Oggito Logo

Ne Haber

Bilim Teknoloji

Ekonomi

Liste

Söyleşi

Öykü

Video

5 Mayıs 2017

Edebiyat

Baskı Kurmanın Evrensel Yolları ve Okura Yaşatılan Gece

Jale Özata Dirlikyapan

Paylaş

13

0


Gece zor bir metindir; ancak ondan çekinmek, ona yaklaşmak istememek bizi birçok aydınlanma ânından yoksun bırakacaktır. Gece özenli okuru eğitir; onun yazınsal kavramlar hakkında derinlemesine düşünmesini sağlar ve imgelemini zenginleştirir. Okur, metinle “doğru” bir ilişki kurduğu anda, yaşamına bakışı da değişecek, yoğunlaşacaktır.

Jale Özata Dirlikyapan

Bilge Karasu’nun Gece romanını, özellikle bugün yeniden okumak gerek. Söylemlerin kurmaca düzleminde insanlar üzerinde, üst kurmaca düzleminde ise okur üzerinde nasıl baskı kurduğunu yeniden anlamak için... Zor bir metin olsa da inatla çabalamak gerek. Gece’nin okuru olmaya çalışmak yalnızca geleneksel anlatım biçimlerine değil, aynı zamanda geleneksel baskı kurma biçimlerine de direnmenin bir yolu çünkü. İktidar tarafından özenle “kurulan” dünyanın nasıl “kendiliğinden” kurulmuş gibi gösterildiğini anlamak için okumalı Gece’yi. Özellikle bugün.

Romanın ilk üç bölümündeki anlatıcılar kendini kurma çabası içindedir. Okur da metnin başından itibaren kendini kurmaya yönelir. Karşı karşıya olduğu metin ondan ne istediğini hemen belli etmediği gibi, okur, metnin “örnek okur”unun niteliklerini araştırmaya giriştiğinde, kendini de deşmeye, değiştirmeye ve yaşadığı şaşkınlıklar ve zorluklar karşısında konumlanmaya başlar. Okurda şaşkınlık yaratan ve onun yorumlama aşamasında zorlanmasına neden olan şey, genel olarak, metnin yapısıdır. Daha ilk bölümde çok katmanlı yapısını hissettiren metin, birçok anlatıcı söylemini bir araya getirerek okuru sürekli duraklatır. Okur, yeniliklere açık ve metnin oluşturmaya çalıştığı “okur”a dirençli değilse, bu duraklamalar ona her seferinde yeni bir açılım kazandırır. Gece’nin, Akşit Göktürk’ün deyişiyle, “belirli bir gerçekliğin, tek tanımla saptanabilecek bir insanlık durumunun dile getirildiği bir anlatı” (Gece, “Sunuş”, s. 5) olmaması, okurun işini zorlaştırdığı gibi, onu sürekli metnin “içinde” tutarak okumasını bir deneyim, başka bir deyişle “başından geçen bir olay” haline getirir. Wolfgang Iser’in de belirttiği gibi anlam, metindeki işaretlerle okurun kavrama uğraşı arasındaki etkileşimin bir ürünü olmalıdır; metin, tanımlanacak bir nesne değil, deneyimle elde edilecek bir etkidir (Act of Reading, s. 10).

