Bugün roman yazmayı bırakmış olsa da İhsan Oktay Anar Türk edebiyatının başarı çıtasını yukarıya çeken metinlere ilham veren bir yazar olarak Türk edebiyat tarihinde yerini aldı. Puslu Kıtlalar Atlası da Anar’ın ilk güçlü eser ile yola çıkma çabasının ürünü.
Türk edebiyatının 1980 sonrası popüler ikon metinleri hakkında ne kadar az nitelikli metin üretildiğini bilseniz şaşar mıydınız acaba? Kim bilir? O romanlar üzerine inceleme boşluğunu dolduran sosyal medya etkisi öyle hızlı dönüyor ki, yanında ışığın dahi yavaş kalması muhtemel. Üstelik, yorumlar bir önceki görüşü çürütmeye dönük bir iç savaş propagandası şeklinde ya da ‘açılın işin uzmanı benim’ diyerek yapıldığından çoğunlukla o metin ve yazarı hakkında tarafsız bir gözle söz söylemek anlamsızlaşıyor. Covid-19’un çoğunluk için zorunlu, benim gibi zaten evden pek çıkmayanlar içinse bıktırıcı olağanlıktaki evde kal dönemlerinde ne okumalıyım sorusunun yanıtını ararken elim istemsizce Puslu Kıtalar Atlası’na gitti. İhsan Oktay Anar hakkında hayli metin üretmiş bir okuryazar olarak romanı sadece edebi zevkimi tatmin için yeniden hatmetmeyi de istemedim. Aslında sosyal medyanın beğeni ve övgü çığına karşı durarak Sisifos’tan beter bir akıbeti yinelemeye de gücümün olmadığını biliyorum. Sadece ve tesadüfen Puslu Kıtalar Atlası’nın yazılışının 30’uncu yılında romana ilişkin birkaç şey yazmak gerektiğini düşündüm, hepsi o kadar.
Üslup akımını kullanmak
İhsan Oktay Anar’ın Puslu Kıtalar Atlası, İstanbul’da 1681 yılında meydana gelen bir dizi gerçeküstü olayın anlatısından oluşuyor. Roman, bir üst anlatıcı yani tüm olayları gören, duyan ve okura nakleden, eskilerin Tanrı yazar dediği üslup ile açılıyor ve metin boyunca da bu kurgu devam ediyor. Burada önemli olan Puslu Kıtalar Atlası’nın o güne kadar Türk edebiyatında bir parlayıp bir sönen üslup romanı akımına ait olduğunun daha ilk cümleden anlaşılmasında yatıyor. Roman için şimdilik burada duralım. Üslup akımını biraz daha iyi anlayalım: Roman, bir yada birden fazla olayın, bir kurgu etrafında, bir anlatı dili seçilerek okura aktarılması işidir. Kimileri buna sanat da der. Metinlerin ifade ettiği anlamlar üzerinden bir anlatı yaratmayı amaçlayan roman çabası/sanatında kullanılan tekniklerden biri de üslup anlatı. Romanda olay akışını canlı tutarak, gelişen olaylar etrafında kurgu yapmak daha çok tercih edilen bir yöntem olagelse de, olayı ikinci planda tutan ya da olayı anlattıkça yaratan akım olan üslup da az kullanılan bir yöntem değil. Fakat roman okurlarınca kolayca anlaşılacağı üzere, olayı üslup ile yaratmak ve olayı ikinci planda bırakmak öyle sanıldığı kadar basit bir eylem de sayılmaz. Bunun için, okurun sıkılıp okumayı bırakmayacağı, metnin canlılığının kaynağının bu olduğuna inanacağı ve altı çizilecek güzel cümle yazmaktan öte, olay akışını düzenlerken ‘Ben bunu daha önce okumadım’ hissi verecek bir üslubun yaratılması gerekir. Bunca ayağı aynı anda kurmak da hayli zor olduğundan üslup akımı romancılar tarafından pek kullanılmaz. Dünyada konunun en iyi örneğini görmek isteyenler Gabriel Garcia Marquez metinlerine bakabilir. Ki burada Kolombiyalı usta sadece üslup akımını kullanmaz, Büyülü Gerçekçilik ile metin ve imge yaratımı gerçekleştirir. Zaten bu ayrı ve devasa bir konu. Edebiyatımıza dönecek olursak bizde üslup akımı hayli az kullanılan bir teknik olageldi. Çünkü Türk edebiyatı, ilk yabancı dil eğitiminin verildiği Fransızca okulları nedeniyle Fransız romantizm edebiyat akımı ile başlayıp, kendi mayasını taklit edebiyatı ret ederek bulmaya çabalayan Sait Faik, Tanpınar ve Yaşar Kemal gibi kişisel dâhiler sayesinde buldu. Yine de romanın giriş-gelişme-sonuç sıralı anlatım ile, klasik Tanrı yazar üslubu ve dili ikinci plana atan yaklaşımla ele alındığı roman akımı Türk edebiyatının temelini ve çimentosunu oluşturmaya devam etti. Zaman zaman Yusuf Atılgan, Sevgi Soysal, Latife Tekin, Metin Kaçan sonradan Hasan Ali Toptaş gibi isimler üslup akımı ile metinler üretse ve bunlar Türk edebiyatının biricik eserleri arasına girse de bu tür, edebiyat dünyasında bu akıma değer verecek yayıncı, eleştirmen, gazeteci ve akımı sahiplenecek birikime sahip okur kitlesi bulunmadığından kimi yazarların cesaretine terk edildi. İhsan Oktay Anar’ın Puslu Kıtalar Atlası ise Türk edebiyatında işte uzun süre rafa kaldırılan üslup akımının yeni ve en kıymetli parçalarından biri olarak arz-ı endam etti 1992’de.
