Kafka’nın günlüklerinin sansürlenmemiş versiyonu tanıdığımızdan çok daha karmaşık bir figürü gözler önüne sererken yazma süreci hakkında da pek çok şey söylüyor.
1917 yazının sonlarıydı, Franz Kafka on yıl içerisinde ölümüne sebep olacak tüberküloz belirtilerinin ortaya çıkmasına müteakip Bohemya kırsalında yaşayan kız kardeşinin yanına gitti. Ve hayatının bu beklenmedik ölçüde sakin döneminde bir dizi aforizma yazdı. Mesela bunlardan birinde şöyle diyordu: “Gerçek yol bir ip boyunca ilerler. Fakat bu ip havada asılı durmaz, bilakis yerde, ama bir tuzak telinden ziyade bir cambaz ipidir.”
Belki de Kafka, ölümünden beri biyografi yazarlarının ve akademisyenlerin tasvir etmeye çalıştığı Kafka’ya giden gerçek yolu tarif ediyordu. Zira yazarın iki bin kusür sayfalık biyografisini kaleme alan Reiner Stach bile kitabını belirsizlikle bitiriyor ve Praglı yazar Johannes Urzidil’den yaptığı alıntı vasıtasıyla Kafka’nın eserlerini ancak yakın çevresinin – o da az çok – anlayabildiğini fakat hiçbirinin Kafka’nın bu eserleri nasıl yazdığı konusunda bir fikrinin olmadığını belirtiyor.
Dava, Şato ve Değişim; her üçü de muğlak, gizemli ve aşırı derecede yoruma açık. Mesela Gregor Samsa gerçekten de bir böceğe dönüştü mü yoksa bu dönüşüm sadece sembolik miydi? Hikâyenin asıl can alıcı kısmıysa her iki olasılığın da doğru olması. Kafka son derece sade ve anlaşılır bir Almancayla yazıyor ama metinleri, kasten yarattığı tuhaf ve paradoksal gizemlerle örtülü. Vladimir Nabokov, Kafka’nın bu karanlık ve zengin hayal gücünü ön plana çıkaran şeyin üslubundaki berraklık olduğunu söylüyor.

Kafka’nın 1909 ile 1923 yılları arasında tuttuğu günlükler, bu berrak üslubun arkasında yatan muammaların gizini çözmemize yardım edebilir mi? Aslında Kafka’nın günlükleri 1940 yılından beri İngilizcede mevcuttu ancak bunlar, yazarın son arzusunun aksine onları yayımlayan Max Brod tarafından düzenlenmiş versiyondu. Orijinal nüshaların bulunması ve 1990 yılında Almanya’da yayımlanmasıyla birlikte anlaşıldı ki, yazardan inançlı bir düşünür yaratmak isteyen Brod günlüklerdeki anlatıları bir hayli çarpıtmıştı. Ve orijinal versiyon nihayet İngilizceye çevrildi.
Çeviriyi üstlenen Ross Benjamin’in amacı günlükleri Brod’un yaptığı gibi tutarlı bir bir bütün olarak sunmak değil, aksine Kafka’nın “amaçsız bir etkinlik olarak yazma eylemini kendini akışkanlığı ve süreğenliği içinde vermek.” Bunun en önemli sebeplerinden biri Kafka’nın başladığı bir defteri bitirmeden ötekine atlaması ve kimi zaman aylar kimi zamansa yıllar sonra yarım bıraktığı defterleri yeniden kullanmaya başlaması. O yüzden günlüklerin orijinal versiyonu yarım bırakılmış öykülerle, orta yerinden kopmuş, tamamlanmamış cümlelerle ve yazım yanlışlarıyla dolu. Brod’un versiyonundaysa akronolojik olan her şey kronolojik bir sırayla dizilirken cinsel içerikli olan kısımlar sansürlenmiş. Ölümünden sonra yazarın sadece metinlerini değil aynı zamanda kamuoyu nezdindeki ününü de kontrol eden Brod öyle bir Kafka yaratmış ki, onu ne geneleve giderken ne de İsveçli erkek bir turistin bacaklarını, “ancak insan dilinin değebileceği kadar gergin” olarak tasvir ederken düşünebiliriz.
