutlulukla. Çünkü Cenk Sönmezsoy, yemek yapma merakına sırtını dönmeksizin Cafe Fernando’yu önce blog olarak yaratıp sonra bir kitaba dönüştürürken hamurişi ve tatlı yapmaktan aldığı keyfi bizimle paylaşıyor. Burada mutluluğa düşen pay 100’ü aşkın hamurişi ve tatlı tarifinin damağımızda yaratacağı lezzet patlamalarıydı. Alt başlığı, Bir Pasta Yaptım Yanağını Dayar Uyursun olan Cafe Fernando kitabı içindeki hamurişi ve tatlı tariflerinden, tariflerde kullanılacak malzemelere, tariflerin iştah açıcı görsellerinden, Cenk Sönmezsoy’un kendisinden yola çıkarak hayata dair içtenlikle paylaştığı hikayelerine, ilk sayfadan son sayfasına kadar son derece özgün bir çalışmayı içermekte. Merakımızı cezbeden, keyif alacağımız, mutluluk tarifleri içeren, günün sonunda yanağımızı dayayıp uyuyacağımız Cafe Fernando kitapçı raflarındaki yerinde okuyucularını beklemekte.
Aynur Kulak: Bloğunuz Cafe Fernando’yu açtığımızda ilk karşılaştığımız cümle şu: “Yemek yapmaktan, yaptıklarımı fotoğraflamaktan ve tariflerin hikayelerini anlatmaktan çok büyük keyif alan bir yemek meraklısıyım.” Cımbızlamak istiyorum: “… çok büyük keyif alan bir yemek meraklısıyım.” Merak ve keyif almak! Özellikle bizim gibi toplumlarda pek de üzerinde durulmayan iki kavram. Sizi bu noktaya getiren, sizi başarılı kılan “merak ve keyif” size neler kazandırdı?
Cenk Sönmezsoy: Sorunuz, kitabı yazmaya başladığım sıralarda İstanbul’a tatile gelen eski dostum Özlem’le bir kafede yaptığımız (kitabımın önsözünde de bahsettiğim) sohbeti hatırlattı. Bana, “San Francisco’da yeşil mercimek yemeği yaparken günün birinde bir yemek kitabı yazacağın hiç aklına gelir miydi? Kim bilir şu anda hayalini bile kuramadığımız başka neler yapabiliriz?” demişti. Ben de önsözü, “Meraktan çatlıyorum.” diye bitirmiştim. Her şeyden önce, merakım bana sevdiğim işi yaparak geçinebilmek gibi çok fazla insana kısmet olmayan bir fırsatı getirdi. Yorumlarını ve beğenilerini hiçbir zaman esirgemeyen okurlar kazandırdı. Kek pişirmeye başladığım senelerde kitaplarını hatmettiğim, kahramanım dediğim birçok yemek yazarıyla dostluk kurmamı sağladı. Hepsinden önemlisi de, bundan sonraki hayatımda merak ve keyfin peşinden gitmemin benim için en hayırlısı olduğuna dair inancımı perçinledi.

AK: 100’ü aşkın tatlı ve hamurişi tariflerinden oluşan, halihazırda 13 baskı yapan fakat güncellenmiş ve yepyeni haliyle kitap raflarındaki yerini tekrar alan Cafe Fernando’nun yolculuğunu okurken sadece merak ve keyif odaklı bir adamın yolculuğuna şahitlik etmiyor, halihazırda maddi manevi güvende olduğunuz bir hayatı bırakıp bambaşka bir alana geçişinizi de okuyoruz. Merakın ve keyfin yanına, cesareti de ekliyorum. Katılır mısınız?