Puslu Kıtalar Atlası’nın bir üslup akımı romanı olduğunu anlatabildiğimize göre Anar’ın bu çabaya neden giriştiğini deşmekte de fayda var. Romanın geçtiği dönem 17. yüzyıl İstanbul’u. O güne ait günlük hayat konuşma diline ilişkin elimizde hiçbir kayıt yok. Topkapı Sarayı’nın müze olma çalışmaları sırasında 1930’lu yıllarda Alman uzmanların yaptığı tasnifte de ele tesadüfen geçen Piri Reis’in Dünya Haritası gibi değerleri saymazsak, devlet resmi yazışmalarındaki ‘Yıkarım, ezerim, keserim’ türündeki uyarı ve tehdit cümlelerinden de günlük konuşma diline dair bir bilgi edinmek mümkün değil. Ki benim de hepsini edebi çalışmalarım nedeniyle okuduğum o güne dair eldeki tek kayıt olan Kadı Sicilleri yani mahkeme kayıtları da romancı için o günün üslubu konusuna fazla ışık tutmuyor. Diyelim ki 1681 yılının İstanbul’unda geçen bir roman yazmak istiyorsunuz: Peki, üslubunuz ne olurdu? İhsan Oktay Anar’ın bu sorunu alt etmek için en zor ve maharet gerektiren çözüm olan üslup akımını seçmesi aynı zamanda Puslu Kıtalar Atlası’nın hayatını da kurtarmış. Anar eğer başka bir akımla yola çıkmış olsaydı Puslu Kıtalar Atlası’nı bugün 50’yi aşkın baskıya ulaştırmış, Türk edebiyatının reklamsız şekilde kendi kendini tanıtan ve sattıran ve en iyi metinler listesinde yer alan romanlarından biri yapamazdı.
İçten içe geçen olaylar
Roman, metnin iki İhsan’ından biri olan kaşarlanmış denizci Arap İhsan’ın uzun bir yolculuktan sonra Konstantinopolis’e gelişiyle açılıyor. Yanında Alibaz adlı atsan atılmaz satsan satılmaz haşere bir çingene velet ile zuhur eden Arap İhsan, doğruca Yelkenci Hanı yanında yaşayan yeğeni Uzun İhsan Efendi’nin evine gider. Bu hanede Uzun İhsan, oğlu Bünyamin ve onun Müşteri isimli eski hırsız maymunuyla beraber iken hayatlarına düşen Arap İhsan ve Alibaz bir hikâyenin kapısını açar. Metin ilerledikçe Arap İhsan’ın Zagon Üzerine Öttürme adlı Frenk diliyle yazılmış kitabı tercüme ettirmek için Kubelik adlı eski Venedik katibi, şimdinin sarhoş dişçisi ve cerrahını bu işe tayin eder. Ahali bu sarhoşun ana dilini unutup Türkçe’nin argosunu bellediğini ve yapacağı çevirinin Arap’ın bir işine yaramayacağını söylemesine rağmen ısrarından vazgeçmeyen İhsan’ların Arap’ı kaba kuvvet ile meseleyi hâl yoluna koyar. O esnada Uzun İhsan Efendi’nin oğlu Bünyamin, babasının uyku ilacını içip ölüp mezardan çıkıp dirilince bu hikayeyi duyan eski Zangoç şimdi Osmanlı ordularının kale zaptı sırasında tünel kazıp bomba yerleştiren Lağımcı Ocağı’nın çavuşu Vardapet, öbür dünyadan kazarak dönen bu oğlanı yanına işe alır. Verilen bir görevde Vardapet ölürken yüzü parçalanan ve tanınmayacak hâle gelen Bünyamın ise Osmanlı’nın gizli teşkilatının casusu Zülfiyar’ın ele geçirdiği kara renkli parayı, babası Uzun İhsan Efendi’nin ne zaman zora düşerse açıp okumasını istediği ve kendisi için yazdığı kitabının arasına koyup, bu korkunç hadisenin ardından Konstantinopolis’in yolunu tutar.
