Eğer Adalet Ağaoğlu pes etseydi biz bugün Türk edebiyatının yönünü değiştirme gücüne sahip, üslubu, roman iklimi ve siyasi romana getirdiği yeniliklerle toplumcu bakış açısının romanımızda var olmasına sebep halini bilmeyecek, görmeyecektik.
Hayat edebiyata dair farklı görev tanımları sundu bana: Hem de pek istemediğim türden. Önce Çetin Altan’ı uğurladım. Zaman zaman evine telefon eder, koah hastalığının eseri olarak hırlıldayan sesini bilincime akıtışını dinler, “Oğlum, edebiyat yazmak istediğine emin misin?” sorusuna her seferinde farklı bir cevap vermeye çalışırdım. Bilirdim ki Çetin Hoca, gerçek yazıcıların (yazar sıfatını ancak okur verir sana)ne denli sıkıntılı bir iç dünyaları olduğunu bildiğinden, bir genci uyuşturucuya alıştırmaya denk itina ve çekimserlikle benim bu işe girişip girişmeyeceğini tartıyordu. Ne vakit romanlarından söz açsam, Bir Avuç Gökyüzü’nün, Büyük Gözaltı’nın ve Viski’nin gazetelerde makale yazmasına müsaade edilmediği vakitler geçinmek üzere yaptığı bir para kazanma eylemi olduğunda ısrar ederdi. Sadece tiyatro yazarlığını üstlendi onca konuşmamız arasında. Dilekçe’sini okumamı sık sık önerdi. Ve bir gün Orhan Pamuk’un Kara Kitap’ındaki Celal Salik’in alt metinine ilham veren Çetin Bey, sessizce bu dünyayı terk etti.
Ardından uğurlama sırası Yaşar Kemal’e geldi. Üstelik ölümünü hissedip, bana belli etmese de vefatından günler önce bir veda konuşması yaparak. Bazı kamuya açık ve bana özel sözel miraslar bırakarak. https://oggito.com/icerikler/yasar-kemal-olur-mu/59061
Haberle Başlayan İlişki...
Bugün de Adalet Ağaoğlu’nun ardından veda sırasıydı. Yazının da öznesi olan Adalet Hanım’ı ilk kez 2008 yılında Fethi Naci’nin Teşvikiye’deki cenaze töreni sırasında görmüştüm. Kendisi gibi cami bahçesindeki bir çınarın gölgesinde durmuş, etrafındaki okurlarının elinden tutmasına izin vermiş, kaç yıllık dostunu uğurluyordu. Sonra bu usta ile çalıştığım gazetenin politika haber muhabiri olarak tanıştım: Telefonda ve yüz yüze birkaç kez gazete ile diğer basın kuruluşlarının da genişçe yer verdiği gündeme ilişkin röportajlar yaptık. Fakat bendeki anı mıknatısından olsa zahir, Adalet Hanım da daha evvel çeşitli vesilelerle tanıştığım yazarlar gibi benim büyüğüm değil de dengim olmaya çalıştı. Bunu en az fakat en kıvamında Çetin Bey başlatsa da nasıl ki onun şiirlerini besteledi diye pek tanımadığı gencin peşinden (Zülfü Livaneli) İsveç’e yerleşecek kadar dost olmayı bilen Yaşar Kemal benimle de yaşının ve sağlığının el verdiğince bu işe girişirken, Adalet Hanım da bir telefon arkadaşı olmayı seçti. Birbirimize aklımıza geldiği vakitler telefon açıp, her biri en az bir saat süren sohbetler ettik. Fakat aramızda bir şifre vardı. Kendisini aradığımda hitaben sesimi duyup, yıllanmış hafızasını zorlayarak beni tanımakta güçlük çekmesin diye ‘Alo’ demek yerine Türk edebiyatının en derin ve nitelikli giriş cümlelerinden biri olan Bir Düğün Gecesi romanının “İntihar etmeyeceksek, içelim bari,” sözcüğünü kullandım. Giderek daha fazla yaş almaya başladığı vakitler, üstelik aklı fikri artık göremeyen, duyamayan, yürüyemeyen ve dünya ile sadece dokunarak anlaşabilen eşi Halim Bey’de iken, yani zihni oldukça karışık ve yorgunken bu sözcüğü duyar duymaz telefonda ‘Sevgili Erdiiinnçççç” diye ünlerdi.
