Armağan'da yer alan hangi yazıdan söz etsem, hepsi değerli, okuduğunuzda Canberk'in özgeciliği, örnek insan oluşu çıkıyor, yalnız üst kuşaklardan değil, alt kuşak şairlerden etkilendiğini de açıkça söylüyor ki bu bir erdemdir.
Eskiden "kadirşinaslık" deniliyordu, karşılığı "değerbilirlik". Ayrıca benzer bir anlamı olan vefalı da var, ilk akla gelen sevgilidir ama dostlukla da yakından ilişkilidir. Geçen ay enfes bir kitap yayınlandı, tam bir değerbilirlik örneği: Eray Canberk Armağanı, alt başlığı da "Muhterem" Bir İstanbul Efendisi.1 Oylumlu bir kitap, büyük boy 328 sayfa ve de fotoğraflı, şairin yaşamından kareler. Hazırlayanlar Yusuf Çotuksöken, Sabri Koz, Adil İzci ve Kemal Bek. Önsöz'de (imzasız) şöyle geçiyor:
"Şair dostumuz Eray Canberk konusunda bir armağan kitap hazırlama konusunu ilkin Yusuf Çotuksöken, Adil İzci'ye açmış, o da bu konuda bir çalışma düşünüyormuş, birleştirelim demişler." (s. 9)
Armağan, sekiz bölümden oluşuyor. Birinci bölümde "Eray Canberk'in Yaşamöyküsü, Yapıtları, Sanatı, Görüşleri"; ikinci bölümde "Eray Canberk ile Yapılan Söyleşiler"; üçüncü bölümde "Anılar, Gözlemler, İzlenimler"; dördüncü bölümde "Eray Canberk'in Sanat ve Düşünce Dünyası"; beşinci bölümde "Değişik Yazılar"; altıncı bölümde "Eray Canberk'in Yazılarından Seçmeler"; yedinci bölümde "Eray Canberk Kaynakçası"; sekizinci bölümde "Fotoğraflar" yer alıyor.
Gerçekleştirenlerin aklına, emeğine sağlık, binlerce teşekkür, ne kadar doğru, güzel ve işlevsel bir çalışma. Bu çalışmaya katılanlar da çokça, kitap bir edebiyat resmî geçidi; yazılarıyla, söyleşileriyle katkı verenlerin hangi birini sayayım? Yaşamöyküsü, kaynakça farklı özellikler taşır. Bir yazarın, şairin yaşamöyküsü için çoğun "artık" internete bakılıyor, ne kadar güvenilir, sözlükler, başvuru kitapları rafa kalktı. Doğrusu bir de şu var, başvuru kitaplarında zaman zaman rastlarız, bazen hataya da düşeriz, yanlış giren bir bilgi, yıllarca sürüp gider. Dolayısıyla şimdi, Canberk için en güvenilir bilgi Armağan'da.
Kaynakça konusunda da benzer bir durum var; öte yandan kaynakçaya baktığımızda, Eray Canberk'in düzyazılarının yanı sıra çokça çeviri yaptığı, çokça antoloji hazırladığı ortaya çıkıyor. Bir edebiyat emekçisi. Onun için sık söylenen bir şey var "az şiir yazıyor/yayınlıyor". Eşi Fatma Canberk, kitapta yer alan yazısında şöyle diyor:
"... 'Az yazıyorsun, az yayımlıyorsun' diyenlere bir sözü vardır: 'Kendime beğendirebildiklerim az da ondan' der." (s. 111)
Bu kısa açıklama sanırım, okullarda, edebiyat bölümlerinde, yazarlık atölyelerinde okutulmalı. Önce kendine beğendirmeli ki okurun, insanların, kamuoyunun karşısına çıkabilmeli, diye yorumluyorum. Söyleşiler, Canberk'in poetika'sını (şiirce diyor) açık seçik ortaya koyuyor, kuşkusuz şiir kitapları için yazılanlar da öyle. Özcesi Armağan'da yaşamını, ailesini, okuma-edebiyat ilişkisini, öğretmenlerini, ilk yayınlarını, yazdığı dergileri, yapıtlarını, çevirilerini, etkilendiği şairleri –Necatigil'i analım–, arkadaşlarını-dostluklarını, gittiği mekanları vb okuyoruz, öğreniyoruz; kuşkusuz İstanbul sevgisini ama kırgınlığını da, nasıl olmasın! Şair ama İstanbul yazarı da Eray Canberk. İstanbul'da doğmuş, kısa bir Kars dönemi hariç hep bu şehirde yaşamış, özellikle de Feneryolu…
Anılar...