Gece’de kurulmaya çalışılan “alternatif dünya”, okura 1970’li yılların Türkiyesi’ni anımsattığı gibi, evrensel anlamda, baskıcı rejimlerin korku ve belirsizlik yaratmak için tezgâhladıkları “oyunlar”ı da imler. “Yazar”ın kurmacasına girmesiyle kendine işaret eden anlatı ve yaralanan “dünya”, bu özelliğiyle tarihsel bağlamda da ele alınabilir. Söylemlerin temsili yoluyla tarihin nasıl yapıntılaştığını gösteren metin, dil dışında hiçbir şeyden emin olamayacağımızı imler gibidir: “Karanlığın içinde, şimdilik, yaşamını sürdürebilirmiş gibi görünen tek şey, .... dil”dir (Gece, s. 22). Üç bölümdeki her bir anlatıcı, kendini ve diğer anlatıcıları kurmaya çalışırken, aynı zamanda kendi “tarih”lerini de oluşturmaktadır. Çünkü “kişiler dünyada yalnızca kendi duruşlarını yapılandırıp kendi tarihlerini anlatmazlar; aynı zamanda, diğerlerinin söylemlerinde konumlanır ve onların kurgularının karakterleri olurlar” (Patricia Waugh, Metafiction, s. 136). Gerçek hayatta geçerli olan bu durum, Gece’de de “söylemlerin temsili” ile gösterilmiştir. Üstkurmaca metinler yaşamı değil, yaşamdaki söylemleri temsil eder. Bu durumda, “söylenti söylemi”, “her şeyi bilen anlatıcı” söylemi, metnin ilk üç bölümünde “ben” diyen seslerin söylemi “kendini kuran bireyliğin devinimi”dir. İlk üç bölümün “geleneksel roman” türüne benzerliği ve benzemezliği üzerine düşünen okur, metin karşısında kendini de kurmaya girişir. Başka bir deyişle, roman olma çabası içindeki metnin karşısında, o metnin “örnek okur”u olma çabasındaki okur vardır.

Okurun, ilk basımında “roman” olarak sunulan Gece metninden birtakım beklentileri olacaktır. Bu beklentiler okurun roman türü hakkındaki bilgisi ve deneyimiyle orantılıdır. Iser’in dediği gibi, “Tür, okurda belli beklentiler uyandıran kod öğedir” (“Interview”, s. 55). Ancak Gece, bu beklentileri olduğu gibi karşılayacak türden bir metin değildir. “Beklenti oluşturma-beklenti bozma” arasında gidip gelerek, okuru dinamik bir sürecin başkahramanı yapar.

Gece, daha ilk sayfalarından anlaşılacağı üzere, tek bir kurgusal katmandan oluşmaz. Okur, birden çok okuma sonucunda metinde yatan katmanları algılamaya başlar. Bu katmanları alımlaması ise daha çok zamanını alacaktır. Metnin arkasında, onu özenle ören, “yalan dünya”sını kusursuzlaştırmak için ter döken ve kendini unutturmayı başaran bir yazar yoktur. Metin sürekli örülüp sökülmekte gibidir. Üstelik dikkatli bir okurun fark edeceği “ilmek hataları” daha ilk bölümde kendini gösterir ve metnin kurmacalaşamamanın bir anlatısı olduğunu imler.

Metnin ilk bölümünden itibaren, gecenin gelişinin anlatılmaya başlamasıyla karanlık ve korku dolu bir atmosfere odaklanmıştır okur. Roman okuma deneyimlerinden gelen alışkanlıkla, “gösteren”den çok “gösterilen”i kavramaya çalışır. Ancak, önce alt bölümlerin yardımıyla değişen sesleri fark eder. Başlarda her şeyi biliyor görünen tanrı-anlatıcı varken, ilerleyen sayfalarda gecenin işçileriyle ilgili söylentileri aktaran anlatıcı sesi devreye girer. Daha sonra, metinde ilk kez “ben” diyen anlatıcı-yazar ile karşılaşır okur. Birkaç alt bölüm sonra, başından geçenleri anlatmaya girişen birinci kişi anlatıcının sesi duyulur. Çoksesliliği amaçlamış bir metinle karşı karşıya olunduğu düşünülebilir. Ancak birkaç dikkatli okuma sonucunda görülecektir ki, anlatıcılar kendi sınırlarını tutarlı bir şekilde çizmekte zorlanmakta, birbirlerinin sınırlarını ihlal etmektedirler. Seslerin her biri kendi bakış açılarını vermeye, çoğu yerde “deneme üslubu”yla düşüncelerini iletmeye, başka bir deyişle metin içinde oluşmaya, konumlanmaya çalışmaktadır.

