Oggito Logo

Ne Haber

Bilim Teknoloji

Ekonomi

Liste

Söyleşi

Öykü

Video

17 Ocak 2026

Kültür Sanat

Kültür Sonrası Devlet

Lola Salem

Paylaş

0

0


Batı’nın kendi yaratıcılığına olan inancı kültürel sorunlar yüzünden yavaş yavaş aşınırken bu durum sanatın finansmanından sanat eserinin değerlendirilme ve anlaşılma şekline kadar pek çok şeyi değiştiriyor. 

Bugün kültür üzerinde söz sahibi olan bürokrasiler sanatın ne olduğu, ne için olduğu ve yeni yaratımların mevcut kanonla nasıl iletişim kurduğu konusunda net bir bakış açısı ortaya koymakla ilgilenmiyor. Kültür sonrası devletler tarafından yönetiliyoruz ve bu devletler için sanat, ancak “sevk ve idare” edilen bir işletme nesnesinden ibaret. Varlığını hiç olmadığı kadar hissettirmeye başlayan bu kültür sonrası devlet “erişim” ve “etki” konusunda yapıp ettikleriyle övünedursun, sanat kendi potansiyelini gerçekleştiremeden ziyan olup gidiyor. Meselenin şöyle bir boyutu daha var, devlet ve devlet müzelerinin üstlerine düşen görevi yerine getirmemesi bütün toplumların kültürel varlığında önemli eksilmelere yol açıyor. Sonuç ortada: Bir kıyıda çürümeye bırakılan, o da olmadı tahrip edilen ya da çalınıp sermayenin eline geçen paha biçilmez sanat eserleri. Teoride devlet hâlâ kültürü önemsiyor ve finanse ediyor ama bunu yalnızca kültürel performansın ekonomik bir çıktı olarak meşrulaştığı alanlarda yapıyor. Kısacası işletmecilik zihniyeti anlama galip geliyor. 

Kültür sonrası devletin merkezinde Batı’nın kendine olan inancını yavaş yavaş aşındıran kültürel sorunlar var: Köklerimize, geleneklerimize ve her şeyden önemlisi, ölümlülüğümüze karşı kendisinde teselli bulduğumuz, bizi kasvetin hüküm sürdüğü maddi bir dünyanın üstüne çıkaran estetik mükemmellik fikrine olan inancın sarsılması. Sanat eserleri artık sergilediği hüner, toplumda uyandırdığı hayranlık ya da geçmişin büyük ustalarından öğrendiğimiz güzellik ve estetik anlayışına getirdikleri yeni yorumlar için takdir edilmiyor. Bunun yerine sınırları zorlayan ancak giderek tekdüze hale gelen eylemlere indirgeniyor ve yalnızca yol açtığı “etki” ya da o sıralar makbul olan erdem standartlarına göre değerlendiriliyor. 

Fakat devlet kültürel yaşamda hâlâ var ve bunu adeta bir toprak sahibiymiş gibi hissettiriyor. Artık çoğu Batı ülkesi eğitimden ya da turizmden ayrılmış münferit bir kültür bakanlığına sahip. Hükümet dışı özerk topluluklar fonların yönetimi ve dağıtımından sorumluyken üniversiteler yalnızca teoriye adanmış disiplinler üretmeye ve sanatı sosyolojiye indirgemeye devam ediyor. “Yaratıcı endüstrileri” desteklemek maksadıyla çıkarılan çok sayıda burs ve vergi teşviki var. İngiltere’de The Arts Council yüz milyonlarca sterlin değerindeki portföyü yönetiyor. Fransa’nın gözleri kendi Ministère de la Culture’ünün ihtişamıyla kamaşırken Almanya’nın Kulturstaat’ı devletin sanat alanında bile nasıl hırslı olabileceğini kanıtlıyor. Amerika Birleşik Devletleri ise hâlâ vakıf, kütüphane ve üniversite müzelerinden oluşan karmaşık bir labirenti idare ediyor. 

