Çarşıya ineceğini söyledi dedem. ”Akşama gelirim,” dedi. En ufak yalan emaresi yoktu gözlerinde. Geri döneceğine tüm kalbimle inandım. Ak düşmüş sakalı değdi yanaklarıma. Çok severdim beni öpmesini. Bazen önüne atlar, yanağımı ona dönerdim. Öpüp kucaklar, omzuna alırdı beni. Evde fazla durmadığı için az görürdüm. O yüzden hiç sevmezdim gitmesini. Dönüşünde gofret getirirdi hep. Severdim gofreti ama dedem için gözlerdim ben sokak kapısını. Saçımı okşadı, sedirden kalktı. Merdivenlerinden inip çıktı gitti yine o kapıdan. Ellerinde sebze, meyve dolu bir sürü torba vardı. Hınzırlığım tuttu, çektim sürgüyü arkasından. Bakıp güldü. “Kapıyı kapatma, kıymet bilmeyene de açma,” derdi. O gün hariç çıkmadım hiç sözünden.
Tarlasında olmayan nebat yoktu sanırım. Biber, domates, salatalık, patates, patlıcan, kabak, marul, elma, erik, çağla, kiraz ve daha neler... Benim en sevdiğim yeşil nohuttu. Avuç dolusu toplar, kabuğunu soyup afiyetle yerdim. Sonra bir avuç, bir avuç daha… Dedemin yokluğunda vakit geçsin diye nohutlara gömülmüştüm yine. Annem çıkageldi. “Kızım kökünü kuruttun, yetmedi mi yediğin,” dedi. “Daha yeni başlamıştım ama,” dedim dudaklarımı büzerek. Yine de aldı nohutları elimden. “Hadi biraz domates, soğan topla gel salata yapalım,” dedi. Hasır sepeti tutuşturdu elime gitti. Hiç sevemedim bu zoraki görevleri. Ben dedemin kızıydım. Oyun oynamayı, özgürce koşmayı, canım istedikçe sevdiğim meyvelerden, sebzelerden yemeyi sevdim. Olsaydı ona sığınırdım. Ama o anda yoktu işte. Domatesi, soğanı attım sepete. Ayaklarımı sürüye sürüye yürüdüm.
Demir kapıyı hafiften aralamıştım ki annemin sesini duydum. “Yazık değil mi ana, yaşlı başlı adamı ne üzüyorsun? Bilmiyor musun halini,” diyordu. Ananem cevap verdi: “Yavrum hastaysa otursun oturduğu yerde. İşine ne var, hâlâ dert dinliyor.” Duyduğum o kelime mıh gibi çakılmıştı beynime: hasta. Onun hasta olabileceğini hiç düşünmezdim. O dünyamı yerinde tutan direkti. O yıkılırsa dünyam yıkılırdı. Duyduklarımı hazmetmek için verandaya döndüm, sedirimize. Gözyaşlarım istemsizce akarken kapının aralığından gelen sesleri duyuyordum. Ananeme durumun hassas oluşundan bahsediyordu annem. Onu üzmemesini öğütlüyordu. O ise ortada hiçbir şey yokmuş gibi konuşmaya devam etti: “Herkeste var kalp, bir tek Rıza’da mı? Her işi başıma bırakıyor. Allah’ın günü gidiyor. Hatçe ne yapsın!”
Kuru baba derlerdi dedeme. Zayıf olmasına zayıftı ama bu lakabın sebebi başka. Yemez yedirir, içmez içirirdi dedem. Gariplere kol kanat gererdi. İki insan darılsa ilk o yapardı aralarını. Annem de ona benzerdi bu yönüyle. İlla gönül alacak, illa barıştıracaktı. ”Etme eyleme ana. Adam kötü bir şey mi yapıyor. Gel gidelim, bulup konuşalım,” dedi. Ananem kayıtsızca, “Adam he mi, adam? Kim görmüş adam yüzü. Kovdum işte. Doyursun dilediğini, dedi.
Sedirin üzerinde kavakları izledim yaşlı gözlerle. Yaprakları bir sağa bir sola sallanıyor ama onlara hiçbir şey olmuyordu. Dedeme de olmamalıydı. Hastalık, dert, sıkıntı gelip geçici bir rüzgâr değil mi? Ananem yanımdan geçerken düşmüş suratımı görmezden geldi. Bana ne söyleyebilirdi ki? Merdivenden indi, ahırın kapısını açtı. Sürmeli’ye gidiyordu. Sürmeli önceki gün doğum yapmıştı daha. Dedem koydu buzağının adını. “Sarıaslan olsun adı, Ceylan’ıma yoldaş olsun,” dedi. Ben de, “Ama aslanlar ceylanları yer, televizyonda gördüm ben," dedim. Bir elini Sarıaslan’ın bir elini benim başıma koydu. “Aslan da bir ceylan da yavrum,” dedi. Pek anlayamasam da o yoldaşım etti diye daha bir sevdim tatlı buzağıyı.