“Üst Kurmaca ve Çağdaş Avant-Garde” başlıklı yazısında Waugh şöyle der: “Dillerin ‘parodi’si, her şeyi bilen yazarın, son sözü söyleyen roman bitiminin ya da kesin yorumun okur üzerindeki otoritesini sarsacak karşı tekniklerin de uygulanmasıyla okuru bu yapılara yabancılaştırma işlevi görür” (s. 56). Gece’de de, başı ve sonu belli, neden-sonuç ilişkileriyle yürüyen, belirgin bir bütünlüğe ve sürekliliğe kavuşan bir “öykü”den söz edilemez. Belki, tam da bu özelliğiyle “gerçekçi”dir. Bilge Karasu, “İmge Üretiminde Roman Hâlâ İlk Sırada” başlıklı yazısında, “Her şeyden önce romanın kendini nasıl gördüğü, ‘dünya’yı belli bir düzene sokan metnin kendi düzeni üzerine, kendi kendi üzerine kurduğu/yarattığı imge, söz konusudur. Dünyanın nasıl görülüp nasıl gösterileceğini, nasıl dile getirilmesi gerekeceğini ‘öğretmekte’dir roman,” (ss. 19-20) diyerek metnin kurduğu imgenin, dünyayı algılayış şekline bağlı olduğunu belirtir. Gece metni dünyayı “gece” imgesiyle birlikte düşünür ve bu imgenin etrafında dile getirir. Baskı uygulayan ve baskıya maruz kalan birbirinden kesin sınırlarla ayrılamaz. “Belirsizlik”, gecenin olduğu gibi Gece’nin de başat özelliğidir. “Konuşan kim,” sorusu, Gece’yi gece yapan en önemli sorudur.

Bilge Karasu, “Yol” adlı yazısında, “Benim yazdıklarımda, bildiği gibi yaşamak isteyenlerle, başkalarını da kendi bildiği gibi yaşatmak isteyenler karşı karşıya geldi,” der (s. 100). Gece’de de, öncelikle korkunun insanların içinde kök salmasını sağlayarak onları elde tutma izleği, metnin katmanlarından birini oluşturur. “Yalnız gücü değil, insanların kafasını da, gönlünü de elde tutmak” (s. 104), korkunun “bilimsel” bir yolla kullanılmasına bağlıdır. Kullanıcılar da, yarattıkları korkudan muaf kalamazlar. Kendilerinden çıkan korku dalgası, onları da içine alarak büyüyecektir.

Metnin ilk bölümünde ayrıntılı bir şekilde anlatılan “gecenin işçileri” adlı grup, sözü edilen baskı ve korku ortamını hazırlar görünmektedir. Kullandıkları işkence yöntemleriyle insanları “gecenin en uzunu”na hazırlamaktadır bu işçiler. İnsanların “bilmedikleri –dolayısıyla söylemek istemek ya da istememek durumunda bulunamayacakları– şeyleri nasıl, ne zaman, hangi koşullar altında söyleyebileceklerini” araştırmaktadırlar (s. 70). Gecenin işçileri hakkında hiç kimse kesin bilgilere sahip değildir. Söylenti, bilgiden çok korkunun bulaşmasını sağlayan en etkili yoldur Gece’de. Öte yandan, ürküntü yaratacak olayların karşısında insanlar “kendilerini daha az ürküten ne varsa” ona inanmakta, böylelikle “normalleştirme süreci” diyebileceğimiz bir süreci yürüterek, işçilere belki de en büyük yardımı yapmaktadırlar: “İnsanlar, gitgide, istediklerine inanmakla yetindiklerini, düşünüp tartmayı, ölçünmeyi, olanı biteni görmeğe çalışmayı yavaş yavaş bir yana ittiklerini daha fark etmiyorlardır belki de. Bunun farkına varmağa başladıklarında ise ortalık iyice kararmış olacak” (s. 34).

Foucault, “Özne ve İktidar” adlı yazısında, “İktidar, mümkün eylemler üzerinde işleyen bir eylemler kümesidir: eyleyen öznelerin davranışlarının kaybolduğu imkân alanı üzerinde yer alır: kışkırtır, teşvik eder, genişletir ya da sınırlar, kolaylaştırır veya zorlaştırır,” der (s. 74). Gece’de bir “muamma” haline gelen sokaklar, başı sonu belli olmayan merdivenler ya da gece kolayca biriksin diye açılan çukurlar, baskı kurmaya ve kişileri pasifleştirmeye çalışan işçilerin, insanların “eylem alanları” üzerinde eylemde bulunduklarının simgesel göstergeleridir. “Sıkışmışlık” ve “kapatılmışlık” duygularını yaşayan insanlar, “gözsüz”leşmekte, olanı biteni tartmak şöyle dursun, görmekten bile vazgeçmek zorunda bırakılmaktadırlar.

