Korku ve ayrımcılığın üst düzeyde olduğu çağımızda kurgu, farklılıkları sahneye taşıyıp empatiyi artırıyor.
Bir zamanlar biri Yunan, biri İngiliz, biri Alman ve biri İspanyol olmak üzere dört yazar yaşardı. Her biri insanlık hâllerini anlatmak için hikâyeler yazmaya karar verdi. Yunanlı, savaştan sonra oradan oraya sürüklenen ve sonunda eve döndüğünde hiç kimsenin, hatta karısının bile onu tanımadığı bir adam hakkında yazmaya karar verdi. İngiliz, hayatın yaşamaya değer olup olmadığına karar veremeyen, aklı karışık genç bir prens hakkında yazacağını söyledi. İspanyol, “Şövalye olduğuna inanan ve çılgın maceralara atılan bir çiftçi hakkında yazacağım,” dedi. Alman ise başka birinin karısına âşık olan ve aşkından ölen genç bir adam hakkında yazmak istedi.
Homeros’un destanı, Shakespeare’in tiyatro eseri, Cervantes’in seyahat tutkusu etrafında dönen romanı ve Goethe’nin romantizmi bu şekilde ortaya çıktı. İşin ilginci, modern ve postmodern anlatılarda karşımıza çıkan, bahsi geçen yazarların yarattığı karakterler, modern ve marjinal anti kahramanlardan oluşuyor. Bugün onları yakından tanıyoruz, uyarlamalarda izliyor, okuyoruz. Ama onlar gerçekte kim? Etraflarındaki insanlar onlarla ilgili ne düşünüyor? Onlar kendileri hakkında ne düşünüyor? Edebiyat bize, Avrupalıların ve atalarının hayalleri ve görev bilincine dair neler söylüyor?

Odysseus’u ele alalım: İthaka’ya ulaşmadan önce kıyıya vurur, perişan olmuştur. Nausicaa ve arkadaşları onun korkunç olduğunu düşünür. “Üzerine yağmur yağan ve rüzgâr tarafından uçurulsa da bir aslan gibi yoluna devam etti.” Efsanevi Odysseus bile anca yıkandıktan ve üzerine temiz kıyafetler geçirdikten sonra kahraman olarak toplumda yerini alabilir. Hamlet de Claudius ve Gertrude’a göre tuhaf bir kişiliğe sahiptir. Don Kişot karşılaştığı köylüler tarafından deli olarak görülür, barış zamanında niçin zırh içinde dolaştığını sorduklarında kendini Tanrı’nın yeryüzündeki büyükelçisi olan “gezgin bir şövalye” olarak tanımlar. Goethe’nin Werther’i aşk yüzünden çıldırır ve hizmetçisini – sırf sevdiğine yaklaşmış olan birini etrafında bulundurmak için – Lotte’nin evine gönderir. Bu eserlerdeki karakterler; âşıkları, rakipleri, hizmetkârları, arkadaşları ya da rastgele birileriyle karşılaştıklarında, bizim beklemediğimiz bir karşılaşma sonucu vereceğimiz tepkilerin aynısını veriyor: Odysseus alabora olan geminin denizcisi olur, Hamlet hayalet görür, Don Kişot bulutlar üzerinde yürür ve Werther kendini sağlıksız tutkulara kaptırır.
Edebiyatın işlevi “öteki”yi alıp bütün tuhaflık ve özelliklerini sosyal bedene dahil etmektir. Farklılıklara yer açar, hatta farklı olmanın dahice olduğunu savunur. Farklı olmayı cesaretin işareti olarak görür: Kahraman, olmayı seçtiği kişidir: Özgürlüğü, fikirleri ve estetik zevki adına savaşır. Kurgu bize, farklar hakkında yaratıcı düşünmeyi öğretir. Antropolojik çalışmalar, psikanaliz, sosyoloji – hepsi bir romanın örneklerle öğrettiği şeyler hakkında teorik açıklamalar sunar. Aristoteles’in “trajedi” olarak adlandırdığı şey “bir eylemin taklididir”. Kalbi ve zihni anlamak için daha etkin bir yol bulmak zordur. Suçluluk, kıskançlık, umutsuzluk, şiddet, kaygı, mantıksızlık, ölüm korkusu. Kısaca, insan olmaya dair hiçbir şey edebiyata yabancı değildir. Edebiyat, okurlara seslenir: Ötekileştirdiğimiz kişiler, göründükleri gibi değildir.
Çeviren: Aslı İdil Kaynar
(Guardian)