Romanına Duyulan Merak
Çetin Altan bunu gizlemeyi başarsa da, yazıları üzerine okurunun ve genç bir yazarın (onun tabiriydi) ne düşündüğünü laf arasında öğrenmeyi severdi. Yaşar Kemal ise mizacı gibi çok açık sözlüydü ve eseri hakkındaki yorumunu bunu merak ettiğini gizlemeye gerek duymadan sorardı. Adalet Hanım ise eserleri ile ilişkisini en kesmiş yazardı tanıdığım: Genelde kitapları hakkında uzun konuşmaları yada yorumları duymayı sevmez, fakat söz bundan açıldı mı konuyu da kapatmazdı, mevzuyu yeni bir yere bağlama isteğinden ötürü. Sadece Dert Dinleme Uzmanı romanının ismini ilk öğrenenlerden biri olmamla şaşırdım. Konusunu da roman yazılırken az çok kendisinden dinledim yine telefonda. İlerlemiş yaşında eski günlerdeki gibi Ölmeye Yatmak, Bir Düğün Gecesi, Romantik gibi eserlere denk bir niteliği yakalayabilmek onun keyfini yerine getirmişti. Yazmak için yazan değil de, kendi tadını, dokusunu bilen ve kalitesini bulmuşsa bununla sevinmeyi öğrenebilen bir yazardı. Fakat insanın zihni, bilinci onunla olsa da vücudu bir yerde yılların yorgunluğu ile pes ediyordu. Adalet Hanım bunu ilk eşi Halim Bey’de yaşadı. Bana da gün be gün anlattı. Halim Bey, önce duyma, sonra görme yeteneklerini kaybetti. Yatağa mahkûm oldu. Uzun bir süre Ölmeye Yatmak kitabının ismi gibi ölmeye yattı. Bu açlık grevinden onu kurtaran yine Adalet Hanım oldu. Ellerini avcuna alıp, eşinin duymadığını bile bile ona bu işten caymasını ve ölüm meleğini huzurla beklemesini söyledi. Bu işe yarayan sevgi gösterisinden bir yıl sonra da Halim Bey göçtü.
Yaşlanmanın, artık her istediği işi istediği gibi yapamamanın ve yaptıramamanın, yani günlük hayatın sıkıntılarını yaşamanın yorgunluğu Adalet Hanım’ı sıkıyordu son günlerinde. Dediğim gibi, edebiyat hayatı bana istediğim gibi bir kitabı çıkmış roman yazarı olmak yerine yazarların anlamlarını inceleyen bir eleştirmen olmanın yolunu açtı ilkin. Bu sebeple de Büyük Öğretici Yazar tanımını da ben soktum literatüre, sanki maharetmiş gibi. O tanım; bunu yaparken bir öğretmen vazifesini görmeyen fakat metinleri öğretici niteliği yüksek olan yazarları anlatmak için var oldu. Adalet Hanımın benim yaşamımdaki büyük öğreticiliği edebiyatımıza 1970’lerde oyun yazarı olmanın yanında getirdiği modern roman yazarlığı değildi sadece. Bir insanın açık bilinç ile yaşlanmasının ne denli yeniden hayatı öğrenmeye dair bir çaba olduğunu da belletti bana.
Yıllarca Yayımlanamadı
Ve sona yaklaşırken; Adalet Hanımın yaptığımız konuşmalarda gençlerin çokça bilmesini istediği anıt gibi duran bir gerçekten de söz etme vakti: Adalet Hanım, Ankara’dan İstanbul’a gelmiş ve ‘Oyun Yazarı’ sıfatını taşıyan bir yazardı. Fakat İstanbul’da kümelenmiş, bugün de varlığını yazarlık kursları, dizi senaristliği ve yayın danışmanlığı gibi suyun başını tutarak sürdüren Edebiyat Kanonu’na kendisini roman yazarı olarak ispatlayamamıştı. Benim de çalıştığım gazeteden dolayı ve biraz da piyasanın talep ettiklerini değil de, has edebiyat olarak gördüğüm başka konuları, başka üslupla yazdığım için yaşadığım ortak kadere atıfta bulunurdu ara sıra. İkimizden hangisinin daha uzun süre ret olunacağına ilişkin bir yarışma başlamıştı. Üstelik Bir Düğün Gecesi’nin yayımlandığı vakit aldığı üç önemli edebiyat ödülünü benim ilk romanımla ardımda bırakacağıma ilişkin iddiamız da, birer acı kahkaha vesilesiydi. Ve söz oraya geldiğinde Adalet Hanım şunları söylerdi:
“Erdinç, yıllarca benim roman yazarı olduğumu kabul etmedi yayıncılar. Bana, ‘Senden romancı olmaz’ dediler. Oğuz Atay’ın Tutanamayanlar’ı benden önce yayımlandı. İlk modern roman olarak onu gösterdiler. Halbuki o günlerde benim roman dosyam, yayıncılardan ret yanıtı alıyordu.”
Kendisine ilişkin bu ifade, bugün roman yazarı olarak tanıdığımız Adalet Hanım’ın, hep bir oyun yazarı olarak kalmaması kaderinin nasıl oluştuğunun da göstergesi. Eğer Adalet Ağaoğlu pes etseydi biz bugün Türk edebiyatının yönünü değiştirme gücüne sahip, üslubu, roman iklimi ve siyasi romana getirdiği yeniliklerle toplumcu bakış açısının romanımızda var olmasına sebep halini bilmeyecek, görmeyecektik. Ve hayatımızda varlığını bilmediğimiz büyük bir boşluk olacaktı.