Gece metni, bir yandan içeriğiyle baskıyı ve korkuyu anlatırken, bir yandan da anlatım teknikleriyle baskı kurma biçimlerinin en etkili örneklerini verir. Metnin ilk bölümünde, “gecenin işçileri” adı verilen birtakım kişilerin gizlilik, korku ve ölüm yoluyla geceyi hazırladıkları, önce “tanrı-anlatıcı”ya benzer bir anlatıcı, sonra söylentilere yaslanan, olup bitenler hakkında “herkes kadar” bilgiye sahipmiş gibi görünen bir anlatıcı tarafından anlatılır. Tüm metni okuyup başa dönen, metne karşı tepkilerini şekillendirmiş okur, gecenin işçilerinin bazı tekniklerle insanların üstünde sağlamaya çalıştığı baskıyı, metnin de okurda sağlamak istediğini anlar.

Metnin teknikleri nelerdir? Herhangi bir karakterle özdeşim kurması engellendiği halde, okur kendini nasıl metin kişilerinden biri gibi duyumsar? Bu sorulara yanıt aramak için metnin ilk sayfalarına dönmekte fayda var. Örneğin, “Onların işi, geceyi hazırlamak: Yer yer çukurlar açmak örneğin; gecenin kolaylıkla birikip doldurabileceği çukurlar. .... Geceyi hazırlamakta kullandıkları âletler ellerinde, sokaklarda dolaşırlar, sayıları da gitgide artar” (s. 18) sözü, metnin anlatıcıları için de söylenebilir. Sayıları gitgide artan anlatıcılar, süreksizlik ve belirsizlik sağlayan açıklamalarıyla metni karanlığa boğar. Okur, kendini her an açılmış bir çukurda bulabilir. Tutarlılığı sağlamak için topladığı her veri, bir süre sonra kendi kendini yok eder. Okur, metni okumayı sürdürmek, yeni bir çukura kadar yola devam etmek için karanlıkta az da olsa gördüğü ipuçlarına tutunmak zorundadır. Öte yandan, metnin çok parçalı görüntüsü, okurun “akan” bir okuma yapmasını engeller.

Foucault, “Özne ve İktidar” adlı yazısında, “İktidar ilişkilerinin giderek yönetimselleştirildiğini, yani devlet kurumları biçiminde ya da devlet kurumlarının kanatları altında geliştirildiğini, rasyonelleştirildiğini ve merkezileştirildiğini söyleyebiliriz,” der (s. 79). Gece’de de, “akıl almaz” kişilerin “akıl almaz” edimleri, özenle rasyonelleştirilmektedir. İşçilerin, bazı kurumları kullanarak, o kurumların arkasına gizlenerek (“Araştırma Merkezi” ve “Bilgiler Sarayı” gibi) amaçlarına giden yolda yürümeleri, insanların en derinlerdeki korkularına, aşağılık duygularına ve ölüm korkularına sokularak onlara istediklerini yaptırmaları ve söylenti gibi gündelik bir söylemi “kendi çaplarına uygun bir hale” (s. 195) sokarak gizliliğin sonuçlarından yararlanmaları “gece”nin gelmesine neden olmuştur.

Linda Hutcheon, Narcissistic Narrative (Narsisistik Anlatı) adlı kitabında şöyle der: “Üstkurmaca metinlerde, okurun karşı karşıya olduğu paradoks, metnin ‘temsil miti’ni bozmak isterken temsile kalkışmasıdır. Olanaksız olduğunu hiçbir zaman unutmadığı halde, kendi metinsel sınırlarını aşmaya çalışır” (s. 141). Gece’de de bu durum söz konusudur. Sürekli üste çıkarak, kurmacanın dışında yer almaya çalışan “yazar”, kendini metinsel sınırların içinden çıkaramaz. İnsanların tepkilerini bile kendi yaratan “gececi” gibi, “yazar” da metnin tek sahibi olmaya çalışmış, ancak sürekli bir üste konumlansa da metin sınırlarını aşamadığından, “yalanları sonuna dek götür”müş, “patlayacak kerteye vardır”mış ve sonunda tuzla buz olarak yalan söyleyemez hale gelmiştir.

