Her an yeniden oluşuyormuş gibi görünen romanın ayrıntılarına sinmiş yakıcı mizah neredeyse her sahneyi bir yeniden-aldanışa, dolayısıyla bir okuma serüvenine, hazzına çevirmektedir.
Erhan Sunar
Karanlıkta Kahkaha’da Nabokov, “ayrıntıyı sevecek” okuru daha ilk satırlardan itibaren yeterince uyarır. “Bir zamanlar, Almanya’nın Berlin kentinde Albinus adında bir adam yaşardı,” der. “Zengindi, saygındı, mutluydu; günün birinde gencecik bir metres uğruna karısını terketti; sevdi; sevilmedi; ve yaşamı felâketle son buldu.” Öykünün tam olarak bu kadardan ibaret olabileceğini söyler ve hemen bir suç ortağına çevirmiş olduğu sadık okurları için, lafı fazla dolandırmadan bir kart daha açar: “Biz de hiç üstünde durmayabilirdik, eğer anlatmaktan keyif alıp kâr elde edebileceğimizi bilmeseydik. Üstelik, her ne kadar bir insan yaşamının özeti, yosunla çerçevelenmiş olarak, bir mezar taşının üstüne kolayca sığarsa da, ayrıntılar her zaman hoşa gider.”
Yazarın titizlikle, metnin vereceği estetik zevki (ve zorluğu) sonuna dek tasarlayarak oluşturduğu diğer neredeyse bütün romanlarına kıyasla olay örgüsünün oldukça açık seçik, karakterlerin net, ililşkilerin ise hayli yüzeyde olduğu bu romanında, okuru oyunun karşı tarafında, hamleleri önceden tahmin edilmiş sevecen bir rakipten ziyade aldanmaya yatkın bir film izleyicisi gibi hayal ettiği o kadar açıktır ki, dikkatimizi hikâyenin akışından hiç ayırmamamız gerektiğini hemen anlarız. Hareketli renkli çizimleri, bir tablonun sinema perdesinde “canlandırılmasını” –orijinalliği sorgulanabilecek böyle bir fikri– kafasına koyarak birkaç sinemacıyla görüştüğünü okuduğumuz orta yaşlarında bir sanat eleştirmeni olan Albinus, duygusal ve kırılgan bir kişiliğe sahip karısını, küçük kızını, yaşamını fazlaca sorgulamadan seven kendi halinde biri olarak çizilir ilkin. Bir gün bir sinema salonunda yer gösterici kıza yönelen dikkati ve onu bir daha, bir daha görmek istemesiyle açığa çıkan kimi daha içsel tarafları, aslında tatminsiz, sönük bir evliliğinin, cinsel yaşamının olduğunu ona yoğunlukla duyumsatır ve “işler değişir.” Başından güzelliği ve el değmemişliğiyle bağlantılı bir-iki trajik gönül ilişkisi geçmiş, hayatının ilk aşkını bulmuş ve kaybetmiş on altı yaşındaki bu kızla, Margot’la, bütün bir yaşamını tehlikeye atarak birlikte olmaya başlar ve hikâyenin geri kalanında aşkının büyüklüğünü, umutsuzluğunu, karşılık alamadan sevmeye devam ettiği günlerin, haftaların, ayların hızlı, kapsayıcı bir dökümünü okuruz.

Sıradan aşk filmlerine, bu filmlerin klişelerle, tesadüflerle dolu tanıdık yanlarına bağlı hikâyesine adeta bir cerrah gibi kılcal damarlar açar Nabokov ve neredeyse her düşünüş, her buluşma ânını, kırılma noktalarını ya da geçişleri, keskin ironisiyle yoğun bir dikkat unsuruna dönüştürür. Üçlü bir aşk eksenine oturttuğu hikâyesinin kalbinde, Albinus, Margot ve –yine büyük bir tesadüfle– Margot’un ilk büyük aşkı olan ressam Rex arasında olup biten bu ilişkinin en derininde, birinin diğerine olan aşkı ve kayıtsızlık ya da nefreti kadar, başından sonuna dek “kurcalayıcı” bir bakışa sahip anlatıcının büyük acımasızlığı yatar. Karakterlerini, özellikle Albinus’u, ısrarla öyle zor durumlarda bırakır, bunu yaparken o kadar gerçekçi davranır ki, en sonunda takip ettiğimizin basit bir Holywood filmi olmadığını, o türden filmlerin klişelerinin nasıl boşa çıkarılabileceğini okumakta olduğumuzu fark ederiz. Aynı zamanda tanık olduğumuz bu dünya, bir resim gibi durağan ve iki boyutlu da değildir; canlı ve sürekli devingendir – dekoru, malzemesi ve ayırt edici yanlarıyla açıkça göz kırptığı bu iki ayrı alan, daha doğru bir deyişle, Nabokov’un elinde bir romanın kendi oluşmakta olan yasalarına adım adım boyun eğmektedirler. Film yıldızı olmak isteyen, yapımcısı olarak da zengin sevgilisi Albinus’u seçen Margot, senaryonun “kötü adamına”, Rex’e âşıktır ve hikâye bütün hatlarıyla en başından beri ortadadır; yazarın hüneri ise bütün bu gerçekliği, kuralları ve işleyişi oluşmuş böyle bir dünyayı, en ince ayrıntısına dek didikleyerek yeniden doğrulamak ve –okurun hep büyük bir şaşkınlıkla şahit olacağı– bu ayrıntıları, ruh hallerini ve ilişkilenme biçimlerini, sonucu, kazananı ve kaybedeni belli bir oyunun her an yeniden oynanışına çevirmekten ibarettir.