CS: Geriye dönüp bakınca cesurca hareket ettiğimi söyleyebiliriz ama o zamanlar herhangi bir şeye cesaret ettiğimin bilincinde değildim. Gerçi işimden ayrıldığımda henüz bir kitap teklifi yoktu ve prensiplerim yüzünden blogum aracılığıyla herhangi bir gelir elde etme şansımın da çok az olduğunu biliyordum ama bunlar pek de umurumda olmadı. Blog maceram başladığında bir elektronik firmasında pazarlama müdürüydüm ve günün sonunda insanlar daha çok cep telefonu satın alsın diye çalışan biriydim. Sabrımın taştığı bir gün istifamı verdim. O işten sıyrıldığımı zannederek abim ve babamla, babamın 70’li senelerde kurduğu reklam ajansında çalışmaya başladım. İşe başladığım ilk hafta eski işimdeki genel müdürüm çağırıp onlara ajans olarak hizmet vermemi istediğini söyleyince ajansın geleceği için teklifi kabul ettim ama ister istemez kendimi aynı çukura düşmüş gibi hissettim. Bu sefer belki çalışma ortamım huzurluydu ama günün sonunda yine insanlar daha fazla cep telefonu satın alsın diye çalışan biriydim. Kurumsal hayata veda etmek benim için bir zaruret haline gelince hiçbir şeyi düşünmedim. Gözü kara mı demek lazım acaba?
AK: Cafe Fernando’nun hem blog olarak hem de bir kitap olarak başarısına baktığımızda insanlara yüzde yüz serotonin hormonu salgılatan tatlıyı tam odağa yerleştirmesi diyebilir miyiz? Böylesine bir mutsuzluk çağında, bir de pandemi sürecinin tüm dünyada patlak vermesinin üstüne belirsizlik tedirginliğini de eklersek, Cafe Fernando’daki fotoğraflara baktığımızda bile serotonin hormonu tüm vücudumuzda hızla salgılanmaya başlıyor. Ne dersiniz?
CS: Blogumun ve kitabımın bu başarıları elde etmesinde konu seçiminin belki bir etkisi vardır ama senelerdir blogumu okuyan ve kitabımı alan okurlar arasında bugüne kadar tek bir kurabiye bile yapmamış olanlar o kadar çok ki, bu bana asıl sebebin okurlarımla kurduğum sıkı bağ olduğunu gösteriyor.
AK: Cafe Fernando mutlu olmayı seçen, mutluluğumuza katkıda bulunmak isteyen, ortak olmak isteyen yapısından dolayı da değerlendirilebilir mi? Çünkü beslenme adına “yanlış gidiş, doğru gidiş” değil de özünde keyif ve mutluluk hissini içimizde uyandırması söz konusu. Cafe Fernando’nun takipçisiyle, okuyucusuyla bu anlamda çok çok farklı bir bağı olması bu yüzden olabilir mi?
CS: Elbette. Zaten bu bağı vurgulamak adına yakın bir dostumun sıklıkla kullandığı bir tabiri kitabımın alt başlığına taşıdım: Bir pasta yaptım, yanağını dayar uyursun. Yanağını dayar uyursun tabiri, blogumda sadece çok özel tarifleri paylaştığım zaman kullandığım bir tabirdi. İnsanın gün sonunda mutlu ve huzur dolu bir şekilde yastığa yanağını dayayıp yüzünde bir gülümsemeyle uykuya dalmasını çağrıştıran bir tabir. Tariflerimin, hikayeleri ve o hikayelerin birer parçaları olan fotoğraflarıyla birleştiğinde, okurlarıma böyle bir huzur ve mutluluk verdiğini bilmek, benim için büyük mutluluk.
Mutluluğa katkı demişken, biraz önce bir okurum yolladığı mesajdan bahsetmeden de edemeyeceğim. “Tüm bu ufak cafeler, ekşi mayalı ekmekler, berry’li tartlar... tüm bu rüzgar sizinle başladı Türkiye’de. Farkında mısınız?” demiş. Bunu benimle birebir paylaşan cafe sahipleri olmasına rağmen kendime hep bu kadar büyütme diyorum ama oturup düşününce doğruluk payı var gibi geliyor. Biraz önce baktım; Tartine Bakery’nin sahibi Chad Robertson’ın ekşi mayalı ekmek tarifini blogumda 8 yıl önce yayımlamışım. Chad Robertson’ın ekmeği için, şu anda piyasada sıklıkla karşılaştığınız ekşi mayalı artizan ekmeklerin atası diyebiliriz. 12 sene önce blogumda nar reçeli tarifi verdiğimde, Google’da nar reçeli yazınca hiçbir arama sonucu çıkmıyordu. Kime kitabıma süt reçeli tarifi koyacağım desem sütün reçeli mi olur diyordu, şu anda semt pazarlarında bile satılıyor. Eğer okurlarımın dışında da mutluluğuna dolaylı da olsa katkıda bulunmuş olduklarım varsa ne mutlu bana.
