“Yerini yadırgayan eşyalar gibiydim ya ben hep!
Ve inançlı, gitmenin bir şeyi değiştirmediğine.”
– Birhan Keskin
Ben çok uzun zaman önce evinden ayrılmış ve geriye dönüp bakmamış kadınlardan biriyim. Bu gidişin hikâyesi uzun; ama artık dramatik değil. Bugün sadece, öyle olması gerektiğini, düşünüyorum. Oysa evden ilk ayrıldığım zamanların ne kadar zor olduğunu hatırlıyorum. Hiçbir zaman sokakta kalmadım, bana sahip çıkan insanlar vardı; ama yine de yer duygusunu, aidiyeti, güveni kolayca kuramadım. Buna rağmen “orada kalsaydım nasıl bir hayatım olurdu” diye hiç düşünmedim.
Beni öldürmeyen yerin, uzun bir süre sakat bıraktığını düşündüğüm zamanlar oldu. Çok uzun süre “evim” diyebileceğim bir yere sahip olmadım. Sonra, yavaş yavaş, kendime bir ev kurmayı başardım. Hatta evler kurdum. Tekrar tekrar sıfırdan başladım. Yaşım neredeyse kırk oldu ve hâlâ sıfırdan başlamaya gücüm var. Çünkü insan hayatta bir kez ayakları boşluğa bastıktan sonra, toprağın güvenini de hissetmişse, ne boşluktan korkuyor ne de toprağa bütünüyle teslim oluyor.

Evden gidebilenlerin kibrine uzun zaman sahip oldum. Gidemeyenleri yargıladım. Bugün buna bir tür ergenlik diyorum; eksik, aceleci, kendinden menkul bir ergenlik. Şimdi içimden kızsam bile dışımdan anlıyorum. Büyüdüm diyebilirim. Ev olmayı da öğrendim. Ve kocaman, seçilmiş bir aileye sahip oldum. Benim için başarı tam olarak bu.
Choi Eunyoung’un Shoko’nun Gülüşü kitabı, tam da bu eşikte duran kadınların kitabı. Gidenlerle kalmak zorunda kalanları karşı karşıya getirmiyor; asıl olarak, gitmenin gerçekten ne anlama geldiğini, kalmanın hangi bedellerle mümkün olduğunu ve bu iki hâl arasındaki görünmez ahlaki üstünlük yanılsamasını sessizce çözüyor.
Kitap, Güney Kore edebiyatının son yıllarda dikkatle izlenen yazarlarından Choi Eunyoung’un öykülerini bir araya getiriyor. 2010’ların başından bu yana yayımladığı metinlerde özellikle kadınların ve toplumsal güç ilişkilerinin dışında kalmış hayatların sessiz alanlarına bakmayı tercih ediyor. 2013'te yayımlanan edebi ilk eserinin ardından, Munhakdongne Genç Yazarlar Ödülü (2014, 2017, 2020), Heo Kyun Edebiyat Ödülü, Daesan Edebiyat Ödülü ve Hankook Ilbo Edebiyat Ödülü dahil olmak üzere birçok ödül almış. Öyküleri elli Koreli yazar tarafından yılın en iyi kurgu eseri seçilmiş. Kitabı Türkçe’ye çeviren Betül Tınkılıç. Kore Dili ve Edebiyatı eğitimi almış, uzun yıllar Kore’de yaşamış bir çevirmen. Kitap Timaş Yayınları tarafından Aralık 2025’te yayınlandı.
Kitabın sonunda yer alan sonsözde Choi Eunyoung, neden ve nasıl yazdığını anlatıyor. Büyük olayları, dramatik kırılmaları, herkesin kolayca fark edebileceği travmaları yazmakla ilgilenmediğini söylüyor. Onu asıl ilgilendiren şey, çoğu zaman “önemsiz” sayılan anlar: konuşulamayan duygular, açıklanamayan kararlar, bir hayatın sessizce başka bir yöne kaydığı o küçük eşikler. Yazmayı bir temsil olarak değil, bir tanıklık biçimi olarak görüyor.
Eunyoung’a göre edebiyat, bağıranların alanı değil. Zaten kendini anlatacak dili ve alanı olanların dünyası başka yerlerde kuruluyor. Onun metinleri, konuşacak dili olmayanlara, konuşmayı öğrenmemiş ya da konuşmaktan vazgeçmiş olanlara bakıyor. Bu yüzden öykülerinde net sonuçlar; rahatlatıcı kapanışlar yok.