Günlüklerin bize sunmuş olduğu benzersiz deneyimi çarpıtması açısından belki de en önemlisi, Brod’un metinlerde yer alan kurgusal kısımları çıkarması. Oysa kitabın en büyük keyiflerinden biri, Kafka’nın bir gün önce kimlere mektup yazdığını gösteren sıkıcı bir listeyle karşı karşıyayken sayfayı çevirince kendi çalışmaları bakımından devrim niteliği taşıyan Yargı’nın ilk taslağıyla yüz yüze gelmek. “Öyle ki, birdenbire Kafka’nın kozmosu ellerimizin altındaydı,” diye belirtiyor bu durumu Reiner Stach. Tesadüfi bir cezanın ya da düşman bir otoritenin ağına düşen umutsuz bir figür, komedinin sınırlarında dolanan bir korku, bir yanıyla gerçek yaşamda öteki yanıyla rüyalarda şekillenen bir olay örgüsü; Kafka’nın önündeki on bir yıl içerisinde kazıp çıkaracağı bütün damarlar burada işte. Onun heyecanını hissediyor, onunla aynı heyecanı paylaşıyoruz: “Bu öyküyü, Yargı’yı yazmaya ayın yirmi ikisinde, akşam saat onda başladım ve ertesi sabah saat altıda anca bitti. Oturmaktan bacaklarım öylesine tutulmuştu ki, ayağa kalkmam çok zor oldu.”

Bu yeni versiyon günlüklerin rengarenk ama ara sıra da bunaltıcı zenginliğini geri getiriyor: tiyatroya yapılan bir ziyareti çalakalem yazılmış bir öykü taslağı izleyebiliyor. Ya da özdeyişlerle yüklü bir cümle, detaylı bir fahişe tasviri, kayakla atlama yarışmasını izleyerek geçen zaman, ilişki içi sorunlar, Berlin’de olası bir yazarlık kariyeri, Napolyon’un Rusya seferinde yaptığı hataların listesi, hatta trenle seyahat eden bir yolcunun pantolonundaki kabarıklık. Bütün bunların kapsamlı notlar yardımıyla ve belli bir bağlam içerisinde sunulması, Kafka’yı salt “modern çağın temsili bir dehası” olarak değil aynı zamanda kendi yolunu çizmeye çalışan, hayal kırıklıklarını dışa vurmaktan çekinmeyen, neye ilgi duyuyorsa ona yönelen, deneyim ve ilham peşindeki genç bir adam olarak da ortaya koyuyor. Burada Kafka hem bir deha hem de bir saflık timsali ve aradaki çelişki bizi ona daha çok yaklaştırıyor.
Mesela Kafka’nın da çoğu yazar gibi yazma konusunda sıkıntı çektiğini görüyoruz. 1 Haziran 1912 tarihinin hemen altına “Hiçbir şey yazmadım,” diye not düşmüş. Ertesi gün cümle biraz daha değişiyor: “Neredeyse hiçbir şey yazmadım.” 7 Haziran: “Berbat. Bugün hiçbir şey yazmadım.” Ve bir sonraki ay: “Uzun zamandır hiçbir şey yazmadım.” Sonra devam ediyor: “Hiçbir şey yazmadım”; “Hiçbir şey, hiçbir şey”; “Beyhude bir gün”. Yani Kafka da çoğu yazar gibi hemen hemen aynı durumdan şikâyet ediyor ve tıpkı kendinden önceki ve sonraki yazarlar gibi asıl sorunun masası olduğuna karar veriyor.
Fakat çok daha derin hoşnutsuzlukların gün yüzüne çıktığı kısımlar da var. Bunlarda Edmund Wilson’ın “ulusunu yitirmiş, cesaretsiz, hoşnutsuz, işlemez durumda,” dediği Kafka çıkıyor karşımıza ve kendini tam anlamıyla hareketsiz bırakana kadar özeleştiri yapıyor. Mesela Mart 1912 tarihinde şunu yazmış: “Kendimden, her şeyden öylesine vazgeçtim ki.” 1914 yılındaysa sıra dışı bir soru sorup yanıtlıyor: “Yahudilerle nasıl bir ortak noktam var? Kendimle neredeyse hiç ortak yanım yok.” Ve kız kardeşi Ottla’ya şöyle diyor: “Konuştuğum gibi yazmıyorum, düşündüğüm gibi konuşmuyorum, düşünmem gerektiği gibi düşünmüyorum, işte bu yüzden her şey olabilecek en derin karanlığa gömülüyor.” Bu sözleri yalnızca edimsel bir kendine acıma sahnesi olarak algılayabilirdik, eğer ki Kafka Değişim’den Açlık Sanatçısı’na kadar pek çok eserinde aynı derin yalnızlık ve tecrit duygusunu dışa vurmasaydı.
Ve 21 Ağustos 1913 tarihinde, “Ben edebiyattan başka bir şey değilim,” diyor Kafka. Yazdığı öykülere, romanlara, günlüklere ve mektuplara ve hatta tüberküloz yüzünden konuşamaz hale geldiğinde karaladığı notlara baktığımız zaman benliğinin bedeninden ziyade kelimelerinde ve cümlelerinde ikamet ettiğini görmek zor değil. Kafka’nın günlükleri, bizi onun değişmez gizemlerinin eşiğine yönlendiren bir yol: sayfaların hipnotik ve dağınık ağında kurmaca ve itiraflar rüyalarla, alaycı bir mizahsa umutsuzlukla birleşiyor.
Çeviren: Fulya Kıyınçarsla
(Guardian)