AK: Cafe Fernando ilk giriş cümlesinden, son cümlesine kadar her detay düşünülerek yazılmış. Hayat hikayenizi içtenlikle paylaşmanızdan, verdiğiniz tariflerin en ince detayına kadar. (Gramajlar, kullanılan aletler, kaplar, kullanılacak markalar hatta) Cafe Fernando’nun tüm yapısı, tüm ince detayları zamanla oluştu diyebilir miyiz?
CS: Yemek tarifi yazmayı blogumla birlikte öğrendim. Yaklaşık 15 senedir yazdığım blogumda on binlerce soruya yanıt verdim. Onun yarısı kadar soruyu da e-posta yoluyla cevaplamışımdır. Bu süreç, bana okurların tariflerde ne gibi detaylara takıldıklarını öğretti. Artık yeni bir tarif verirken okurların aklına gelebilecek bütün soruları tahmin edebiliyorum ve cevaplarını tarifin içine serpiştiriyorum.
Yemek pişirmeyi deneme yanılma yöntemiyle öğrenmiş biri olarak, okurların tarifleri denerken aldıkları malzemelere harcadıkları paraya ve daha önemlisi vakitlerine büyük saygım var. Kitabımda yer alan tariflerin hepsi önce benim tarafımdan defalarca denenmiş, bu denemeler süresince geliştirilmiş, mutfak bilgisi çok kısıtlı olan okurların bile rahatlıkla uygulayıp mükemmel sonuçlar alabileceği şekilde en ince detayına kadar anlatılmış tariflerdir. Bununla da yetinmeyip kitaptaki tariflerin hepsini farklı mutfak tecrübesine ve ekipmana sahip bir grup gönüllüye de denettim ve ilettikleri raporlar ışığında tarifleri güncelledim. Bu kadar ince eleyip sık dokuduğum için kitabı tamamlamam 4,5 senemi aldı ama başka türlüsü benim için mümkün değil.
Bütün bunlar elbette zamanla oluştu. Blogumu ilk açtığımda yazdığım tariflerle şu anda yayımladığım tarifler arasında dağlar kadar fark var.
AK: Türk mutfağını dünyaya yeterince pazarlayabildik mi? Mesela irmik helvası, pekmezle yapılan nişe helvası, peynirle yapılan höşmerim gibi Türk mutfağına ait çok özel tatlar var. Yaptığınız bir helvayı veya kurabiyeyi yiyip bayılan dünyaca ünlü şefler, tatlılarınız sayesinde birincilik ödülleri kazandığınız prestijli yarışmalar var. Türk mutfağını ne kadar veya ne kadarını tanıtabiliyoruz sizce?
CS: Bu soru üzerinde düşünmenin bir yarar getirmeyeceğini düşünüyorum. Bugüne kadar ne kadar tanıttığımızı tartmak bize bir şey kazandırmıyor. Elde ettiğimiz her fırsatta tanıtmaya çabalamak lazım ama tabii yazarların ve şeflerin çabalarıyla ancak belli bir noktaya gelebiliriz.
AK: 2000’li yıllarla beraber bozulan beslenme sistemini düzeltmek adına yemek programları ve yemek yarışmaları furyası inanılmaz bir boyut kazandı. Bu programları nasıl buluyorsunuz? Beslenme ile ilgili dünyayı saran bozulma adına bu programlar bir umut ışığı mıdır? Bu anlamda tatlı tariflerinizi bir TV programına taşımak ister miydiniz? Televizyon ne denli etkili bir alan sizce?
