Oggito Logo

Ne Haber

Bilim Teknoloji

Ekonomi

Liste

Söyleşi

Öykü

Video

19 Ocak 2026

Söyleşi

Behiç Ak: "Kırk yıl önceki düşüncelerime öz olarak sadığım. "

Saliha Ulusoy

Paylaş

0

0


Postmodern bakış açısına göre düşünmek “taraf tutmaktır.”

 

Saliha Ulusoy: İstanbul, şimdiye kadar sizin hem karikatürlerinizde hem oyunlarınızda hem de çocuk kitaplarınızda farklı yüzleriyle karşımıza çıkıyordu. İstanbul Senin Olacak’ta ise şehir adeta Mehmet T.’nin iç dünyasının bir uzantısına dönüşüyor. Şehri artık yalnızca bir mekân değil, bir “kişilik” olarak mı düşünüyorsunuz? 

Behiç Ak: İstanbul bence bir roman kahramanı olmayı hak ediyor. Farklı sınıftan insanların ilişki kurmasını sağlayan, tesadüflere imkân tanıyan, doğunun en batı batının da en doğu noktası gibi duran bir roman kahramanı. Daha önceki Yıldızların Tembelliği ve Uyku Şehir adlı romanımda da İstanbul adeta kahramanlardan biriydi. İstanbul’un sunduğu hikâyeler, meraklı ve keşfetmeye hazır bir kişiliğiniz varsa, surların deliklerine sıkıştırılmış sigara izmaritlerinde, Beyoğlu’nun herkesi eşitleyen atmosferinde, Galata Köprüsü’nün üzerinden akan, Suriye’den Irak’tan, İtalya’dan, Fransa’dan, Rusya’dan ve Türkiye’nin tüm illerinden gelmiş insan kalabalığında gizlidir. Şehir bu haliyle sizi vaatlerle donatır. “Gel beni fethet” der adeta. 

 

SU: Roman, Mai ve Siyah’tan bugüne uzanan güçlü bir edebiyat zincirine göz kırpıyor. Ahmet Cemil ile Mehmet T. arasındaki benzerlikler, sizce Türk edebiyatındaki “küskün ama konfor alanından çıkamayan aydın” mirasının bir devamı mı? Yoksa bu ilişkiyi bilinçli bir yeniden yazım, hatta bir hesaplaşma olarak mı kurdunuz? 

BA: Mai ve Siyah çok sevdiğim bir roman. Belki de yazılmış olanlar içinde bir zirve. Onda da buna benzer farklı sınıftan iki insanın edebiyat üzerinden eşitlenmesi konu ediliyor. Ama bu eşitlenme hakiki değildir, sınıfsal farklılıkları ortadan kaldırmaz. Aslında bu bir kalıp, ama düşünsel bir kalıp değil sadece, yaşamda sürekli kendini tekrar eden bir kalıp. Bizim gençliğimizde de entelektüel edebiyat meraklısı, sol görüşlü üst sınıflardan insanlar vardı. Bu insanların bazıları Neo liberal dönemde hızla değiştiler, kamuyu düşman olarak gören, özelleştirmeleri savunan, sağcı partileri demokrasi gelecek diye destekleyen insanlara dönüştüler. Türkiye bu kalıpla sürekli yüzleşecek. Sanki ülkenin bir kaderi bu. Aydın bir ikilem içinde bırakılıyor Türkiye’de. Ya çok fakir kalacaksın ya da her şeyi göze alıp, zengin olacaksın. Mehmet T. de bu ikilemle karşı karşıya kalıyor. 

 

SU: Mehmet T., toplumdaki sınıf farklarını, kültürel uçurumları ve eşitsizlikleri sert biçimde eleştiriyor; ancak bu eleştirilerin gerektirdiği sorumluluktan da geri duruyor. Bu karakteri yazarken/oluştururken, kendinizle ya da kuşağınızla yüzleştiğiniz anlar oldu mu? 

