Kurumlarımız Dostoyevski’nin ölçüsüz groteskliğiyle sarıp sarmalanmış durumda.
Son on yıldır, çalıştığımız ofis ya da kurumlarda hayatlarımızı cehenneme çeviren çok tipik bir karakter belirdi. Kim bilir içimizden kaç kişi onların aşağılamalarına maruz kaldı, sonra da yıkıcı davranışları yüzünden sessizce kendi köşesine çekildi. Bu tiplerin bilinir hale gelmesiyse ancak BBC’nin bu azınlık tahakkümüne ilişkin yazılar yayımlamasıyla mümkün oldu. Oysa Dostoyevski’nin Stepaniçkovo Köyü ve Sakinleri isimli romanını okuyanlar, Foma Fomiç Opiskin karakterinde somutlaşan bu tipi tanımakta güçlük çekmezler.
Bu eğlenceli romanda Sergey isminde eğitimli bir genç, belirsiz bir mesele yüzünden dayısı Albay Yegor llyiç Rostanef’in mülküne çağrılır ve orada geçmişte gözetmenliğini yapmış olan ama şimdilerde tam zamanlı despotlukla uğraşan Foma Fomiç ile karşılaşır. Birikimi, nitelikleri ve dış görünüşü açısından kayda değer hiçbir özelliği bulunmayan bu adam bir yandan albayın annesinin gözdesi, öte yandan ev halkının korkulu rüyasıdır. Üstelik yalnızca hizmetliler üzerinde değil, soylular üzerinde de tahakküm kurmuştur ve etrafındaki herkes Foma’nın değişken ruh halleri yüzünden korku içindedir. Foma’nın bağırıp çağırmaya başlaması için birinin yanlış bir şeyler söylemesi yeter, etrafı anında onu haklı gören dalkavuklarla dolar.
Foma’yı yakından tanıyoruz çünkü hemen her gün iş yerlerimizde karşımıza çıkan kurumsal aktivistlerin tipik bir örneği. Daha eşitlikçi bir toplum için geçmişte kalmış teamüllerin aşılması gerektiğini söyler ve sırf bu fikri benimsedikleri için kendileriyle övünürler. Foma da bunu yapıyor. Ve onun kendini bu şekilde “daha iyi bir dünyanın temsilcisi” ilan etmesi, albay da dahil olmak üzere etrafındaki herkesi etkiler. Ama Foma insafsızdır. Albayın adalet duygusunu ona karşı kullanır ve ufak tefek ihmaller yüzünden onu sürekli suçlu hissettirir.
Dostoyevski’nin öngörülü dehası tam da burada ortaya çıkıyor. Zira son yıllarda Batı’nın hemen hemen her alanı, kendisinde benzersiz bir içgörü olduğunu söyleyen ama arka planda bambaşka bir gündemi takip eden parazit aktivistlerle dolu. Yaptıkları tek şey Batı’nın daha demokratik ve eşitlikçi bir toplum özlemini sömürmekten ibaretken sırf kendi gizli ajandalarına yarar sağlayan bir hiyerarşiyi sürdürmek için sırtlarını bu eşitlikçi söyleme yaslıyorlar.
Dostoyevski’nin bu problemli tiplerin portresini nasıl olağanüstü bir öngörüyle çizdiğini görmek için Foma’nın albaydan talep ettiği uygunsuz hitap biçimine bakmak yeterli. Foma, albayın eski bir dostu olan generalin ziyarete geleceğini öğrendiğinde ortalığa velveleye verir çünkü böylesi önemli bir şahsın bütün dikkati kendisinden uzaklaştıracağından korkar. Fakat onun kopardığı bu can sıkıcı yaygara devam ederken albayın arkadaşı ziyareti iptal etmek zorunda kaldığını bildiren bir haber gönderir. Bu bile Foma’ya yetmez. Zira ona göre albay, süvari generalliği gibi eski imtiyazların kalıntısı olan birini eve davet etmekle Foma’ya karşı büyük bir kabahat işlemiştir. Bu nedenle de kendisine “ekselansları” olarak hitap edilmesini ister. Ama bu hitap tarzı yalnızca üst düzeyler subaylar karşısında kullanıldığından albay Foma’nın isteğini reddeder, Foma da ona küser.
