Kleist son noktaya kadar mutlak bir uyuşmazlık, başkaldırı ve acı içinde sürdürür hayatını. Dünyayı bir trajedi olarak görmekle kalmaz, eserleriyle birlikte kendi sonunu da bir trajediye dönüştürür.
Gökhan Güvener
Alman yazar ve şair Heinrich von Kleist'ın, Henriette Vogel ile birlikte 1811'de Berlin'de Wannsee kıyısında intihar ederek yaşamına son vermesi, edebiyat tarihinin iz bırakmış olaylarından. İki sevgili son gecelerini Berlin'de Gasthof Stimming pansiyonunda geçirir ve veda mektuplarını yazarlar. Daha sonra Wannsee'ye gelir, göl kenarındaki bir masaya oturarak kahve ve rom içerler. Tanıklar, bu esnada güldüklerini ve yürüyüş yaparken eğlenir gibi göründüklerini söyleyecektir. Öğleden sonra saat dört gibi Kleist yanlarında getirdikleri silahla Henriette'yi göğsünden vurduktan sonra kendi hayatına son verir. Henriette 31, Heinrich 34 yaşındadır. Dini bir tören yapılmaz, her ikisi de olayın yaşandığı yerde, göl kıyısında ortak bir mezara gömülür.

Pek çok edebiyatsever için bir ziyaret noktası olan bu mezar, 2011'de olayın iki yüzüncü yıldönümünde yenilendi. Orman içi yolların düzenlemesi yapıldı ve biraz daha turistik bir hale getirildi. Naziler döneminde değiştirilmiş olan mezar taşı ters çevrilerek Henriette Vogel'in ismi eklendi ve aslında orijinalinde var olan Max Ring'in sözleri yeniden yazıldı: "Er lebte sang und litt in trüber, schwerer Zeit, er suchte hier den Tod und fand Unsterblichkeit." Türkçesiyle: "Zor ve sıkıntılı zamanlarda yaşadı, şarkılar söyledi ve acılar çekti, burada ölümü aradı, ölümsüzlüğü buldu."
Yıllardır pek çok sanatçı eserlerinde bu olayı konu etti. Avusturyalı yönetmen Jessica Hausner 2014'te çektiği, aynı yıl Cannes Film Festivali’nin Belirli Bir Bakış bölümünde gösterilen
Amour fou adlı filminde bu ilişkiyi anlatır. Filmin en etkileyici sahnelerinden birinde Heinrich, yalnız ve sevgisiz ölmek istemediğini, acısını anlayacak bir ruh eşi, birlikte ölüme gideceği bir sevgili aradığını söyler. Ona göre, Henriette de aynı yalnızlık, dışlanmışlık ve arkadaş yoksunluğu içindedir. "Siz kimseyi sevmiyorsunuz, hiç kimse de sizi sevmiyor," der. Henriette ise kendisine âşık bir kocası ve kendisini çok seven bir kızı olduğunu vurgulayarak tepki verir. Bir süre sonra baygınlık ve kasılmalarla seyreden, tam tanı konamayan ve tedavisi olmadığı düşünülen bir hastalık ortaya çıkar Henriette'te. Bunun da etkisiyle giderek daha da yakınlaşırlar. Henriette, "Beni benden daha iyi tanıyordu," dediği Heinrich'e, o yıkıcı teklifi kabul ettiğini iletir sonunda.
Kleist'ın dünyasını, kendi yazdıklarının dışında (hatta onların da ötesinde) en iyi yansıtan eser Stefan Zweig'ın eşsiz biyografi kitaplarından,
Kendileriyle Savaşanlar'dır. (İş Bankası Yayınları) Zweig bu yapıtında Kleist'ı, Nietzche ve Hölderlin ile birlikte, çağdaşı Goethe'nin tam karşı kutbuna yerleştirir.
Goethe yaşamı boyunca denge, uzlaşma ve uyum üzerine kurulu bir varoluş içindedir. Kleist ise son noktaya kadar mutlak bir uyuşmazlık, başkaldırı ve acı içinde sürdürür hayatını. Dünyayı bir trajedi olarak görmekle kalmaz, eserleriyle birlikte kendi sonunu da bir trajediye dönüştürür.
Goethe'ye göre hayat, deneyimlerle zenginleşen, sürekli öğrenilen ve bu uğurda sabırla çalışılması gereken bir süreçtir. Kleist ise hayatı ne öğrenilebilir ne de öğrenmeye değer görür.
Goethe için sanat, hayatın bütünlüğü içinde değerli bir parçadır. Kleist ise hayatın daha üzerinde bir yerde, sonsuzluğa ulaşmanın tek yolu olarak görür sanatı. Onun hayat planı, yaşamak değil, sanat yoluyla ölümsüz olmaktır.
Goethe kendinde var olan yaratıcı edebi gücü, ölçülü ve dikkatli biçimde ele alarak daima bir hedefe yöneltir. Kleist'ta ise bu güç alabildiğine kontrolsüzdür. Bu ölçüsüzce kendini aşma, hayatın sınırlarını zorlama isteği, bir yandan coşkulu bir büyümeye, öte yandan da yaşamsal huzursuzluğa ve sonunda yokoluşa götürecektir onu.
