Güçlü bir edebi metni okurken orada yaratılan âlem içinde güçlü, temel, daha önce işitmediğimiz güçte bir hayat görüşüyle karşılaşırız.
Bu bazen o âlemdeki bir karakterin zihninden bazen de bizzat yazarın sesinden aktarılır bize. Bazen bu derin görüş sayfalarca uzanırken bazen de tek bir cümle olma özelliği gösterir. Kısa veya uzun olsun, iyi bir okur orada yazara ait güçlü bir fikir olduğunu ve bu fikrin hem yazarın hayat görüşünün özetini içerdiğini hem de elimizde tuttuğumuz metnin merkezine dair bir şeyler söylediğini hemen anlar. Tolstoy gibi, Dostoyevski gibi, Flaubert gibi Joyce veya Borges gibi büyük yazarların oluşturduğu metinler böyle bir hazine olma özelliği barındırır.
Aşağıya Türk ve dünya edebiyatlarından edindiğim ve beni derinden sarsıp üzerlerine ara ara düşünmeden edemediğim bazı yazar sözlerini ve bunların bendeki anlamlarını aktarmaya çalışacağım.
Ben milliyetçi değilim, Hristiyan olduğumu da zannetmiyorum. Jorge Luis Borges
Borges’e ait bu sözü hangi kitabında okuduğuma dair bir tespitte bulunamıyorum. Borges külliyatını elime alıp didik didik edersem -yani bu zahmetli işe kalkışırsam- elbette bu cümleyi en azından anlam olarak içeren bir cümleyle karşılaşacağım. Aşağı yukarı on yıl önce okumuş olmalıyım ve o gün bugün yakamı bırakmayan bir Borges görüşü içeriyor. Belki de hayat görüşümü değiştirerek yatkın olduğum tarafa beni taşıdı diye de en sevdiğim hayat görüşlerinden biridir.
Ne diyor burada Borges?
Borges’in kavradığı şey değer ve inançların bütün tarih boyunca sürekli değişime uğradığı gerçeği olmalı. Yarın ortadan kalkacak, belki de izine dahi rastlanmayacak bir takım fikir veya ideolojilere bağlı kalmak bu noktada farkındalık kazanmış biri için dayanılmaz olabilir. 18.yy öncesinde sadece cılız ve bilinçsiz bir şekilde rastlayabileceğimiz milliyetçilik ve milyonlarca yıllık insan bilincinde sadece son iki bin yılda yer edinebilmiş Hristiyanlık Borges’e göre çok da temel ve değişmez şeyler olmamalı!
Edebiyat, hayatı anlama bakımından bizi dinin emir ve yasaklarından ve felsefenin zorluklarından kurtarır. Orhan Pamuk
Orhan Pamuk’a ait bu söz derinlikli olduğu kadar aynı zamanda adeta edebiyata karşı söylenmiş bir şükran bildirgesi olma özelliği de gösterir. Nihayetinde, insanın yapmaya çalıştığı şey hayatı ve kendini anlamlandırma çabasıdır.
Niye buradayım? Niye varım? Sonra ne olacak? Hayat dediğimiz bu şey de ne? İnsan çabası sürekli bu tarz sorulara cevaplar aramaya çalışır. Felsefe, din ve daha pek çok yazılı metin bu can alıcı sorularda imdadımıza yetişme gayreti içindedir. Edebiyatı diğer bütün metinlerden ayıran şeyse hayatı bize öğretirken bizi ikna etmeye çalışmaması olmalı. Bir edebi metnin temel gayesi bir fikir sunmaktan çok hayat ve insan denen şeyin malzemesini bize sunmaktır.
Sanatsal metinler dünyanın haritası haline geldiğinde insanlık kurtulacaktır. İtalo Calvino
Calvino böyle bir sözü Amerika Dersleri’nde söylemiş olmalı. Aklıma kalan şekliyle defterlerimin birine yukarıdaki gibi not etmişim.
Calvino burada bizi önemli bir noktada kahince uyarıyor. Sanatsal metinler dünya gerçekliğini ve kitle psikolojisini fethetmedikçe insanlıktan pek de bir şey beklemeyin demeye getiriyor. Burada siyasete toptan bir gönderme de olduğu ilk bakışta kolayca anlaşılıyor. Dünya bir gün kurtulacaksa bu ancak sanatla olabilecek diyen Calvino formülü de ona karşı girişilecek ilgide görüyor. Futbolcuların milyon dolar etmediği, insanların siyasi liderlerden korkmadığı, kitabın her ülkede en çok incelenen nesnelerden biri haline geldiği, en önemli kararların merkeze paranın değil insan duygusunun konularak alındığı bir dünyadan bahsediyor Calvino. Bu cümleyi kurduğuna göre böyle bir dünyanın mümkün olduğunu da düşünüyor olmalı.
Yukarıda, 20.yy’ın ikinci yarısından itibaren (Borges aşağı yukarı on yıl daha erken başlar ürünlerini vermeye) ürün vermeye başlayan üç büyük yazarın düşüncelerine eğilmeye çalıştım.
Eğer başka düşüncelere sürüklenmezsem, belki, onlarca daha yazarı böyle cümle cümle konuşurum. Belki dedim ama içimden geçen şey bir gün mutlaka!