İşte acımasız bir paradoks: Sanatı himaye eden bunca güçlü kurumun varlığına rağmen kalıcı nitelikte çok az sanat eseri üretiliyor. Niçin? Çünkü şu an kültür sanat alanına hâkim olan sistem, devletin kültürel hayata aşırı müdahale ettiği eski bir soyağacı üzerinde gerçekleşen radikal bir mutasyon. Marc Fumaroli, L’État culturel: Essai sur une religion moderne isimli monografisinde Avrupalı liderlerin yüzyıllardır devlet planlamasıyla sanat idaresini birbirine karıştırdığını belirtiyor. Evet, elbette haklı ama eski liderler en azından kendi sanat geleneklerine aşinaydı ve içlerinden biri bile yaratıcılığı desteklemekten geri durmadı. Sanatın sembolik gücüne inandılar, sanat zevkinin gelişmesine imkân verdiler. Örneğin Medici ailesinin yalnızca sanatın yönetim kısmında rol aldığını düşünmek kadar saçma bir şey olamaz. Dönemin himaye sistemi sanata ve sanatçılara fon sağlamakla kalmayıp aynı zamanda geleneği yaratan, canlı tutan, sonraki nesillere aktarılmasını sağlayan özel akademi, atölye ve ticari kuruluşlara destek veriyordu. Ve bu usulün, kültür sonrası devletin karakteristik bir özelliği olan tepeden inmeci sosyal mühendislikle hiçbir alakası yok. Mevcut sistem kültür sanat alanını bir prosedür olarak ele alıyor ve kültürel hafızanın kendisini de yönetimi güçlük arz eden idari bir problem olarak görüyor: Çok yoğun, çok talepkâr, çok yavaş. 

Bu mutasyon eski himaye sistemini ortadan kaldıran Fransız İhtilali’nin hemen sonrasında ortaya çıktı. İhtilal dönemindeki en yetkin tarihçilerden biri olan Alexis de Tocqueville, Amerika’da Demokrasi (1840) isimli eserinin ikinci cildinde, “Demokratik uluslar faydalı olanı güzel olana tercih eder ve güzelin de faydalı olmasını ister,” diye durumu özetliyor. Dolayısıyla sanat da bu bağlam çerçevesinde bir meta olarak yeniden yapılandırılır ve değeri, odağında tüketicinin olduğu kitle pazarına bağlı olarak belirlenir. Tocqueville, sanatçıların -kendi karakterlerindeki benzersiz yaratım kabiliyeti ya da aldıkları kusursuz eğitim sayesinde- hâlâ başyapıtlar üretebildiğini gözlemler. Ancak o zaman bile genel dürtü sıradan olana, yani kendi değerini kendi yargılarına göre belirleyene yönelmektir.

Şu an Batı kurumlarının benimsediği eğilim de tam bu şekilde. Yeni düzen estetik duyarlılığın “faydalı” kılınabileceğini, merkezi planlamayla oluşturulan politikalar, fonlar ve hedefe yönelik müdahalelerle biçimlendirilebileceğini öngörüyor. Bu yeni sistemde sanattan alınan hazzın mükemmellik standardına ulaşması bir gereklilik değil, daha ziyade programlanabilir ve ölçülebilir bir çıktı olarak “erişimi” teşvik maksadıyla kullanılıyor. 

İngiltere’de bu mantığın benzer bir versiyonu Yeni İşçi Partisi döneminde ortaya çıktı. Fransızların “kültürel eylem” (action culturelle) olarak adlandırdığı devlet müdahalesinin bu yeni alanı İngiltere’de “yaratıcı endüstriler” adını aldı. Hükümet politikaları çerçevesinde ortaya konan söylemde sanatçı artık sanatçı değil “yaratıcı girişimci” ve kültür de “bilgi ekonomisinin” dallarından biri. Bu, kültür sonrası devletin sevk ve idare mantığını genişleten bir belirleme. Vatandaşlar “yaratıcılığı üreten” kişiler haline gelir, sanat başlı başına “ekonomik bir çıktı” olarak yeniden tanımlanır ve devlet de bu ulusal “yaratıcı ekonominin” yatırımcısı ve marka yönetici olarak sahnedeki yerini alır. 

Kültür sonrası devletin kültür sanat alanındaki olumsuz etkisinin en bariz örneklerinden birini, kültürle bağlantılı kurumların protesto gruplarını yatıştırmaya çalışmasında görüyoruz. Yöneticilerin estetik standart ve ilkeler konusunda herhangi bir fikri olmadığından pazarlık kozu haline getirebilecekleri kimlik temelli ölçütlere başvuruyorlar. Fakat kültür sonrası devletin, müzakereci çoğulculuktansa (modus vivendi) ayrışma, gerilim ve çatışmanın belirgin hale geldiği cemaatçilikle tanımlanan günümüz “çok kültürlü” toplumlarında kültürel mirasla ilişki kuramamasının çok ciddi sonuçları var. Sembolik hale gelen ortak zemin korunamadığında ve kamu kurumları kim olduğumuzu, nereden geldiğimizi olumlu bir biçimde telaffuz etmekten vazgeçtiğinde kültür, kültürel çağrışımlar yaratmak yerine normal şartlar altında azaltılması gereken kutuplaşmayı artırıyor.