BA: Bu tür sorumluluklardan geri durduğumu söyleyemem. Kırk yıl önceki düşüncelerime öz olarak sadığım. Tabii ki eleştirerek onları geliştirmeye çalışıyorum. Ama kuşağımın geneli gibi ben de eleştiriye muhtacız şüphesiz, yukarıda anlattıklarımdan dolayı... Sorumluluk kavramı genellikle postmodern bir kavram haline dönüştü günümüzde. Yani postmodern bakış açısına göre düşünmek “taraf tutmaktır.” Oysa ben düşünmeye modern bir şekilde bakmayı yeğlerim. “Düşünmek analiz etmektir.” Adam bir partiye üye olmayı sorumluluk almak olarak görüyor ve bir futbol takımı tutar gibi onu destekliyor. Desteklediği partinin sloganları ise kimlikçi, popülist… Sınıfsal boyutu hiç yok. Solun modern analitik düşünceye ihtiyacı var. Bağımlı insanlara değil. Sorumluluk, ait olduğun gurubun da yanlış bulduğun fikirlerini cesurca eleştirebilmektir. Bizim kuşağımız bu tür cahilleşme süreçlerini yaşadı ve bedelini çok acı ödedi.  

 

SU: Roman boyunca hissedilen güçlü bir “seyir hali” var: Mehmet T. olup biteni izliyor, düşünüyor ama çoğu zaman müdahil olmuyor. Sizce bugün kentli insanın en belirgin hali bu mu? Yani tanık olmak ama sorumluluk almamak mı?

BA: Mehmet T. bir flaneur… Yani gözleyen ve şehrin içinde dolanan bir insan. Şiirinden sorumlu ama gündelik hayat içinde sorumsuz. Tek erdemi “sorumluluk alma” olarak görseydik, Baudelaire, Dostoyevski, Shakespeare falan yetişmezdi. Sanatın kriterleri farklı. Sanatçıya “bir marangozu iyi anlatıyorsun ama iyi bir ahşap dolap yapma becerin yok” demeye benzer bu. Flaneurlar hep olsun.

 

SU: Romanda yapay zekâ, özellikle Sevgi karakteri üzerinden “ölümsüzlük” ve “bellek” tartışmasına dönüşüyor. Sizce teknoloji, hatırlama biçimlerimizi dönüştürerek insanın ölümlülükle kurduğu bağı koparmaya mı başladı?

BA: İnsanlar ölmek istemiyor artık. Özellikle üst sınıftan olanlar… Parklara, sokaklara isimlerini vermelerle başladı bu… Şimdiyse yapay zekâ sayesinde, yaşamı terk edenlerin sanki hiç ölmemiş gibi diyalog kurulabilen dijital karakterlere dönüştürülmesi mümkün. Çok yakın zamanda bu tür dijital ölümsüzlüğü kazanmış insanlarla karşılaşacağız. Bunlar eğitim de görecek, aynı anda yüzlerce insanla diyalog kurma becerileri de olacak. Hani Mısır’da Nil Nehri’nin bir tarafı diriler, diğer tarafı ölüler şehridir ya onun gibi bir şey... Dijital ölüler ya da ölümsüzler şehri oluşacak. Mısır’daki mumyalarla dolu ölüler şehrinden farklı olarak, mekânsız bir şehir olacak bu.

YORUMLAR

Henüz hiç yorum yapılmamış. İlk yorum yapan sen ol!

Öne Çıkanlar

2021'in ‘En İyi Tarihi Fotoğraf Ödülle..Oggito
İLGİNİZİ ÇEKEBİLİR

İbrahim Sarıkaya

7 Haziran 2025

“Zamanı Geriye Doğru Akıtmak”

Yalın bir dili var Öndeş’in. Diyaloglar, araya dolgu malzemesi gerektirmeden birbirini tamamlıyor ve akıyor. Sömürgeci geçmişi, iç savaşları, katliamları, faili meçhulleri ile bu toprakların ‘geçmiş’i, ‘bugüne’ dair her anlatının iskeleti, hiç değilse bir alt akıntısı ol..

Devamı..

Sebastião Salgado: Görsel Antropolojid..

Nedim Dertli

"İnsanları yalnızca bilinmeyen korkutur.
Ama insan bilinmeyenle yüz yüze geldi mi, o korku bilinene dönüşür."

Antoine de Saint-Exupéry

BİZİ SOSYAL MEDYADA TAKİP EDİN

Oggito © 2024