CS: Türkiye’de yayımlanan yemek programlarını yakından takip etmediğim için aslında bir yorum yapmamam daha doğru olur ama en azından bugüne kadar denk geldiklerimin bana bir şey katmadığını söyleyebilirim. Yarışmalar ise ayrı bir konu. Bir saniyesine bile katlanmak mümkün değil. Kaos, çekişme, atışma, hazımsızlık... Mutfak kültüründe ve sofrada olmaması gereken her şey bu programlarda var. Televizyon elbette çok etkili bir alan ama yaptığım işlerde her ayrıntıyla kendim ilgilenmeyi tercih ediyorum. Programı tek başıma çekemeyeceğim için şimdilik bana uzak bir yerde duruyor. İleride kafa dengim olan bir yapım ekibiyle karşılaşırsam elbette fikrim değişebilir ama ilgilendiğim ve yapmak istediğim başka birçok proje olduğu için en azından yakın bir gelecekte bu konuya vakit ayırmam mümkün gözükmüyor.

AK: Annenizle aranızda bir yemek tarifi için geçen “Üzerini iki parmak geçecek kadar kaynar su koy.” tarifinden (ki birçok kişi aşinadır bu muhteşem tariflere) gramlı, litreli, tarifler dönemini yaşıyoruz. Hangisi daha lezzetli sizce? Geçmişten gelen farklı sentezleri, disiplinleri kullanarak mı devam etmeliyiz yoksa bilgiyi almalı ama tamamen yeni olanı mı yaratmalıyız?
CS: Buradaki konu bence lezzet değil, hangisinin o tarifi sonraki nesillere geçirmede daha etkin olduğu. Aldığı kadar un gibi net olmayan kavramlar ve çay bardağı gibi standart olmayan ölçüler kullanarak ilerlendiğinde aynı tarifi yapan insanlar birbirinden çok farklı sonuçlar alabilir. Bir tarifi standart ölçülerle aktardığınızda ise, tarife birebir uyunca tarifi verenin yaptığına yaklaşmak sadece sizin ne kadar özenli olduğunuza kalıyor. Elbette bazı tariflerde ekipman, tecrübe ve hatta oda ısısı ve nemi gibi faktörlerin de önemi artıyor ama düzgün yazılmış bir tarif her şeyin çıkış noktası. Bence herkes kendi işine yaradığını düşündüğü bilgileri almalı ve yine kendisi neyi tercih ediyorsa onu yaratmalı. Tarifleri bir başlangıç noktası olarak düşünmek lazım.
AK: Bazı ananeler, babaanneler yemek tarifi defterlerini saklarlar veya çok lezzetli bir yemek ile ilgili en önemli püf noktasını asla vermezler. Çok güzel yemek yapanların, çok iyi aşçıların, şeflerin egolarını yaptıkları yemeklerin lezzetleriyle eş değerde tutabilir miyiz? Demek istediğim, mutfak hep çok egosantrik bir alan gibi gelir bana ve herkes bu yüzden mutfakta başarılı olamaz veya herkesin eli aynı derecede lezzetli yemekler yapamaz. Ne dersiniz?
CS: Bu “elinin tadı” tabirini çok yanlış anlayanların olduğunu bloguma gelen binlerce yorumdan biliyorum. Belki şaşıracaksınız ama gerçekten de sanki tuz ya da karabibermiş gibi, tarifi yapan insanın elinden yemeğe tat geçtiğini düşünen insanlar var. Dolayısıyla ben bu durumu özenli olmak olarak tarif ediyorum. İşini özenli yapan biri, yola doğru bir tarifle çıkmışsa lezzetli bir yemek yapmaması mümkün değil. Tariflerin püf noktalarının saklandığını, sırf başkaları kendi yaptığı kadar iyi yapamasın diye tariflerin yanlış aktarıldığını da yine bloguma gelen yorumlardan öğrendim. Benim mantığımın almadığı bir konu. Bir insan tarifini paylaşmamayı seçebilir ama kendi egosunu tatmin etmek için yanlış veya eksik vermek bana kötü kalplilik gibi geliyor.
AK: Yapıp da tarifini paylaşmadığınız tatlılar oldu mu hiç? Ve anneniz sizden tarif alıyor, size danışıyor mu?
CS: Elbette oldu. Ya istediğim gibi olmamıştır ya da bir sonraki kitabıma saklıyorumdur. Annemle her zaman tarif alışverişi içinde olduk. Yeni kitabım için hazırladığım tariflerin hepsinin tadına bakıp fikir veriyor. Ben de kendimi malzemelere boş boş bakarken bulduğumda muhakkak fikrini alırım.
Fotoğraflar: Begüm Koçum