Albayın böylesi bir dayatma karşısında duyduğu şaşkınlık Avrupa’da yaşayan herkesin zaman zaman maruz kaldığı başka bir zorlamaya benziyor: Kadınlara erkekler için kullanılan “he” zamiriyle, erkeklere kadınlar için kullanılan “she” zamiriyle, tekil şahıslara çoğul şahıslar için kullanılan “they” zamiriyle hitap etme dayatması. “Ze”, “xe”, “ey” gibi sonradan üretilen yapay zamir saçmalıklarına girmiyorum bile.
Subay olmayan birine karşı “ekselansları” gibi özel bir hitap biçimiyle hitap etmek, albayın inandığı her şeye aykırıdır – elbette eşitlik arzusu hariç. Foma da bunu bir silah olarak kullanır. Bir süre sonra varlığı evde öylesine sorun olmaya başlar ki, albay ona bir miktar para karşılığı kasabada yaşamasını teklif eder. Ancak kendisine sunulan teklif Foma’yı zıvanadan çıkarır ve onun kaprisleriyle baş edemeyen zavallı yaşlı albay bu küstah adama “ekselansları” diyerek hitap etmek zorunda kalır – tıpkı son on yıldır çoğumuzun gerçeklik algımıza aykırı zamirler kullanmaya zorlanması gibi.
Bununla birlikte Foma Fomiç’in şüpheli bir eşitlik anlayışı olduğunu söyleyebiliriz. Evdeki çalışanları Fransızca öğrenmeye zorlar ve bu da onları aşağılanmış hissettirir. Albay’ın sevdiği yetim Falaley’den ise hiç hoşlanmaz. Kıskançlığı öylesine barizdir ki, onu rüyalarını anlatmaktan alıkoyamayınca eni konu öfkelenir.
Bu çifte standardı en iyi akademiden biliyoruz. Hiyerarşi karşısında duruyormuş gibi görünen akademisyenlerin aslında nasıl güç bağımlısı olduğunu görmek beni her zaman şaşırtmıştır. Bir gün çıkıp öğrencilerle öğretim görevlileri arasındaki de dahil olmak üzere bütün hiyerarşik ilişkileri kınayan açıklamalarda bulunurlar, ertesi gün öğrencilerin hitap şeklini uygunsuz bulup bölüm başkanına şikayet ederler.
Falaley yetenekli bir dansçıdır ve hani neredeyse ustası olduğu halk dansı Kamarinski’nin figürlerini göstermekten büyük keyif alır. Ne var ki, Falaley’in ufak dans gösterisi Foma’yı yeni bir sinir krizinin eşiğine getirir ve bunun üstesinden gelebilmek için ev halkını karşısına alıp onlara, Kamaranski dansının köylü sınıfını yükseltme amacı taşıyan bütün girişimlere yönelmiş bir hakaret olarak görülmesi gerektiğini anlatır. Köylüleri olduğu gibi gösteren her şeye karşı çıkar: Yoksullukla yaşayamazlar, sarhoş olamazlar, bakımsız dolaşamazlar. Edebiyat bile Foma’nın fikirlerinden payını alır: Eğlendirici değil, illa öğretici olmak zorundadır. Ona göre sanatın yegâne amacı insanı eğitmektir ve kusuru afişe eden her tür tasvir ve tahayyül sanattan alınacak hazza aykırıdır. Günümüzün Foma’larının da bundan pek farkı yok. Yanlış ya da kaba saba buldukları her şeyin ortadan kaldırılması gerektiği konusunda ısrar eder, kendi fikirlerini dayatmak için dramı, komediyi ve popüler kültürü birer propaganda aygıtı olarak kullanıp bizi zorla inşa etmeye çalıştıkları sosyal mühendisliğin reklam panolarıyla baş başa bırakırlar.
