Oggito Logo

Ne Haber

Bilim Teknoloji

Ekonomi

Liste

Söyleşi

Öykü

Video

7 Ocak 2022

Kitap

Halil Tekeş ve "Yük": Bir Varoluş Mücadelesinin Romanı

Aynur Kulak

Paylaş

0

0


Halil Tekeş ile ikinci romanı Yük odağında yapmış olduğum söyleşi bir çocuğun varoluş hikâyesinin anlatıldığı mücadeleler üzerine gerçekleşti. Doğuştan gelen hastalığıyla, tüm ayrıksı özellikleri, kusurlarıyla, bir insanın çocukluktan ilk gençliğine korkuları, güç ile olan savaşı, hayatın içinde büyüme hikâyesinin yüklerinin anlatıldığı roman boyunca katman katman gerçekleşen bir varoluş öyküsü içinde buluyoruz kendimizi. Kendi yüklerimiz yetmiyormuş gibi başkalarının yarattığı yükleri de taşıyor olmamızın gerçekliğini bize sunan Yük romanı odağı çerçevesinde Halil Tekeş ile gerçekleşen söyleşimiz için buyurun lütfen.

Aynur Kulak: Yazıyla olan temasınız tiyatro metinleri yazarak başlıyor biyografinizde okuduğum kadarıyla ve sonrasında dizilerin senaryo yazarlığına kadar gelen bir süreç içerisine giriyorsunuz. Edebiyat ile olan bağınız nasıl başladı Halil Bey, nasıl buralara kadar geldi? Hikâyeler anlatmaya, karakter yaratmaya olan eğiliminizi edebiyat ile olan bağınızın kuvvetli olmasına yoruyorum; ne dersiniz?

Halil Tekeş: Ben derslerinde çok başarılı bir çocuk değildim. Öğretim hayatımın tamamında geçerliydi bu. Biraz içine kapanık olan tiplerdendim. Bu yüzden Edebiyat merakım da o yıllara dayanıyor. Genelde okuyarak vakit geçiriyordum. Oturduğumuz evin tek odasında soba yanardı. Televizyon da oradaydı. Çok sıcak, çok huzurlu zamanlardı. Ama buna rağmen ben soğuk odalardan birinde yorgan altında kitap okumaktan daha çok keyif alırdım. Şu an mesleği yaparken de edebiyatın büyük faydasını görüyorum elbette. Yazdığım iki romanla ilgili hep “karakterleri tanıyor gibisiniz” şeklinde geri bildirimler aldım. Oysa ne Kalender’i ne de Kudret’i tanıyorum; onlar tamamen hayal ürünü. Kafamın içinden fırlayıp kâğıda yerleşmiş arkadaşlar. Ama iyi okumanın ve iyi bir gözlemci olmanın bunu getirdiğini düşünüyorum.

AK: İkinci romanınız Yük ile okuyucularınızla yeniden buluştunuz. Yük’ün hikâyesi son derece gerçekçi ve gerçekten de duygularımıza dokunuyor. Yük’ün hikayesini yazmaya nasıl karar verdiniz? Halil Bey’e bu hikâye nasıl geldi acaba, hayatının hangi dönemindeydi ve nasıl yazmaya karar verdi sorularını ister istemez düşündüm diyebilirim. 

HT: Yük’ü yazmaya karar vermemin en önemli sebebi editörümdür. Devrim’le eskiye dayanan bir dostluğumuz var. Her zaman benim yazdıklarıma benden daha çok güvenir ve sahiplenir. Ben aslında başka bir roman yazıyorken bu hikâyeyi araya soktu. Çok seviyordu çünkü. İyi ki de yapmış.

Yük kitabında geçen Kudret karakterini bulmam uzun zamanımı aldı aslında. O yüzden hikâyenin biraz daha pişmesini bekliyordum. Ben çalışırken özellikle kimsenin bakmadığı yerlere bakmayı seven bir yazarım. Alışkanlığım bu yönde. Çünkü kimsenin bakmaya gerek duymadığı yerden geliyorum. Hayatımın büyük kısmı yazdığım karakterlerin yaşamlarına benzer şekilde geçti. Dolayısıyla Yük’te var olan karakterleri bulmak için de “yoksul ve yoksun” yerlere uğramam gerekti.

AK: Yük romanı ile Albino hastalığından mustarip Kudret karakteriyle, bir çocukla tanışıyoruz. Kudret hikâyesini bir mezarın içinden anlatmaya başlasa da farklı, ayrıksı, kusurlu bu çocuğun varoluş mücadelesi bu aslında, ne dersiniz? Sanki bu çocuğu tanıyormuş, onun hikâyesini çok iyi biliyormuşsunuz gibi anlatıyorsunuz; o derece dokunuyor bize Kudret’in hikâyesi.

HT: Maalesef yazmaya başladığımda Kudret’i tanımıyordum. Ete kemiğe büründürmem yaklaşık yüz yirmi sayfamı aldı. Ama şimdi çok iyi dostuz… Kudret ve kitaptaki diğer karakterler birer hayal ürünü. Ama soruda var olan “bu çocuğu tanıyormuş, onun hikâyesini çok iyi biliyormuşsunuz gibi” ibaresi benim için gurur kaynağıdır. Eksik olmayın.