“Gececiler”in izledikleri yollarla, “yazar”ın metni oluşturmada kullandığı tekniklerin benzerliği, kişinin dil tarafından nasıl baskı altında tutulabileceğini gösterir okura. Öte yandan, gececilerin yapılandırdıkları “mekânlar”, gerek biçimsel özellikleri, gerekse içindeki kişilerin deneyimleri bakımından metnin modeli gibidir. Bu durum da okurun kendini bir “çıkmazlar yumağı”nda hissetmesine, “Bilgiler Sarayı” ya da “Rahneler caddesi”ndeki (rahne: gedik, yarık) insanlar gibi korkuyu ve kıstırılmışlığı yaşamasına neden olur. Metinde geçen mekânlar, metnin öne çıkardığı “belirsizlik”, “karmaşa”, “kâbus” izleklerine uygun olmakla beraber, metnin anlatım tekniğini, anlatının okur tarafından alımlanışını da simgeler. Örneğin birinci bölümde N.nin içine girdiği “Bilgiler Sarayı”, yer yer bitmemiş izlenimi veren dış yapısı ve havada asılı kalmış, kesişen merdivenleri, karanlık boşlukları, birbirinden habersiz iki kurumu barındıran iç yapısıyla anlatının bir “maketi” görünümündedir.

Metinde nedensel dizilerden söz edilse bile, bu diziyi izleyen okurun, Bilgiler Sarayı’ndaki N.nin merdivenlerdeki durumu gibi, kendini havada asılı kalmış bulması ve önüne baktığında “aşağılarda kararan bir uçurum” görmesi kaçınılmazdır. Neden-sonuç ilişkisi kurmayı sürdürdükçe yolunu kesen başka nedensel dizilerle karşılaşır. N., tüm merdivenleri bitirmeden, kendisinin de anlamadığı bir şekilde oradan çıkmayı başarır.

Görüldüğü gibi, baskı uygulama tekniklerinin en yetkin örneklerini veren Gece, okurunu karşısına konumlandırıp onun olana bitene seyirci kalmasına neden olmaz. Okur, yaşadığı sıkışmışlık, korku, gizem, süreksizlik ve nedensizlik duygularının işletildiğini ve metnin kişilerinden biri olduğunu duyumsar. Gece, okurunu sürekli içeride tutarak, okumasını başından geçen bir olaya, bir deneyime dönüştürmektedir.

Öte yandan Gece’yi okuma deneyimi, bir metinde anlam ve değerlerin nasıl oluştuğunu göstermekle kalmaz, yaşantımızdaki anlam ve değerlerin de nasıl kurulduğunu anlamamızı, dolayısıyla değiştirilebilir ve meydan okunabilir olduklarını görmemizi sağlar. Linda Hutcheon da şu sözlerle, okuma alışkanlıklarımızı sorgularken yaşam değerlerimizi de yerinden oynattığımızı belirtir:

“Okuru eğitmek, süreksizlikle, yıkıcılıkla ve okuma alışkanlıklarını bozmakla mümkündür. Kararsız ve değişken okur, sanat kavramlarını ve yaşam değerlerini ince eleyip sık dokumaya zorlanır. Okuduğunu anlama aşamasında sürekli kendini yeniler ve böylelikle kendi düşünce ve imgelem kalıplarına olan esirliğinden de kurtulmuş olur.” (s. 139)