Bu arada esasında Descartes’a ait olan fakat taklidin taklidi haline geldiği için Zagon Üzerine Öttürme’ye dönüşen kitabın yalan yanlış tercümesi yapılır; Arap İhsan ortadan kaybolur; bu arada onlara istediğini vermeyen Uzun İhsan Efendi ise Osmanlı gizli teşkilatının başı Ebrehe’nin talimatıyla burnu ve kulakları kesilip, gözleri çıkarıldıktan sonra geriye kalanıyla dilencilik etsin diye Ebrehe için Konstantinopolis’teki tüm paraları toplamakla görevli dilenci loncasının başındaki Hınzıryedi’ye verilir. Konstantinopolis’e gelen Bünyamin, evinin yıkıldığını görünce babası Uzun İhsan Efendi’nin akıbetini öğrenir ve zaten bakılamayacak, insanda acıma duygusu uyandıran yüzüyle dilenci olup pederini bulmaya karar verir. O sırada yollandığı Taş Mektep’te iki mahalle okulunun savaşında ön safta yer alan Alibaz, gösterdiği kahramanlıklar nedeniyle Efrasiyab adını alır.
Metinlerimi bilenler, yeni ya da eski olsun romanların uzun özetlerini yapmadığıma aşinalar. Puslu Kıtalar Atlası’na sağlam bir giriş ve gelişme ile bakmayı sağlayacak bu kısaltmayı sunmamın nedeni, bunca karışık karakter ve olay örgüsünün kısa bir romanda derli toplu şekilde okura sunulma başarısının altını çizmek. İhsan Oktay Anar, Puslu Kıtlalar Atlası’nın her bir bölümünü, olay örgüsüne dahil olan karakterleri geçmişleriyle beraber açıklamaya girişerek oluşturuyor. Bunu yapmak ikinci ya da üçüncü tekrardan sonra roman matematiği için hiç de doğru bir işlem değil fakat Puslu Kıtalar Atlası’nın beslendiği merak ögesi, okurun canını sıkmadan tüm karakterlerin zangoçluktan lağımcılığa, Venedik balyosu kâtipliğinden cerrahlığa olan gerçeküstü hikâyelerini iştahla okumalarını sağlıyor. Bu başarıda ilk sırada, okurun o güne değin tatmadığı ve 1681 yılının anlatısı olduğu fikrini oluşturan üslup ile bu üslubun kendi hikâyesini oluşturmasının gücü yatıyor.
Metni güçlü kılan unsurlar
İhsan Oktay Anar, bu üslup akımını iyi şekilde hayata geçirebildiğini gördüğü için romanın büyük bölümü diyaloglardan uzak, Tanrı anlatıcının metni akıttığı bölümlerden oluşuyor. Okur tarafından hayli beğenilen ve edebiyatımızda da ciddi bir imgelem nasıl olmalı sorusuna yanıt verecek denli derinlikli ve gerçekten de derinde geçen, tünel kazma bölümleri dahil olmak üzere, pek çok alanın o güne kadar anlatılan sosyolojide bir karşılığının olmaması; yani hem Türk okuru için yabancı aynı zamanda da tarihine ait bir parçaya sahip olması Puslu Kıtalar Atlası’nı daha güçlü kılıyor. Yine de romanda son bölüme değin hayli az olan diyalog kurmamanın, romanın geneli açısından derinlik algısını değiştirdiğini söylemek gerek. Belki de bu roman başka türlü kurulamayacağı için eksikliği bir eksik olarak görülmemesi gereken diyalogsuzluk Puslu Kıtalar Atlası’nı, Hamlet’in babasının ölümünden haberdar olduğunu kral amcasına göstermek için tertip ettiği tiyatro oyununun provalarında Shakespeare’in söylediği gibi ‘işin uzmanın’ gözüne batıyordur. Ama romanı sırf tat almak için, ki doğrusu da bu, okuyan okur açısından bir sorun yok. Metin kendini hem sıkmadan hem de derinlik sorunu oluşturmadan okutuyor .