Romanın anlatıcısı Sergey, onca olan biteni ve Foma’nın tahammül edilemez davranışlarını dehşet içinde izler ve ötekilerin bu adamın gerçek yüzünü görmelerini bekler. Ne zaman ki Foma, Nastasya’ya, yani albayın sevdiği kadına hakaret eder, o zaman sınırı aşar. Nihayet layığını bulur ve evden atılır. Sahne öylesine keyiflidir ki, gecenin karanlığına doğru koşar, bir hendeğe düşer ve fırtınadan korkup yalvar yakar evin kapısını çalar. Ama Foma hayli becerikli bir manipülatör olduğundan albayı kandırmayı başarır. Güya Nastasya’nın sevgisine layık olup olmadığını anlamak için albayı test etmiştir. Sergey haricinde bütün ev halkı bu hikâyeye inanır.
Bizler de tıpkı Sergey gibi, güya sevgi dolu bir ütopya için mücadele eden ama bunu yaparken de şiddet içeren bir dil kullanan bu sözde aktivistleri izlemek zorunda kaldık. Foma evdeki eski konumuna kavuşur ve roman, ironik bir biçimde sona erer. Anlatıcı Foma’nın ölümünü ve ölümünden sonra bulunan eserlerini anlatır. Kendini dahi sanan ama aslında aşırı beceriksiz olan bu adamdan geriye ancak yarısı tamamlanabilmiş bir roman, berbat bir şiir, absürt bir akademik makale ve yine yarım bir öykü kalmıştır. Özellikle akademik camiaya hâkim olmak isteyen kültürel haydutlarımızın ürettiği kültür de bundan farklı değil.
Foma, Rusça konuşulan ülkelerde çok iyi bilinen bir karakter. Tanınmış tiyatro yönetmeni Konstantin Stanislavsky bu kitabı öylesine çok seviyordu ki, oyununu iki kez sahneye koydu. Bunlardan ilki (1891) başarısızlıkla sonuçlanırken Moskova Sanat Tiyatrosu’nda seyircilere Rasputin’i hatırlatan ikincisi (1917) büyük beğeni aldı. Romanın Penguen baskısının önsöz yazarı Ignat Avsey, Stanislavsky’nin albay rolünden vazgeçtiğini, çünkü karakterin iyi huylu kişiliğini ve Hristiyan alçakgönüllülüğünü, Foma’nın despotluğuna yanıt verebilmek için ihtiyaç duyulan mizaçla bağdaştıramadığını belirtir. Buradan bizim için bir ders çıkabilir, özellikle de bir yandan uzlaşma içgüdülerimizle mücadele ederken öte yandan öfke nöbetleri geçiren sözde aktivistlere direnmek gerektiğinde.
Foma, Shakespeare’in mağrur düzenbazlarıyla aynı düzemde durur: Malvolio’nun püriten alaycılığı, Iago’nun manipülatif dehası ve Parolles’nin zorbalığıyla korkaklığı onda birleşir. Öte yandan bir o kadar da Molière’in Tartuffe karakterine benzer. Romanlar, oyunlar, durum komedileri Foma gibi karakterlerle, gerçek yaşamda onlarla karşılaştığımız zaman yaşadığımız anları yansıtan, hatta bu anlarla dalga geçen sahnelerle dolu olmalı. Ama ne yazık ki Foma yalnızca gülüp geçeceğimiz bir karakter olmanın çok ötesinde, medya organlarımızı ve yayıncılık sektörümüzü kontrol altında tutuyor. Öyle ya da böyle, henüz vaktimiz varken onun Stepaniçkovo’daki gibi bir figür haline gelmesine izin vermemeliyiz. Zira bunun gibi basit bir gösteriş meraklısına karşı koyamazsak Dostoyevski’nin onun peşinden gelen Ecinniler’ine nasıl karşı koyabiliriz?
Çeviren: Fulya Kılınçarslan