Gece zor bir metindir; ancak ondan çekinmek, ona yaklaşmak istememek bizi birçok aydınlanma ânından yoksun bırakacaktır. Gece özenli okuru eğitir; onun yazınsal kavramlar hakkında derinlemesine düşünmesini sağlar ve imgelemini zenginleştirir. Okur, metinle “doğru” bir ilişki kurduğu anda, yaşamına bakışı da değişecek, yoğunlaşacaktır. “[Düşüncenin] nesnesiyle gerçekten ilişki kurabilmiş olduğunun ilk kanıtı, çok geçmeden çevresinde başka nesnelerin de billurlaşması”ysa (Adorno, s. 89), Gece’yle kurduğumuz doğru ilişki, yaşadığımız dünyada oluşturulan, oluşturulmaya çalışılan gecelerin arka planında işletilen söylem mekanizmalarını fark etmemizi sağlayacaktır. Dolayısıyla bu mekanizmalarla nasıl mücadele edileceğinin ipuçlarını verecektir bize. Az şey mi?

Öte yandan ve son olarak, gecede ne kadar çok fener yanarsa yansın, onu gündüze çevirmenin mümkün olmadığını da unutmamak gerekir; ama Karasu’nun dediği gibi, “yazının alacakaranlığı çok üretici olabilir” (“‘Dostlarım Üzerine’ Diye Söze Girişerek”, s. 70).

* Bu yazı, 2003 yılında Bilkent Üniversitesi’nde tamamladığım “Bilge Karasu’nun Gece’sine Okur ve Metin Odaklı Bir Yaklaşım” başlıklı yüksek lisans tezimin gözden geçirilmiş bir bölümüdür.

Kaynakça

Theodor W. Adorno, Minima Moralia, Çev. Orhan Koçak ve Ahmet Doğukan, Metis, İstanbul, 2000.

Michel Foucault, “Özne ve İktidar”, Çev. Osman Akınhay, İçinde: Özne ve İktidar, Haz. Ferda Keskin, Çev. Işık Ergüden ve Osman Akınhay, Ayrıntı, İstanbul, 2000, ss. 57-83.

Linda Hutcheon, Narcissistic Narrative: The Metafictional Paradox, Methuen, New York, 1984.

Wolfgang Iser, The Act of Reading, Johns Hopkins University Press, Baltimore, 1978.

Wolfgang Iser, “Interview”, Prospecting, Johns Hopkins University Press, Baltimore, 1989, ss. 42-73.

Bilge Karasu, “‘Dostlarım Üzerine’ Diye Söze Girişerek”, Ne Kitapsız Ne Kedisiz, Metis, İstanbul, 2013, ss. 68-84.

Bilge Karasu, Gece, Metis, İstanbul, 1998.

Bilge Karasu, “İmge Üretiminde Roman Hâlâ İlk Sırada”, Ne Kitapsız Ne Kedisiz, ss. 13-23.

Patricia Waugh, Metafiction, Methuen, New York, 1984.

Patricia Waugh, “Üst-Kurmaca ve Çağdaş Avant-Garde”, Çev. Dürrin Tunç, kitap-lık, sayı 60, Nisan 2003, ss. 56-57.

Patricia Waugh, “Yol”, İçinde: Bilge Karasu, Öteki Metinler, Haz. Füsun Akatlı, Metis, İstanbul, 1999, ss. 100-111.

YORUMLAR

Henüz hiç yorum yapılmamış. İlk yorum yapan sen ol!

Öne Çıkanlar

Önce Oku Sonra DokuOğuz Demiralp
İLGİNİZİ ÇEKEBİLİR

Dilek Karaaslan

6 Ekim 2025

İrem Üreten: "Öykülerin evrenselliği v..

İrem Üreten, yazma sürecinde uzun dönem, benimle birlikte çoğu arkadaşıma yol gösteren ve eşlik eden Notos Atölye sayesinde tanıdığım bir isim. Uzun yıllar emek verdiği ilk dosyası, Saat Yönünün Tersine, Bilgi ..

Devamı..

En İyi Jane Austen Romanı Hangisiydi?

Oggito

"İnsanları yalnızca bilinmeyen korkutur.
Ama insan bilinmeyenle yüz yüze geldi mi, o korku bilinene dönüşür."

Antoine de Saint-Exupéry

BİZİ SOSYAL MEDYADA TAKİP EDİN

Oggito © 2024