Her ne kadar en kötü romanı olduğunu söylese de, Nabokov
Karanlıkta Kahkaha’da, ileriki romanlarının işaretlerini fazlasıyla vermiş, “dünyayı acımasız bir yer olarak gören” bir yazarın bütün dürüstlüğüyle yeni –alternatif olmasa da kendine has– bir ikinci dünya yaratmayı başarmıştır. Bir çocuğun masumiyetine sığınan Humbert Humbert’e, Lolita’nın kendisine ya da böyle bir ilişkinin algılanışına yönelteceği derin, belirgin anlama çabasının,
Lolita’nın erken bir habercisi olarak bu kitapta yeterince belirgin olmadığını her an yeniden görürüz gerçi; yine de dikkatimizin sürekli çekildiği gri, ara bölgelerde, bütün o müphem anlarda asla yargılayıcı olmamamız daha en başından talep edilmiştir bizden. Yazarın acımasızlığı, ahlâkî yönden yozlaşmış bir dünya ve kişilerine değil, olsa olsa aradığı aşkı bulamamış orta yaşlarında bir sanat eleştirmeninin içine düştüğü trajik ruh hallerinin ayrıntılarına dönüktür. Ve bu dikkat öylesine dakik, can alıcı noktalarda her zaman öylesine pusudadır ki, olacağına –bir felâkete– varacak bir hayatı adım başı izlerken ancak ürpermekle, kurulan bağlantıların acımasız güzelliğine hayret etmekle kalırız: Diğer romanlarında olduğu gibi parlak, derinleşip duran bir düzyazının vaatlerini olmasa da, zekice bir kumpas hissi uyandırırcasına karakterlerin kaderinin, ilişkilerinin seyrini, bunun kötücül zevklerini başarıyla veren bir romandır
Karanlıkta Kahkaha. Sözgelimi sevgilisiyle denize giren Albinus’u uzaktan izleyen birileri, onları bir baba-kız gibi görür ya da kimi önemli anlarda sahiden de – anlatıcının çabalarıyla – Margot ile Albinus’un zatürreeden ölen küçük kızı bazı yönlerden eşitlenir; ama diyelim
Lolita’da olacağının aksine bütün bir romana yayılacak bir insani açmaz olarak değil, kara mizahı tutturulmuş soğuk birer tespit gibi okuruz bu türden ayrıntıları.
Yazarın sanki karakterlerinin canını acıtmak istercesine uzun uzun tasvirlere, kişilik analizlerine başvurduğu romanın bir yanında böyle açık bir zalimlik duruyorsa, diğer yanında dokusu ortaya serilmiş bu resmin, bütün bu görünümün doğasına inanmaya bizi sevkeden bir saflık ihtiyacı durmaktadır. Nabokov’un okurla farkettirmeden kurduğu diyalog da işte bu noktada yatmakta; her an yeniden oluşuyormuş gibi görünen romanın ayrıntılarına sinmiş yakıcı mizah neredeyse her sahneyi bir yeniden-aldanışa, dolayısıyla bir okuma serüvenine, hazzına çevirmektedir. İnsanları aldatmaktan hoşlanan, bunu ne kadar az çabayla başarırsa o kadar sevinen Rex ile kötücül âşığı Margot’un şahsında ve anlatıcının her an hazır “imkânlarıyla” başına büyük bir çorap örülen Albinus’un kısacık hikâyesinde, birbirlerine mesafeleri netlikle belirlenen bu kişiler gibi, derin bir hüzün ve kahkaha hissi yan yana, iç içe bulunmaktadır.