Sizin de dediğiniz gibi, Kudret’in ki gerçekten bir varoluş mücadelesi. O yüzden hikâyeyi mezardan anlatmayı seçtim. O mücadeleyi kaybetmiş bir adamın, hikâyenin sonuna geldiğinde başından geçenleri dillendirmesini istedim… Maalesef artık çok klişe laflar bunlar ama bugün farklı olmanın, öteki olmanın acısı dayanılır gibi değil. Üstelik bu “ötekileştirme” meselesinin her geçen gün daha da cesaretle yapılması bana çok korkutucu geliyor. Dolayısıyla Kudret’in meselesi herkesin baktığı ama kimsenin görmediği insanların meselesi.

AK: Yük romanının hikayesini özel kılan öncelikle bir çocuğun sonrada ilk gençliğini yaşayamayan Kudret’in köyde başlayan, şehre göçen ama ne olursa olsun üstünden atamadığı yüklerle onu ezen hayatı. Herhangi bir ajitasyona açık kapı bırakmaksızın anlattığınız hikaye boyunca çocukların böyle bir dünyada yetişkin olana kadarki çabaları en konuşulmaya değer çaba olarak karşımıza çıkıyor anlattığınız hikâye içerisinde desem, ne dersiniz?    

HT: Ben bir çocuk babasıyım. Kızım dört yaşına basmak üzere. Ve dört yıldır kerteriz noktam kızımdır. Dünyaya onun baktığı yerden bakıyorum. Onun varacağı yeri hesaplayıp bütün denklemleri o varış noktasına göre ayarlamaya çalışıyorum. Onunla uyuyorum. Onunla nefes alıyorum. İnanılmaz bir hal.

Dolayısıyla baba olduktan sonra elimdeki kalemin hareket ediş biçimi de çok değişti. Bir çocuğun acı çekmesi ihtimaline katlanamıyorum bile. Tam da bu sorulara cevap verdiğim süreçte Hakan Günday’ın son kitabı Zamir’i okuyorum. Orada benzer hikâyeler anlatılıyor. Dayanılır gibi değil. O yüzden sizin de yakaladığınız gibi, benim kitaplarımda var olan karakterler çocukluklarından itibaren acının içine doğmuş ve o acıyı yırtarak soluk almış kişiler.

AK: Yük’ün hikâyesi iki kısımdan oluşuyor. Kudret’in köydeki yaşamı ilk kısım ve şehre göçüyle de ikinci kısım. Yük’ün anlattığı hikâyenin ana izleği olarak köy veya şehir fark etmeksizin ayrıksı bir özelliğiniz varsa eğer kusurluysanız her yerde kusurlusunuz meselesini getirip önümüze koyuyor olması, ne dersiniz? 

HT: İnsan çok enteresan bir yaratık. Her şartta uygulayabildiği bir egosu var, güç merakı var. Mesela ben hayatım boyunca “güç” meselesini kabullenmekte çok zorlandım. Nedir güç? Senden daha çelimsiz, daha yeteneksiz, daha zayıf, daha hassas, daha yoksul olana karşı uygulayabildiğin kuvvet mi? Aslında Kudret’in hikâyesini anlatırken biraz da bu sorunun cevabıyla boğuştum. Ayrıksı olmak artık o kadar dert değil gibi geliyor bana. Orada asıl mesele, sahip olduğu hastalık yüzünden Kudret’in güçsüz kalması. Hep ezilmesi. Kabul görmemesi. Özetle insanların üstünde “gücünü denediği” birine dönüşmüş olması. Ve maalesef bir kahramanlıkla bitmiyor kitap. Çünkü baştan sona hep gerçek bir duyguyu anlatmak istedim. Ve hayat size çoğunlukla kahramanlık yapma fırsatı vermiyor.

Özetle köyde yaşayan güçlülerle şehirde yaşayan güçlüler arasındaki tek fark üstlerindeki parkadır. Kudretler ve ayrıksılar, her yerde birbirine benzer.

AK: Romanın okumuş yazmış karakteri Nazaret Bey’in 104. sayfada Kudret’e yaşam ile ilgili söylediği sözlerden oluşan paragraf şu cümleyle bitiyor: “O sebepledir ki sen artık bu hastalıktan korkma. Sen yaşayamamaktan kork.” Korkularımızın sebepleri o kadar ağır basıyor ki “yaşayamamaktan” korkamıyoruz bile, öyle değil mi Halil Bey? Yaşam ve ölüm aralığında oluşan korkularımızda varlığını hep sürdüren “yaşayamama” meselesi bizi çepeçevre saran tek yük desem, ne söylemek istesiniz?