Annem çıkageldi birden. Şaşkın şaşkın, “Sen bizi mi duydun kuzum? Kıyamam ben sana. Oy oy oy!” dedi, sarıldı. “Dedemin kalbine ne olmuş anne,” dedim hıçkırarak. “Hiçbir şey olmadı kızım. Merak etme sen. Ben mahsuscuktan söyledim. Ananen üzülsün diye,” dedi. İnanmadım, cevap bile vermedim. Sürü sesi duyuldu uzaktan. Yan komşuya doğru yürüyordu çoban. Daha önceleri de gelir, Sürmeli’yi sürüye katar götürürdü. Akşama doğruysa dedemle birlikte gelirdi Sürmeli. Sürünün zil seslerini duyunca çarpardı yüreğim.
Hayvanlar evin önünden geçip giderken, “Kolay gele Hasan, nassın,” diye seslendi annem. Çoban elini göğsüne götürdü. “Allah razı olsun Emine abla. İyiyim şükür. Sen nassın,” dedi. O da aynıyla karşılık verdi. Orada yaşayanların çoğu akrabamızdı, annem tanırdı bu insanları. Bense yabancıydım hepsine. Tanıdık, konuştuk, kaynaştık derken araya babam girer, şehre götürürdü bizi. Babam çoğunlukla uzun yola gider, Bizi de Tomarza’ya dedemlerin yanına bırakırdı. Şofördü. Onun gidişine üzülürken dedeme kavuşacağım diye sevinirdim. Dönünce bizi yine götürürdü şehre. Küçük yaşta annesini babasını kaybetmiş babam. Dedem onun kaldığı akrabalarını ziyaret edermiş sürekli. Yardım eder, gezdirir, sohbet edermiş onunla. Öz babası gibi severdi dedemi.
Çoban tam el sallayıp gidecekken döndü: “Yav Rıza dede de iyi uyuyor ha, selam verdim duymadı,” dedi. “Neredeydi babam,” dedi annem telaşla. Caminin avlusundaki çardakta uyukladığını duyunca put gibi kaldı bir an. Sonra yel oldu uçtu sanki. Kötü bir şey olduğunu anladım hemen. Arkasından yalınayak koştum. Taşlarla örülü yol ayaklarıma battı. Baştan sona kavaklar bezeliydi yolun kenarları ve gözyaşlarımı soğutup yanaklarıma yapıştıran bir rüzgâr yüzüme yüzüme vuruyordu. Annemin çığrışlarını duyup pencerelere düştü insanlar. Merakla bağırıyorlardı arkamızdan. Cevaplamak ne mümkün! Kalbim gittikçe daha hızlı çarpıyordu.
Yolun sonunda göründü caminin minaresi. Annem benden önce vardı. Yanındaydı dedemin. Sarılmış, ağlıyordu. Dedem kıpırdamıyordu. Arkamdan zor bela yetişen ananemin sesini duydum. Sonradan görmüş koşturduğumuzu. Olan biteni sezmiş kendince. ”Rızaaam! Kurban olduğuuum, Rızaaam!” diye bağırıyordu. Beni geçip yanlarına vardı son bir hızla. Sonraları anlatırdı, “Belki yetişirim de son sözünü duyarım,” diye geçirmiş içinden. Ben de vardım yanlarına. Dedem öylece duruyordu. Ne ses, ne bir nefes duyabildim. Damarlarımda bir şeyler kaynıyor, soluksuz izliyordum.
Birden açıldı gözleri. Kıs kıs gülmesiyle ananemin bayılması bir oldu. Ne olduğunu anlayamadım bile. Annem bembeyaz kesildi. Ananemi ayıltmak için uğraştılar sonra. Annem camiden kolonya getirdi. Yüzüne, boynuna sürdü. Dedem de birkaç tokat attı. Ananem yavaş yavaş açtı gözlerini. Dedemin eline yüzüne dokundu. “Çok şükür. Allah’ım çok şükür,” dedi. O ise yine kıs kıs gülüyordu. “Eee Hatçanım, uykum mu ağırmış, gölgem mi? Söyle hele!” dedi. Ananem dedemin ellerini öptü, annem de. Ben de koştum sarıldım koca çınarın gövdesine. Elimi yüzümü basan soğuk terden kurtulmuş, dönmüştüm hayata. Sımsıcak öptü yanağımdan. Yine omzuna aldı sonra. Hep beraber eve doğru yürüdük.
Dedem o gün ölmedi ama hepimizi ölmekten beter etti. Hasan’ı da dahil ettiği oyunu anlatırken gözleri parlıyordu. Hiçbirimizin ödü patlamadı sanki. Ama ananem çok ağır konuşmuş. Ettiği laflar saymakla bitmez. Yardım ettiği o çocuklara söylediği sözler dokunmuş dedeme en çok. Onun ancak ölümden ders alacağını düşünmüş. “Ona ayna tuttum anladın mı Ceylan’ım,” dedi. Bense onun bana yalan söylemediğine, geri döndüğüne şükrediyordum sadece. Annem sofra bezini serdi, siniyi de koydu ortaya: kuskus çorbaları, salatalar, tere, yoğurt ve bazlamalarla bezeli o siniyi. Bağdaş kurduk. “Bismillah,” deyip kaşıkladı çorbayı kuru dedem. Sonra biz de başladık. Ömrümün en lezzetli sofrasıydı.