Türk edebiyatında da kimi yazarlarımız bu olaya değinmiştir. Demir Özlü,
Berlin'de Sanrı adlı anlatısında Kleist’ın izinde Wannsee’de yaşanan kurmaca bir aşkın hikâyesini aktarır.
[caption id="attachment_59811" align="aligncenter" width="800"]

Frankfurt'taki Kleist heykeli.[/caption]
Tezer Özlü,
Milliyet Sanat dergisinin Aralık 1982 sayısındaki (aslında Stefan Zweig için yazılmış olan) yazısında bu konuya yer verir ve Kleist'ın ölümü ile, bu konuyu yazmasından yaklaşık yirmi yıl sonra benzer bir biçimde gerçekleşmiş olan Zweig'ın intiharı arasında paralellik kurar. Tezer Özlü'nün çeşitli dergilerde yayımlanmış harika yazılarının, kızkardeşi Sezer Duru tarafından derlendiği
Yeryüzüne Dayanabilmek İçin (Yapı Kredi Yayınları) adlı kitaptan:
"Stefan Zweig'ın, Heinrich von Kleist'ın bir kadınla birlikte intiharı üzerine yazdıkları, kendi sonunu ne denli betimliyor (1925):
‘Kleist gizemli bir ölüm, bir aşk ölümü, çifte mutlulukla sonuçlanacak bir ölüm kurmaktadır kafasında. Zaten genç yaştan beri her sevdiğine birlikte ölmeyi önermiyor muydu?.. İstediği zaman öleceğini, kendi deyişiyle 'ölüm için bütünüyle yetkin' bir duruma geldiğini, artık hayatın ona değil, onun hayata söz geçirdiği kanısına vardığından beri, yüreği sevinç ve mutlulukla kabarmaktadır...
Başka şairlerin hayatı Kleist'ınkinden daha büyük, verdikleri yapıtlar daha canlı, daha değerli, varlıkları ve etkinlikleri insanlık için daha yararlı olabilir. Ama hiçbirinin sonu Kleist'ınki gibi yüce değildir. Hiçbir ölüm onunki gibi ezgili, coşkun değildir.’
Zweig, 1925'te Kleist üzerine bu satırları yazarken, insanın özgür seçimi olan ölümünü belirlemeye kararlı mıydı dersiniz?"
Bir diğer değinme de edebiyatımızın pırlanta eserlerinden
Kürk Mantolu Madonna’dadır.
Dönemin iki savaş arası Berlin'ini nefis biçimde tasvir eden Sabahattin Ali, inanılmaz bir aşk ve bağlanma öyküsü anlatır bizlere. Maria Puder'e büyük bir tutkuyla aşık olan Raif (ki bu öyle bir tutkudur ki, hayatının onsuz geçen kısmını tamamen anlamsız ve değersiz kılar, laf olsun diye yaşanacak bir süreye çevirir), Wansee'ye gider. Küçük bir alıntıyla gerisini Raif Efendi'den dinleyelim:
"Tam düşüncelerimin burasında gözlerimden bir perde sıyrılır gibi oldu. Bulunduğum yerin neresi olduğunu hatırladım. Bu göl, Wannsee’ydi. Bir gün Maria Puder’le Potsdam’a, İkinci Frederik’in ‘Gamsız’ sarayının parkını gezmeye giderken, o, trenin penceresinden burasını göstermiş, şimdi bulunduğum ağaçların altında yüz seneden fazla bir zaman evvel bedbaht Alman şairi Kleist ile sevgilisinin birlikte intihar ettiklerini söylemişti.
Beni buraya getiren neydi? Rastgele yürürken gözüm bu taraflara ilişince neden hemen sapmıştım? Hatta neden evden çıkar çıkmaz bu istikameti tutarak sözleşmiş gibi buraya gelmiştim? Dünyada en güvendiğim mahlûktan ayrıldıktan ve onun, iki insanın ancak muayyen bir hadde kadar birbirine yaklaşabileceklerine dair söylediklerini dinledikten sonra, ölüme bile beraber giden bu insanların hayattan ayrıldıkları yere gelmek suretiyle ona bir nevi cevap mı vermiş oluyordum? Yoksa sadece kendimi inandırmak, dünyada yarı yolda kalmayan sevgiler de bulunabileceğini hatırlamak mı istemiştim? Bilmiyorum. Hatta bunları o zaman düşünüp düşünmediğimi de iyice tayin edemiyorum. Fakat bulunduğum yer, birdenbire ayaklarımın altını yakmaya başlamıştı! Kadının göğsünde ve erkeğin kafasında birer tabanca kurşunuyla, yan yana uzandıklarını görür gibi oluyordum. Çimenler arasından kıvrıla kıvrıla akan ve bir gölcük halinde birleşen kanlarına bastığımı zannediyordum. Mukadderatları gibi kanları da birbirine karışmıştı. Ve işte şurada, birkaç adım ileride yatıyorlardı. Hâlâ beraberdiler... Geldiğim yoldan, gerisingeriye koşmaya başladım..."