Şu ana kadar İhsan Oktay Anar’ın Ege Üniversitesi’nde Felsefe Bölümü öğretim üyesi (şimdi emekli ve eski Osmanlı müzik aletleri ustası) olduğundan neden bahsetmediğimi soranlar olabilir. Ki haklılar da. Tolstoy ile ilgili yazılarda demiştik; bu büyük usta, metinlerini bir gerçeği bize kabul ettirmek için yazanların hem en büyüğü, hem de en başarılısı. Puslu Kıtalar Atlası’nın da İhsan Oktay Anar tarafından ‘Bildiğim bir şey varsa bir şey bilmediğimdir’ ve ‘Düşünüyorum öyleyse varım’ diye özetlenebilecek felsefenin temel iki ilkesi olduğunu göstermek için yazdığını söylemek, ukala cesareti istemiyor. Olayların devamında koynuna babası Uzun İhsan Efendi’nin yazdığı ve her okuduğunda Bünyamin’e menzilini gösteren kitap ve ilerleyen zamanlarda Ebrehe’nin aslında zaman yolculuğu yapmaya çalıştığının ortaya çıkması, Bünyamin’in bu garip ve girift hengâmede babasını bir bulup bir kaybetmesi her şeyin düşünce ile ortaya konulduğunu, dünyanın ancak bu yolla algılanabildiğini hatta değiştirildiğini (çünkü Uzun İhsan Efendi ne düşünürse onu yaşayabiliyordu) ortaya koyuyor.
İlk metinle cesur olmak
Bir romana birden fazla anlam yüklemek ancak bu metin müsaitse haklı ve gerekli bir eylem olur. Romanı ilk 2007 yılında Kadıköy Akmar Pasajı’nda dolaşırken, kendi yazdığım ilk romanın 3 yıldır süren ve bir o kadar daha yolu görünen menzilini düşünürken bulmuştum. Türk edebiyatı hakkında bir genellemeyi içeren her yazımda, İhsan Oktay Anar’ın yazarlar arasında romancı olma gayesi ile metin üretmeyen, sadece kendi çizdiği programa göre hareket eden ve edebi oyunlar, yazarlık algısını daha üst ve eleştiri kabul etmez noktaya taşıyacak tüm yasal ve oyun dışı kurallardan uzak durduğunu sıralamıştım. Puslu Kıtalar Atlası da benim için Türk edebiyatının yazılmış en iyi yirmi romanı arasında yer buldu hep. Gerçi romanlara ilişkin en iyi listeler, yapıldığı çağın beğenisine göre değişir. Öte yandan Anar’ın romanlarının da reklamsız torpilsiz ilgisini paraya dönüştürmek isteyenler, Puslu Kıtalar Atlası gibi çok zor bir metni defalarca taklit etmeye yoluna gitti. Ve bu bir süre öyle bunaltıcı bir hale dönüştü ki, orijinal metne karşı da bir öfkeye dönüşen bir geri çekilişi kendimde hissettim. Bundan utanç duyarak... Ama Anar metinlerini okumayı ve yazmayı bırakmadım. Nazarımda edebi anlamda en yerli yerinde ve nitelikli metni Suskunlar’dır. Fakat Suskunlar’ı edebiyatın en iyi ilk yirmi metni listesine almam. O metin, İhsan Oktay Anar’ın edebiyatının zirvesi, eksiklerden, uzun anlatıdan uzak durduğu romanı. Ben, eksiklerin insana da, romana da zaaf değil güzellik kattığını düşünen mecnunun biriyim. Puslu Kıtlalar Atlası, İhsan Oktay Anar’ın büyük edebiyat mafyası tarafından ‘Sen sadece 17. yüzyılda kal, modern metin falan yazmaya da çalışma’ tehditlerini doğuran ilk metni. Öte yandan Bünyamin’in babası Uzun İhsan Efendi’nin ilacıyla ölüp dirildiği bölümde de ben, İhsan Efendi’nin oğlunun hatırası için bir metin yazmaya başladığını görerek Puslu Kıtalar Atlası’nın, bugüne dek dile getirilmese de, modern edebiyata da dahil edilebileceğini düşünenlerdenim.
Bugün roman yazmayı bırakmış olsa da İhsan Oktay Anar Türk edebiyatının başarı çıtasını yukarıya çeken bir yazar olarak Türk edebiyat tarihinde yerini aldı. Puslu Kıtlalar Atlası da Anar’ın ilk güçlü eser ile yola çıkma çabasının ürünü. Bugün edebiyata yeni istikamet vermek, kendi varlığının kalıcı olacağını duyurmak ve okura güvenerek metinde kalıpların dışına çıkmak gibi işler yayıncıları delirtiyor, o nedenle de okura ulaşamıyor. Bu zırhlı kitap-satış-piyasa surunun bir burcunu yıkan top güllesi Puslu Kıtalar Atlası, edebiyatımıza özgün metin yaratma cesaretini vermesi, bunun başarılabileceğini göstermesi ve okura her okuyuşta ayrı bir tat sunmasıyla çok önemli bir roman.