HT: Maalesef burada edebiyatçı cevabı veremeyeceğim. Çok daha güncel dertlerim var bu mesele hakkında. Büyük laflar edip hayatın tüm sırrını çözmüşüm gibi konuşmak istemiyorum ama… İnsanların artık yaşamak için yeterli motivasyona sahip olmadıklarını düşünüyorum. Konfordan, fakirliğe kadar… İnsanlar pek çok şeye hem sahip hem değil. Konfor sahibi olan, bir süre sonra zevk alamadığı için yaşayamıyor hayatı. Fakirin derdi zaten garibanlık. Ölümcül bir kıskacın içinde her zaman. Çalış, kazan, ucu ucuna yettir, azar işit, sonra uyu. Sabah kalk. Kaldığın yerden tekrar devam. Bizim lanetimiz bu sanırım. Hayatı yaşama isteği o kadar ağır basıyor ki, o baskıyla mücadele edeceğiz derken bir şeyleri kaçırıyoruz. O sebeple kitaptaki Nazaret Bey’in şu sözü benim için daha ehemmiyetlidir. “İnsan sırf ölmek için o kadar çok acıya katlanıyor ki…”

AK: Roman boyunca hiç bırakmadığınız dil unsurları, anlatımı önemli ölçüde destekliyor. Ayrıksı, zor bir coğrafyada, ayrıksı hastalığıyla kusurlu, ayrıksı ana diliyle kendini zor ifade edebilen karakterin dil ile olan ilişkilerini, Yük romanının dil ile kurduğu ilişkiyi konuşmak isterim sizinle. Ne söylemek istersiniz?

HT: Kudret İstanbul’a ait biri değil baştan beri. Kökleri başka bir coğrafyaya ait. O yüzden bütün hikâyeyi olabildiğince onun gözünden anlatmak önemliydi benim için. Doğu’da kırık bir Türkçe ile Kürtçe’nin harman edildiği çok etnik bir dil yapısı var. Ben de o kökten geldiğim için bunu yakalamakta zorlanmadım. Dolayısıyla Yük’ü bu kadar çarpıcı kılan da o dil farkı ve yapısıdır diye düşünüyorum. Diyarbakırlı bir çocuğun hikâyesini ancak lirik bir dille anlatabileceğime inandım. Öte yandan derdinizi anlatmak için illa konuşmak da gerekmiyor bence. Mesela kitaba çalıştığım zamanlarda yazarken en keyif aldığım karakterlerden biri Ramo’dur. Ramo hikâye boyunca hiç konuşmaz. Bir kelime bile. Sadece gülümser. Ve onun bütün derdini, anlatmak istediği her şeyi oradan anlarsınız.

AK: Dünyada önemli kırılmalara sebebiyet veren bir pandemi süreci yaşamaya devam ediyoruz. Hikâye anlatımının hem senaryo yazarı hem oyuncu hem de yazar olarak içindesiniz. Hikâyeler nasıl anlatılacak sizce yaşadığımız bu pandemi süreciyle birlikte?

HT: İnsanoğlu var olmaya başladığı ilk andan beri hikâyelerini anlatmak için can atıyor. Bu da çok temel bir ihtiyaç bence. Yazılı, sözlü, görsel… Tema ve form ne olursa olsun. O derdi anlatmanın bir yolunu bulduk mutlaka. Pandemi süreci de kesinlikle pek çok alışkanlığın değişmesine sebep oldu. Ben özellikle diğer mesleğimde çok daha net yaşadım bunu. Senaryo çalışmaları bir anda bambaşka bir boyuta evrildi. Türkiye’de dizi yazmak zaten çok zorlu bir mesele. Ustamın bir lafı var. “Günün sonunda ister dört sene sürsün ister üç bölüm, Türkiye’de dizi yazmak kumdan kale yapmak gibidir. Sen daha kumsalı terk etmeden o kale dağılmaya başlar.” Üstüne de pandemi gibi bir parametre dahil olunca daha da zorlu hale geldi. Ama bir biçimde bunun da üstesinden geleceğimizi düşünüyorum.

YORUMLAR

Henüz hiç yorum yapılmamış. İlk yorum yapan sen ol!

Öne Çıkanlar

Yoksa Her Şey Bir Virüsle mi Başlamıştı?Gökhan Güvener
İLGİNİZİ ÇEKEBİLİR

Ferhan Yüksel

19 Mayıs 2026

Ayurvedik Bakış Açısı

Hintlilerin uzun ve sağlıklı yaşam geleneği olan Ayurveda sürekli değişim halindeki istatistiki verilere göre şekillenmez. Bakış açısını kavradığımız takdirde Ayurvedayı öğrenmek kolaydır. Açık, sade ve nettir. Gayet basit bir bakış açısıyla insanın nasıl sürekli sağlıklı bir ya..

Devamı..

Kasım Hasan Ünal: “Bazen bir Doğulu ya..

Melih Günaydın

"İnsanları yalnızca bilinmeyen korkutur.
Ama insan bilinmeyenle yüz yüze geldi mi, o korku bilinene dönüşür."

Antoine de Saint-Exupéry

BİZİ SOSYAL MEDYADA TAKİP EDİN

Oggito © 2024