Bu eğilim karşısında muhafazakârların verdiği tepkilerse kültürün ve gerçek sanatsal kusursuzluğun neler gerektirdiğini anlamakta ne denli yüzeysel kaldıklarının bir göstergesi. “Geleneğin” bağlamından koparılmış imgelerini pazarlayan sağcı influencerlar ise eleştirmek istedikleri kültürel “yenilikçilerle” aynı yerde konumlanıyor ve sergiledikleri onca aziz portresi ya da boşlukta asılı duran Yunan kahramanlarıyla özden çok performansa odaklanıyor. İlginç bir paradoks ama muhafazakârların yüceltmekten inanılmaz bir keyif aldığı estetik formlar, örneğin Georgian dönemi sıra evleri, küçük kasaba meydanları ya da zanaatkâr atölyeleri, genellikle solcular, yani kendi ideolojik muhalifleri tarafından restore edilip koruma altına alınıyor. Üstelik bu gibi kültürel varlıklara saygı duyduğunu iddia edenlerin çoğu ne kültürel varlığımıza uygun bir icraat ortaya koyuyor ne de icra edenlerin yanında duruyor, tek yaptıkları konuşmak ve konuştuklarında da görüyoruz ki, aslında canlı bir kültürü sürdürmek için gerek duyulan felsefi tutarlılıktan yoksunlar. Liberallerse meselenin bambaşka bir boyutunda. Onlara göre kültürel sübvansiyonlar tamamen kaldırılmalı ve devlet, kültürü serbest piyasanın keyfe keder uygulamalarına teslim etmeli. Oysa gerçek sanat her zaman himayeye ihtiyaç duyar ve sanatçılar da gerçek bir sanat eseri ortaya koyabilmek için sunulan bu desteklerden faydalanır. 

Devlet kültür söz konusu olduğunda agnostik bir tutum sergileyemez çünkü kültür hem geçmişle olan bağımız ve insan olma deneyimine erişmenin en güçlü yolu hem de yaşamlarımızı besleyen ve yaşam tarzımızı korumamıza imkân veren ilkelerin ta kendisi. Ve işte kültür sonrası devlet tam da burada hatalı bir yöne sapıyor: Sevk ve idareyi anlamla karıştırıyor, koruduğunu iddia ettiği ruhu boğup yok ediyor. Bu yüzden kültürel tartışmanın, kültürü politik bir performans olarak süreç haline getirilen mevcut kültür anlayışından uzakta, radikal bir revizyona ihtiyacı var. Bu revizyonun her şeyden önce estetik kusursuzluğa, kanona yönelik yeni bir anlayışa ve sanatsal açıdan üstün olana duyulan açlığa yönelmesi gerek. Başka bir deyişle sanatsal hiçbir değere sahip olmayan bu çorak arazilerden uzaklaşmalı ve ikinci bir Rönesans başlatmalı. 

YORUMLAR

Henüz hiç yorum yapılmamış. İlk yorum yapan sen ol!

Öne Çıkanlar

Sevmek mi Sevilmek mi?B. Y. Genç
İLGİNİZİ ÇEKEBİLİR

Uğraş Abanoz

25 Nisan 2025

Kara Bir Vardı Bir Yok

Yakup gün boyu susardı, kimse aklından geçenlerin ne olduğunu bilmez, sormaya cesaret edemezdi. Rıhtıma inen dar sokakta, barakadan bozma bir evde otururdu. O, denize açılınca balıklar kaçışırmış, saatler, rotalar ona göre ayarlanırmış. Yakup'un ışığı hep yanardı, karada demirk..

Devamı..

mevsimî

Tan Doğan

"İnsanları yalnızca bilinmeyen korkutur.
Ama insan bilinmeyenle yüz yüze geldi mi, o korku bilinene dönüşür."

Antoine de Saint-Exupéry

BİZİ SOSYAL MEDYADA TAKİP EDİN

Oggito © 2024