Dünya iyisi Eray Canberk, özel insanlardandır, seveni çokçadır, arkasından konuşulduğunu, olumsuz bir şey dendiğini hiç duymadım. Aslında yeni kitabımda yer alıyor, bir İstanbul kitabı, Eray Canberk ile ilgili bölümün bir kısmını buraya alıyorum, kitap kim bilir ne zaman yayınlanır!
Cağaloğlu'nda en çok karşılaşma ne hikmetse İran Konsolosluğu'nun köşesinde olurdu. Seksenlerin başı, 82 ya da 83! Eray Canberk ile işte o ünlü köşede karşılaştık. Karşılaştığınızda gülümsemesiyle nasılsın diye hemen hatırınızı sorar, sanki o gün öyle olmamıştı da ben sormuştum ondan önce, babam öldü demişti ve yüzündeki ifadeyi asla unutmadım bugüne kadar, 42-43 yaşlarındaydı, bu ifadeyi tamamıyla betimlemem olanaksız ama görüntü belleğimde, nasıl denir, sanki yüzünde "zaman durmuştu", yedi sekiz yıl sonra babamı kaybedeceğim, o görüntü gözlerimin önüne gelecek sık sık. Babalar ve oğullar, bazen derin çatışma bazen derin dostluk, sevgi, o sıra yeni bir baba'ydım, babama yaşarken seni seviyorum diyememiştim ancak öldükten sonra yazabildim, Eray Canberk'in bakışında sanki bu da vardı...
Eray Canberk bir kitabını, Yüreğin BurkulduğuZaman'ı imzalamış akan bir elyazısıyla, YAZKO'dan yayınlanmıştı, o yıllar malum orada çalışıyorum, aramızdaki bir şakaya gönderme de yapmış: ... "bazı işler gecikir" yaşamında hiç bir şeyin gecikmemesi dileğiyle. Tarih de 28 Nisan 1983. Ondan daha önce yayınladığı bir kitabı istemiştim, biraz "geciktirmişti". Bildiğim kadarıyla "bazı işlerin gecikmesi" bundandı!
Afşar Timuçin 24 Temmuz 2024'te yaşama gözlerini kapadı, yakın dost, arkadaşlar, Eray Canberk'e telefon ettim, baş sağlığı dileyip, yıllar öncesinin bir anısını paylaştım: İki kadim dost, birlikte yayıncılık yapmış, Kavram Yayınları'nı kurmuş, güzel kitaplar çıkarmış, sonrasında da ayrılmışlar, yayınevini kapatmışlar; Eray Canberk başka bir yayınevi kurarak kısa bir süre daha yayıncılığa devam etmişti. Kavram Yayınları'nı "ikinci kez" kurarken (1984), isim için ikisini de aramıştım, izin verir misiniz diye, aslında yasal olarak zorunluluk yoktu, bir isim tescili de yoktu, o zamanlar öyle şeyler olmuyordu, onlar yayını bitirmiş, yayınevini kapatmıştı ama yapmasam kendimi kötü duyumsardım, öte yandan ikisi de bunun sözünü etmezdi. Önce Afşar Timuçin'i aramıştım, tamam gibisinden bir şeyler söylemişti, şunu çok iyi anımsıyorum, "Yalnız Eray'a izin verdiğimi söyleme" demişti! Olur demiştim, sonra Eray Canberk'i aramıştım, o da tamam dedikten sonra şöyle devam etmişti: "Yalnız Afşar'a izin verdiğimi söyleme!" Bunu bugüne kadar kimseye anlatmadım, sanırım o günlerde yayınevi için birlikte yola çıktığımız arkaşlarıma bile! Eray Canberk ile gülmüştük epeyce... Ne yazık ki bunu Afşar Timuçin ile paylaşamadık! Zaten ben de Afşar Timuçin yaşarken Eray Canberk'e bu konuyu hiç açmadım!