Öykülerinde yer alan kibir, yüksek sesli bir üstünlük duygusundan çok, daha gündelik ve sinsi bir yerden kuruluyor. Gitmiş olmanın, gidebilmiş olmanın sağladığı o görünmez ahlaki avantajdan söz ediyorum. “Kalan”ı açıkça küçümsemekten çok, onu eksik varsayan bir bakıştan. Gidememiş olmayı kişisel bir zayıflık, kalmayı yanlış bir tercih gibi okuma eğiliminden. Özgürlüğü hareketle, ilerlemeyle, mekânsal bir kopuşla eşitleyen bir bakış bu.
Choi Eunyoung’un öykülerinde bu kibir çoğu zaman anlatıcının kendisinde belirir. Gitmiş olan, başka şehirler görmüş, başka diller öğrenmiş, hayatını “kurmuş” kişi; kalanla arasındaki mesafeyi farkında olmadan bir hiyerarşiye dönüştürür. Oysa yazarın dikkatle gösterdiği şey şu: Gitmek her zaman cesaret değildir; çoğu zaman koşulların izin verdiği bir imkândır. Kalmak ise çoğu zaman kişisel bir tercih değil, bakım yükünün, ekonomik zorunlulukların ve aile içi bağların sonucudur.
Choi Eunyoung bu üstünlüğü teşhir ederken parmağını sallamıyor. Ne gidenleri mahkûm ediyor ne kalanları yüceltiyor. Yargı dağıtmadan, rahatlatıcı bir sonuç sunmadan, o rahatsız edici soruyu ortada bırakıyor: Gitmek gerçekten bir erdem midir, yoksa sadece hikâyemizi daha anlatılabilir kılan bir konfor mu?
Shoko’nun Gülüşü’nde anlatıcının Shoko’ya bakarken yaşadığı rahatsızlık tam da buradan doğar. Shoko’nun gitmeyişi, anlatıcının kendi gidişini tehdit eder; çünkü biri kalıyorsa, gidişin mutlak doğruluğu sarsılır. O yüzden acıma, merak ve öfke iç içe geçer. Acıma bile masum değildir; içinde gizli bir üstünlük barındırır.
Bu mesele, kitabın diğer öykülerinde de farklı biçimlerde yankılanır. Shoko’nun Gülüşü açıkça merkezde durur; ama yalnız değildir. Xin Zhao, Xin Zhao’da gitme ihtimali vardır ama ses yoktur. Burada suskunluk bir kırılganlık değil, bilinçli bir hayatta kalma biçimidir. Ablam, Benim Küçük, Sunae Ablam’da ise kalmak, sevgi adı altında sürdürülen bir sıkışmışlığa dönüşür. Hanji ve Yeongju, dostlukların aynı anda değişemeyen hayatlar yüzünden nasıl yavaşça çözüldüğünü gösterir. Mıchaela ve Uzaklardan Gelen Şarkı, başka hayatlara duyulan hayranlığın çoğu zaman bir kaçış biçimi olduğunu hissettirir. Sır ise konuşulamayanın, açıklanamayanın ve kuşaktan kuşağa aktarılan suskunluğun ağırlığıyla kapanır. Bu öykülerin hiçbirinde büyük dramatik sonuçlar yok. Kimse tamamen kurtulmaz, kimse tamamen yıkılmaz.
Shoko’nun Gülüşü politik bir kitap; ama bu politiklik kendini yüksek sesle ilan etmiyor. Choi Eunyoung, sloganlara ya da açık pozisyonlara yaslanmak yerine, bakım yükünü taşıyan, gidemeyen, geri çekilen kadınların hayatına uzun uzun bakmayı seçiyor. Eşitsizliği ifşa etmekten çok, onun gündelik hayatın içinde nasıl fark edilmez hâle geldiğini gösteriyor. Bu metinlerde sessizlik bir eksiklik değil; çoğu zaman hayatta kalmanın tek mümkün yolu. Yazarın politik duruşu da tam olarak burada beliriyor: konuşamayanın yerine konuşmakta değil, onun yanında durmakta. Okuru bir yere çağırmıyor; ama onu rahat ettiği yerden biraz oynatıyor. Belki de bugün için en etkili politik jest bu.






