Yapboz Hilmi’nin yapboz dolu evine olan şaşkınlığı henüz geçmemişken bir şey daha dikkatini çeker küçük dedektifimizin.
Her şehrin kendine has bir yüzü vardır; kalabalığı, gürültüsü, kokusu, bilindik hikâyesi/hikâyeleri. Bir de tenhalarda, yeraltlarında gizlenen yüzü… Ancak İstanbul, tüm bunların da ötesinde, yalnızca bilinen ya da bilinmeyen hikâyeleriyle değil kurgularıyla da kendine has bir yüz edinir…

Melis Sena Yılmaz’ın Günışığı Kitaplığı’ndan çıkan Aşağİstanbul Maceraları dizisi tam da böyle bir yüze sahip. Bilinmeyen, merak uyandırıcı ve ilginç. Envai çeşit yaratıkların, bavul taşıyan karıncaların, safirlerin, “kaba taşların” yer aldığı bu “aşağı mahalle”de hayal gücünüzün sınırlarını zorlarken bir yandan da “acaba mı?” diye düşünmeden edemiyorsunuz. Dizinin yeni kitabı Yapboz Evi’nin parçalarını 3 yıl önceden birleştirmeye başlıyoruz. İlk kitapta olduğu gibi bu kitapta da macera yalın bir dil ve zengin hayal gücüyle örülerek yine su gibi akıyor. Ama sakın Aşağİstanbul Maceraları’nı okudum, yapbozu tamamladım ve İstanbul’un tüm sırlarını çözdüm, diye düşünmeyin. Çünkü Melis Sena Yılmaz’ın eşsiz hayal gücü ve kelimelerinin büyüsü, bu kararı alabilmeniz için sizden açıklama isteyebilir.
Minik ve meraklı dedektifimiz Zeynep’in babası Murat ve babaannesi Tütü, bir hırsızlık olayını araştırmak için Büyükada’ya giderler. Köpekleri Riko Bey’le evde yalnız kalan Zeynep’i de biraz tuhaf ve epey kibar komşuları Yapboz Hilmi’ye emanet ederler. Bu pek tuhaf ve epey kibar Yapboz Hilmi’nin bu lakabının elbette bir sebebi vardır: yapboz yapmak! “Bir gün insanın canı nasıl tatlı çekerse, canım öyle yapboz çekti. O gün bugündür duramıyorum.”
Yapboz Hilmi’nin yapboz dolu evine olan şaşkınlığı henüz geçmemişken bir şey daha dikkatini çeker küçük dedektifimizin. Hilmi Amca’dan dökülen parçalar! Hızla hastaneye gitmeleri sonucunda Hilmi Amca’nın aslında bir yapbozdan geldiği yani Aşağİstanbul’a ait olmadığı, eve dönmek istediği için de yavaş yavaş dökülmeye başladığı ortaya çıkar. “Hilmi Bey, belirtiler çok açık. Sizin canınız eve dönmek istiyor. Belli ki, siz bir yapbozdan fırlamışsınız.” Ancak çok büyük bir sorun vardır. Yapboz Hilmi hiçbir şey hatırlamamaktadır. Ne kim olduğunu ne nereden geldiğini ne de neyi özlediğini…
Yapbozların içine pasaportlarla girilen bu evrende, Zeynep ve Orkun canhıraş Yapboz Hilmi’yi evine ulaştırmak için çabalarken bir yandan da Büyükada’daki soygun/hırsızlık devam etmektedir. Tıpkı bir yapbozun parçalarını birleştirir gibi olay örgüsünü çözmeye çalışan küçük dedektiflerimiz bize nesillerarası iletişim, empati ve komşuluk gibi unutulan, unutulmaya yüz tutan değerleri de hatırlatıyor. Birini özlediğimizde hissettiğimiz eksiklik ve yitiklik duygusunu temsil eden “dökülen parçalar” aile olmanın, bir yere ait olmanın birleştirici gücünü ortaya koyarken yüzleştiğimiz önyargılarımızsa düşündürürken sorgulatıyor…
Şehir şehir içinde mi yoksa “şehir” şehir içinde mi emin değilim ancak Yapboz Evi’ni okurken İstanbul’un içinde başka, bambaşka bir şehir daha olduğuna eminim.