"Bendim Dünyaya Gelen"
Yukarıda da belirtiğim gibi Armağan'da yer alan hangi yazıdan söz etsem, hepsi değerli, okuduğunuzda Canberk'in özgeciliği, örnek insan oluşu çıkıyor, yalnız üst kuşaklardan değil, alt kuşak şairlerden etkilendiğini de açıkça söylüyor ki bu bir erdemdir. Şairler, yazarlar, sanatçılar için yazdığı şiirler, ithaflar da aslında onun edebiyatı nasıl algıladığına dair önemli bir ipucudur; sıkı bir imece'ci, bir ortak üretim'cidir. Biz biliyoruz da hani edebiyat okuru bilmeyebilir. Dolayısıyla Armağan okurlara da bir armağan!
Altıncı bölümde yani Canberk'ten yapılan seçmelerde, yazılar, şiirler var dedik, "Avunmak" adlı bir verimi var, bir hikaye olarak alımlıyorum, Varlık 1965 Yıllığı'nda yayınlanmış, böylece Armağan sayesinde de okumuş oldum, iyi ki okudum. Son derece incelikli, hani insanın bir yerlerine dokunan kısa bir metin. Hem şehrin çalışma koşuşturması, yaşam derdi var, hem bir gönül meselesi; hepsini almak olanaklı değil de sonu şöyle:
"Aynı kentin iki uzak mahallesinde gece başlar ve ışıklar yanardı. Kumral saçlı kız dönmüş olurdu. İnadına gibi biri kalkar en olmıyacak bir müzik bulurdu radyoda. Yemek saatine kadar gevezelik etmek ve can sıkıntısı duymak zorunda kalırdım. Aklım hep onda, onun da bir gün beni düşüneceğini sanarak mutluluk duyardım. (Mutluluğu ben uyduruyorum.)
"Kendi kurdukları düzenler içinde bulanan insanları avutan bir melek (ama, avare ve inançsız) görevine başlamak için aramıza karışırdı. Benden başka kimse görmezdi. Herşeye karşın ona uymak zorunda kalırdım. Yaşamak zorundaydım." (s. 284)
Okuduktan sonra bu tür hikâyelerin devamı acaba niye gelmemiş, diye de sordum kendi kendime, bu tür temaların inceliklerin şiirlerinde sürdüğü açık da... Beşinci bölümde Canberk için yazılmış şiirler var, Nahit Kayabaşı da "Eray'a Ebru" başlıklı bir şiir yazmış 1998'de:
Eray abimin Ebrular'ı
Yıldızlı yorumlar – yoğun
Şiirin hikmetli rüzgârı
Ebrular'ı Eray abimin
Yüz beş basamak yukarı
Düşlem katında şiirin
Malum, Eray Canberk'in "ebru"ları ünlüdür İstanbul sevgisi, ilgisi kadar. Zaten bütün şiirleri de bir şekliyle İstanbul ile ilintili, ilişkili desek yanlış olmaz. Şimdilerde biraz İstanbul'dan uzakta ama hep bir bağ da var. (Son yıllarda zaman zaman arayıp ki ağbimizdir, hatırını soruyorum, kısa bir süre de olsa sohbet etme fırsatını yakalıyorum, bilgileniyorum.) Yazıyı da bir ebruyla bitireyim. Son kitabında yer alan 146 nolu ebru yani Ebrular II'den:
–babamın aziz ruhuna–
Üsküdarlı fakir Osman'ın göçmen ruhu
duramazdı daha fazla ten kafesinde
14 Kasım 1982 gece karanlığında –uçtu–
işin garibi tam kırk üç yıl önce
aynı gün aynı gece ve aynı saatlerde
–bendim dünyaya gelen– bir oğlu olmuştu[2]






